1. Dünya Savaşı’nın sona ermesi dünyaya barış getirmedi. İngiltere başbakanı Lloyd George’un deyişiyle, “kuşku, küskünlük, yanlış anlama ve korkular zihinleri zehirlemiş”, savaşın psikolojik mirası olan nefret, barışı zorlaştırmıştı. Çoğu işgaller ve dış müdahalelerle gelişen iç savaşlar nedeniyle mağlupların gözyaşları uzun süre kurumayacaktı. İktidar mücadeleleri ve kitlesel kıyımlar dönemi… 

Ağustos 1914’te, askerler zafer inancıyla, neşeyle ve marşlarla cepheye uğurlandı. Hepsi o yıl Noel’e kadar zaferle eve dönmeyi umuyorlardı ama 51 ay boyunca siper dehşetini yaşayacaklardı; tabii şanslı olup hayatta kalanlar. 

Sonunda bir kısmı yaralı, sakat, akıllarını veya uzuvlarını yitirmiş olarak soğuk ve karanlık evlerine döndüler. Balkan bozgunundan yeni çıkmış Osmanlı askerleri elbette seferberliğe böyle neşeli gitmemişti. Zira onlar 1912’de başlayan ve 1922’de sona erecek “10 yıllık savaş” döneminin en fazla acı çeken evlatlarıydı. 

Mütareke manşetlerde İngiliz gazetesi The Daily Telegraph 12 Kasım 1918’de “Resmi Mütareke İmzalandı” manşetiyle çıktı. 

Savaş boyunca Avrupa’da tarım üretimi düşmüş, binlerce köy ve çiftlik haritadan silinmiş, hayvan varlığı azalmıştı. Açlık ve yarı açlık, nüfusu hastalıklara açık hale getirdi ve 1918 yılında İspanyol Gribi, savaştan çok daha fazla insan (1. Dünya Savaşı’nda 8 milyondan fazla asker can verdi. Savaşın son senesinde başlayan grip salgınının ise en az 30 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor) öldürdü. O dönemde henüz antibiyotikler olmadığı gibi, parazitlere karşı ilaçlar da çok az ve etkisizdi. 2. Dünya Savaşı’nda antibiyotikler ve DDT’nin 10 milyonlarca hayat kurtardığı söylenir ki, bunlar ele aldığımız dönemde yoktu; serum ve kan nakli ise henüz deneysel düzeydeydi. Daha önemlisi, galip devletlerin savaş sonrası düzeni için planları yoktu. Savaş boyunca süren pazarlıklar, esas olarak mağlupların nasıl yağmalanacağı üzerineydi. 

Savaşın faturası Galip devletlerin barış sonrası Almanya’ya dayattığı ağır şartlara dikkat çeken bir dönem karikatürü. 

Savaşın mirası sadece maddi-manevi yıkıntılar değil, makul bir barışın önündeki psikolojik engellerdi. Lloyd George gibi aşırı hırslı bir politikacı bile savaşın yarattığı nefret ve acının barışı zorlaştırdığını vurguluyor, “kuşku, küskünlük, yanlış anlama ve korkular zihinleri zehirledi” diyordu. İşte bu zehirlenmiş zihinler, istikrarlı bir dünya kurmaktan aciz kalacaktı. 

1918’de Batı cephesinde silahların susması dünyaya barış getirmedi. Birer imparatorluk olan İngiltere ve Fransa, krizlerini bir şekilde atlattılar. ABD kendi kıtasına çekildi. 1929 Büyük Bunalımı’na kadar “roaring twenties” denilen çılgın dönemini yaşadı. Dünyanın geri kalanı ise çoğu işgaller veya yabancı müdahaleleriyle birlikte gelişen iç savaşlara gömüldü. 

Burada, savaşın hemen sonrasında, mağlupların acılarını arttıran mücadeleleri ele alacağız. 

Zafer kutlamaları ve Versailles Britanya halkı Londra’da, 1. Dünya Savaşı’nın bitmesini sevinç gösterileriyle karşılamışlardı (üstte). İtilaf Devletleri ile Almanya arasındaki Versailles Barış Antlaşması, Orient Express’in bir vagonunda imzalanmıştı (altta). 

