24 yıl Kafes’te yaşadıktan sonra tahta oturtulan Sultan IV. Mustafa, sadece 14 aylık saltanatının ardından öldürülmüştü. Kısa saltanatı süresince, başta Kabakçı İsyanı olmak üzere bir dizi karışıklık, cinayet, rezalet meydana gelmiş; İstanbul’da cangüvenliği kalmamıştı. Bir yıkım döneminin ve 29. Osmanlı hükümdarının özeti. 

Osmanlı tahtından 1807’de çekilen III. Selim, 1808 de tahta oturan II. Mahmud, parlak padişahlarken bu ikili arasındaki padişah IV. Mustafa’dan pek sözedilmez. Kabakçı ayaklanması – Alemdar/Bâbıâli Vak’ası aralığında, Selim’in tahttan indirilip bir yıl sonra “padişâhâne değil vahşiyane” öldürülmesi, Mahmud’u boğma girişimi, gericilik diklenmesi olaylarında, bu Mustafa da silik kimliğiyle anılır… 

Murossa sorguçlu kavuğu taranmış uzun sakalı, yeni merasim kürkü mücevher kabzalı hançeri ile bayram tahtına oturmuş ürkek bakışlı IV. Mustafa, babası I. Abdülhamid gibi saray ressamına poz