RUSYA

Beş yıl süren iç hesaplaşma 

Rusya’da iç savaş, çok fazla tarafın katıldığı, beş yıl süren, bazı bölgelerde daha da uzayan bir kapışma oldu. Farklı milliyetler, monarşistler, anarşistler, anayasacı demokratlar, sosyalistler, her sınıftan rejim karşıtları, mülk sahipleri, yabancı güçler bu muazzam çatışmada yer aldı. Kaç kişinin öldüğü konusunda net bir rakam olamamakla birlikte 10 milyonun biraz altında veya üzerinde olduğunu söyleyenler vardır ki, bunun yarısı savaş ve terör, geri kalanı da açlık ve yıkım kurbanıdır. 

1917’de Şubat Devrimi ile Çarlık yıkıldıktan sonra, Geçici Hükümet döneminde ordudaki dağılma had safhaya çıkmıştı. Askerler 26 Haziran’da Alman ilerlemesine karşı savaşa devam emrine uymadıkları gibi, subayları öldürüp yağmaya giriştiler. Hükümet istifa ettikten sonra ülke bir süre yönetimsiz kaldı. İkinci hükümette Savaş Bakanı olan Kerensky yaz sonunda düzeni sağlaması için uzun süredir gizli temasta olduğu General Kornilov’u çağırdı. Ne var ki askerleri Petrograd’a girerken, hükümet onu asi ilan etti. Geçici yönetimlerin güçsüzlük içinde yalpalayıp durmaları, Bolşeviklere Ekim darbesinin yolunu açtı. Bu sırada bazı Sovyetler (yani işçi, köylü veya asker meclisleri) iktidar çağrısı yaparken, köylüler toprakları, işçi komiteleri de fabrikaları işgal ediyordu. Bunları bastırmaya giden birlikler de dağılıp isyancılara katıldı. Köylüler, Geçici Hükümet’in ne barış ne de toprak dağıtımı yapacağını anlamışlardı. Onların toprak ve barış isteği, Bolşeviklerin asker sovyetlerinde ağırlıkta olduğu Petrograd ve Moskova’da iktidarı almasını sağladı. Bolşevik iktidarın ilk işi de barış ve toprak dağıtımı için kararnameler çıkarmak oldu. 

Savaştan iç savaşa Rusya’da Bolşeviklerin iktidar hareketi savaş içinde başladı. İç savaşın sebep olduğu yıkımdan, en çok yoksul köylü toplulukları etkilendi. 

Bolşeviklere karşı direniş, aslında bir darbe olan Ekim İhtilali’nin hemen ertesinde başladı. 1918 başında Bolşevikler azınlıkta oldukları Kurucu Meclis’i tasfiye ettiler. 3 Mart tarihinde Merkezî Devletler, zor durumdaki yönetime çok ağır koşullar içeren Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalattılar. Rusya savaş öncesinde 46 milyon nüfusun yaşadığı 1 milyon kilometrekare toprak yitirdi. Bolşeviklerin karşısında Ukrayna milliyetçileri ve Almanların başta Baltık olmak üzere sınır bölgelerinde oluşturdukları kukla yönetimlerin yanısıra, Beyaz ordular vardı. Kazaklar ise her iki tarafta da savaştı ama, Beyaz orduları destekleyenler daha çoktu. Biraz da bu nedenle Ukraynalılar, 1930’ların sonuna kadar süren ve 2. Dünya Savaşı’nda yinelenen bir Bolşevik terörüyle karşılaşacaklardı. Aynı günlerde Finlandiya ve diğer ülkeler de bağımsızlık savaşına giriştiler. Bolşevikler bunun üzerine Kızılordu’yu kurarak büyük bir örgütlenme başarısı gösterdiler. Bunun 1918 Nisan’ında 200 bini ancak bulan mevcudu, kısa sürede 1 milyonu geçecekti. 

Rusya’da iç savaş sürerken İngiliz, Fransız, Amerikan ve Japon güçleri Baltık ve Kırım limanları ile Murmansk, Archangels ve Vladivostok’a çıktılar; Beyaz ordulara silah ve eğitim yardımı yaptılar. Ne var ki yabancı müdahale Bolşeviklere desteği artırdı. Kolchak’ın ordusu Tukhachevsky tarafından Volga’dan Vladivostok’a kadar binlerce kilometre kovalanarak saf dışı edildi. Denikin ve Wrangel orduları yenildi ve 150.000 kişi Karadeniz’den tahliye edildi. Bu dönemde on binlerce Beyaz Rus, İstanbul’da kalarak kentin hayatında ilginç bir değişiklik yarattı. Baltık kıyılarındaki Yudeniç ordusu da etkisiz kalınca yabancı güçler çekilmeye başladı. 

Kitlesel açlık Rusya’da iç savaş 10 milyona yakın insanın canını aldı. Bunların yarısı savaş ve terörün, diğer yarısı ise yaşanan kıtlığın kurbanı oldular. 

Bolşevikler esas olarak merkezî bir disipline sahip oldukları için iç savaşı kazandılar. Ülke “beyaz” ve “kızıl” terör arasında sonsuz kayba uğradı. Beyaz ordular 1920 sonunda tasfiye edildi ama direniş odaklarının temizlenmesi 1922’yi buldu. Bununla birlikte muhalefet çok çeşitli biçimler aldı ve hiçbir zaman sona ermedi. 

Bu iktidar deneyinin savaş içerisinde başlaması, dünya sosyalizmi için son derece talihsiz bir olaydır. Ağırlıkla yoksul köy topluluklarından oluşan bir ülkede eşitlikçi bir refah toplumu yaratma iddiasındaki, okumuş kesimden oluşan küçük bir parti, kısa sürede Çarlık toprakları üzerinde dev bir idari mekanizma yaratmak zorunda kalınca, tüm idealizmini yitirdi. Bunu sürekli büyüyen bir polis mekanizmasıyla ve ülkeyi silahlı bir kampa çevirerek ayakta tutabildi. Terör, rejimin asli unsuru olurken dünya sosyalistleri bir süre sempatiyle baktılar ama sonra tüm gerçekler ortaya döküldü. İdealizm ölürken, dünya sosyalizmine de altından kolay kalkamayacağı bir darbe vuruluyordu. 

ALMANYA

Devrimin sonu ve Nazizmin tohumları 

Ekim ayında Almanya’nın savaşı yitirdiği kesinleşince, Avusturya 3 Kasım 1918 tarihinde silah bırakarak dağıldı. Mütarekeye göre tüm demiryollarını da İtilaf Devletleri’nin emrine vereceklerdi. Böylece Bohemya ve Tirol üzerinden Silezya, Saksonya ve Bavyera’nın işgali önünde hiçbir engel kalmadı. Savaş, Alman toprağına sıçramak üzereydi. İlk ayaklanmaların bu eyaletlerde başlamasının nedeni budur. Bu durumda Batı’daki kuvvetlerini ezici bir yenilgiden kurtararak düzenli şekilde iç bölgelere çekmek, Alman yönetici sınıfı için devrimi önlemenin tek yolu olarak görüldü. 

Ekim sonunda, donanmanın şerefle vuruşarak batması için denize açılmaları emrini alan Alman denizcilerin isyan etmeleri, iç çatışmanın ilk işaretlerinden biri oldu. 11 Kasım günü yapılan ateşkesten sonra kurulan hükümet ise ülkedeki kaosu önleyecek durumda değildi. Öte yandan solcuların arasında da iktidarı alacak bir örgütlenme ve liderlik, hatta aralarında işbirliği yapabilecek bir uzlaşma yoktu. Sosyal Demokrat Parti’nin çoğunluğu merkez ve sağda yer alıyor, ayrıca eski solculardan oluşan bağımsız bir grup bulunuyordu. Bunlar homojen olmadığı gibi, üyelerinin çoğu için ayrımlar net değildi. Gerçekten devrim isteyen yegane grup olan Spartakistler çok az sayıdaydı ve romantik veya maceracı unsurlardan oluşuyorlardı. Spartakist hareketin liderleri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg yılın son günü Sosyal Demokratlardan ayrıldıklarını ve Komünist Partisi’ni kurduklarını ilan ettikleri zaman devrim çoktan sönmüştü. Almanya’da devrimci hareketlilik zaten son derece kısa sürdü. Spartakistlerin Ocak ayındaki girişimleri beyhude bir hamleydi. Şimdi tekrar Kasım ayının kritik günlerine dönelim. 

1 Dolar = 100.000 Mark 

Savaştan sonra Almanya’da bütçe açığı inanılmaz boyutlara ulaştı. 1 Amerikan Doları, yaklaşık 100.000 Mark’a eşit olmuş; Alman banknotları artık çocuk oyunlarında kullanılmaya başlamıştı. 

Denizcilerin Willhelmshaven’deki ayaklanmaları ayın 4’ünde Kiel’e, oradan da Münih’e sıçradı. Burada Sosyal Demokratlar ile diğer kesimler ve askerler arasında kısa süreli bir işbirliği oldu, zira burası muhtemel istilaya en yakın yerdi. Münih’ten sonra Almanya’nın birçok yerinde işçi ve asker konseyleri çoğaldı ve Kayzer’in tahttan feragat ettiği 9 Kasım günü Berlin’de de ortaya çıktı. Son imparatorluk şansölyesi Prens Max von Baden, henüz resmîleşmemiş olan feragatı saat 11’de ilan ettikten sonra, istifasıyla birlikte görevi Sosyal Demokrat Ebert’e önerdi. Radikal sol kanattan korkan Schiedemann da saat 14.00’de cumhuriyeti ilan etti. Her şey üç saat içinde olup bitmişti. Ertesi gün işçi ve asker konseyleri hükümet denetiminde birleştirilince Alman Devrimi burada sona erdi. 

Gerisi uzun, çok uzun bir karşı devrimdi. Hükümet ordunun yüksek komuta heyetiyle birlikte radikal sol unsurları temizlemeye girişti. Önce işçi ve asker talepleri komisyona havale edilip konseyler uykuya yatırılırken, terhis edilmiş subay ve erlerden (daha sonra SA ve SS’lerin nüvesi olacak) birlikler oluşturup Berlin’e getirildi. Buna direnmeye çalışan bir avuç militanın etkili olmasına imkan yoktu. Şehirden kaçmayı kabul etmeyen Liebkniecht ve Luxemburg 15 Ocak 1919 tarihinde yakalanıp öldürüldü. Sağcı birlikler daha sonra Freikorps adını alarak tüm Almanya’da işçi ve asker konseylerini yoketmeye giriştiler. İşçilerin en radikal liderlerinin yüzlercesi öldürülürken, Sosyal Demokratlar bunu görmezden geldi. Bunu Katolik ve bağımsız siyasetçilerin öldürülmesi izledi. Almanya Nazi iktidarı ve yıkıma giden yola girmişti. 

Hayatın bedeli İlk protezler, 1. Dünya Savaşı sonrası kullanılmaya başladı. Savaş gazisi Alman asker Hermann Peschel (sağda), yeni protezi sayesinde arkadaşıyla poker oynuyor (1920). 

MACARİSTAN

Galip devletlerin bölme girişimleri 

1918’de Macaristan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun en büyük parçasıydı. Ne var ki diğer halklar galiplerden destek alarak imparatorluğun parçalanmasından istifade ederken, Macarlar tek başlarına kaldı. Polonya yeniden kurulurken, tarihte ilk kez bir Yugoslavya ve Çekoslovakya yaratıldı ki, bunlar Soğuk Savaş sonrasında yokedilecekti. Batılı devletler Sırpları, Çekleri ve Romanyalıları özellikle ödüllendirirken, Macarlar yapayalnız kaldı. Avusturya Almanları bile, bir süre için barış konferansında Almanya ile birleşmelerine izin verileceği hayaline kapıldılar. 

Macaristan’ın yaşam mücadelesi Macaristan, mütarekeden sonra da nefes alamamıştı. 1919’da Romanya Budapeşte’yi işgal edecekti. 1919’da askerler, humma gibi bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla yine askerler tarafından şehrin dışına gömülüyorlardı. 

Macaristan nüfusunun yarısı Slovaklar, Sırplar, Hırvatlar, Ukraynalılar ve Romenlerden oluşuyordu. Bunların hepsi kendi devletlerine katılmak için millî komiteler kurmuşlardı ama toptan şekilde ayrılmaları Macaristan’ı çok küçük bir devlet haline getirecekti. Bunu felaket addeden Macarlar pek işlevli olmayan parlamentolarının yegane partisi olan Ulusal Parti’nin lideri Kont Karolyi’den medet umdular. En güçlü parti olan Sosyal Demokratlar ancak Kurucu Meclis’te ağırlık taşıyacaklardı. Macaristan’ın en zengin aristokratı olan Karolyi (ki kısa süre sonra sözde komünist yönetim özel mülkiyeti yasaklarken sadece o kendi topraklarını köylülere dağıtacaktı) savaşa karşı çıkmış olduğu için çok tepki görmüştü ama o günlerde kurtarıcı addedildi. Ne var ki Macaristan’ı parçalama amaçlarından en ufak taviz vermeyecek olan Fransızlar ve İngilizler, onun her girişimini geri çevirdiler. 16 Kasım günü cumhuriyet ilan edildi ve Kurucu Meclis 15 günlük başbakan Karolyi’yi geçici cumhurbaşkanlığına getirdi. Rusya’da esir düşüp örgütlenen komünistlerin bir grubu bu sırada ülkeye dönüp Bela Kun liderliğinde kaosa katkıda bulundu. 20 Mart 1919 tarihinde Fransızlar büyük toprakları Romanya’ya bırakmalarını emredince, Sosyal Demokratlar onlarla ittifak yaparak karşı durmaya karar verdiler, çünkü topraklarının üçte ikisi ve Macar nüfusun yarısı yeni sınırın dışında kalıyordu. Sosyal Demokratlar Karolyi’yi istifa ettirip direniş için Komünist Parti aracılığıyla Ruslardan yardım almak istediler. Tüm konsey ve komitelerde Sosyal Demokratlar ezici çoğunluğa sahipti ama Bela Kun’un “millî Bolşevizm” diye adlandırdığı Sovyet tarzı bir yönetim kuruldu. Terör uygulamaları da parlamentonun bodrumunda işkencehanelerin açıldığı bir seviyeye ulaştı. Açlık ve kaos artarken Romanyalılar Budapeşte kapılarına dayanınca, Sosyal Demokratlar komünistlerden kurtulmaya karar verdi. 

31 Temmuz’da Macar Sovyet Cumhuriyeti deneyi sona erdirilirken Bela Kun ülkeden kaçtı. Giderken haber dahi vermediği arkadaşı, işkenceci terör şefi Tibor Szamuely yakalanmamak için intihar etti. Romanyalılar Budapeşte’yi işgal ederek muazzam bir yağma yaptılar. Amiral Horty, karşı devrimci bir ordunun başında ülkenin yeni hakimi oldu (Transilvanya’da kalan Macarlar bugün hâlâ Romanya ile büyük bir sorun). Bela Kun, Moskova’ya gidip Komintern’e memur oldu ama Stalin tarafından katledilmekten kurtulamadı; çünkü Yahudi idi. 

BULGARİSTAN

Yenilgi ve terör ayaklanma ve katliam 

Bulgarlar da savaşın kaybedenler tarafında kalmış ve uğrunda ciddi fedakarlıklar yaptıkları Büyük Bulgaristan hayalinden vazgeçmek zorunda kaldıkları gibi, Neuilly Antlaşması’na göre yeni aldıkları Ege kıyılarını Yunanistan’a terketmişler, Sırbistan’a da toprak vermişlerdi. Bizde Kurtuluş Savaşı’nın yapıldığı yıllarda Bulgaristan’da Köylü Partisi lideri Alexander Stamboliski iktidarda idi. Bu lider 9 Haziran günü aşırı sağcı-faşist güçler tarafından gerçekleştirilen darbeden birkaç gün sonra öldürüldü. Tsankov hükümeti kuruldu ve Köylü Partisi üyeleri zulme uğradı. Faşistler ve Makedonya IMRO örgütü, terörün komünistlere de uygulanmasını istiyordu. Komünistler geleneksel öngörüsüzlükleri içerisinde önce durumu “burjuvazi içi” bir çatışma olarak niteleyip uzak durdular ama bela gelmekte gecikmeyecekti. Komintern emri üzerine 1923 Eylül’ünde hazırlıksız bir ayaklanmaya giriştiler. Kızanlık, Pazarcık, Stara Zagora ve diğer yerlerde kolayca püskürtülünce dağlara çekildiler. Komünistler kısa sürede sıkıştırılıp öldürüldüler. 1924 Ağustos’unda Sofya katedralinde krala karşı düzenlenen suikast yeni bir terör dalgasına vesile oldu. Kaybolanların ve işkence görenlerin sayısı bilinmiyor. Binli veya on binli rakamlar telaffuz ediliyor. 

Bulgaristan’da sivil kıyım Savaşta alınan yenilgi Bulgaristan’da büyük bir felakete yol açtı. 1916’da savaş sırasında, Romanya saldırısında Sreberna, Silistra’da sivil nüfus kıyıma uğramıştı. 

TÜRKİYE

İstiklal Harbi’nde iç düşmanlar 

Türkiye’de klasik haliyle bir iç savaş, yani ülke içerisinde bağımsız güçlerin siyasi hesaplaşmasına yönelik bir silahlı çatışma hiç olmadı. Ne var ki 1918 sonu-1919 başında devletin topyekun acze düşmesi üzerine başlayan direniş sadece bağımsızlık mücadelesi değildi. Daha önce başlamış olan bazı çatışmalar daha üst seviyede yenilendi. Daha önemlisi, Anadolu hareketinin temel niteliği çok belirgin şekilde istiklal mücadelesi olmakla birlikte, bu direniş aynı zamanda devlete ve ülkeye yeni bir düzen getirme fikriyle yürütülmekteydi. 1920 Nisan’ında TBMM’nin açılarak Ankara yönetiminin kurulmasıyla oluşan ikili iktidar döneminde bu çatışma belirgin hale geldi. Nitekim isyanların büyük kısmı TBMM’nin açılmasını izleyen aylarda meydana gelmiştir. Ülkenin muhafazakar unsurları yeni düzenin nüvelerini daha cumhuriyet kurulmadan görerek buna karşı savaşa giriştiler. Burada, İstiklal Savaşı içerisinde gizlenmiş bir dizi iç savaş sözkonusuydu. Cumhuriyet döneminde bu mücadelelerin tümüne “iç isyanlar” dendi. Yanlış değildir; ancak farklı kategorilerdeki isyanların en azından bir kısmı iç savaş özelliklerine sahiptir. Bunlar farklı yönetim şekilleri öngören unsurlar arasındaki silahlı ve silahsız çatışmalardır. 

Kâzım Özalp Millî Mücadele’yi anlatırken 1919-1922 arasında daima iki ateş arasında vuruşarak hedefe yürümek zorunda kaldıklarını yazar. Eski iktidar İstanbul yönetimi, Ankara hükümetine karşı yerine göre yerel nüfuzluları, azınlıkları, eşkıyaları, şeriat yanlılarını ve işgal kuvvetlerini kullanarak silahlı güçler oluşturmuş ve bunları kullanmıştır. Elbette, bu kategorilerin hepsi de birbirlerini kullanma peşindeydi. Anzavur isyanı, Bolu, Düzce ve Mudurnu ayaklanmaları (ki bunlar Ankara yakınlarına kadar yayılmıştır), Yozgat, Bozkır ve Zile’de Millî Mücadele’ye karşı silah kuşananlar örnek verilebilir. 

Anadolu’daki ayaklanmalar Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı sırasında düzenli ordu sadece işgalcilerle değil, isyancılarla da başetmek durumundaydı. Kuzey Anadolu’da bağımsız bir Pontus Rum Devleti kurmak isteyen gruplar… 

Millî güçlerin işgalci ordular dışındaki diğer büyük mücadelesi, ayrılarak kendi devletlerini oluşturma peşindeki etnik unsurlara karşıdır. Bunlar içerisinde Pontus İsyanı, 1. Dünya Savaşı’ndan cumhuriyete kadar süren bir sorun oldu. Rum çeteciler bu bölgede Yunanistan, Rusya ve Kafkasya’dan gelen unsurların katılmasıyla 25 bine varan bir silahlı güç oluşturdukları gibi, Yunan ve Çarlık subayları tarafından yönetildiler. . 

Çerkeslere gelince… Bir çoğu İstiklal Savaşı’na katılmış olmakla birlikte bazıları da tarihî Ortodoks nefretine rağmen, devlet kurabilme umuduyla Yunanlılara yaklaşmışlardır. Ethem ve ağabeyleri 1. Dünya Savaşı’nda ciddi yararlık göstermiş kişiler olmalarına rağmen, düşman saflarına geçenlere örnektir. Nihayet Kürtlerin ayaklanmaları vardır ki, bunların en büyüğü olan Koçgiri, merkez ordusunu aylarca meşgul ederek Pontus harekatını geciktirmiştir. 

Sonuçta cumhuriyet, TBMM güçlerinin bu ayaklanmaları bastırması ve işgalcileri kovması sayesinde kuruldu ama birçok ülkenin aksine, bastırılmış iç savaşlar eksik bir hesaplaşma olarak kaldı. Bu durum, sonraki yıllarda uluslaşma sürecine farklı bakanların ve etnik dava güdenlerin sorunları ısıtmasını kolaylaştıracaktı.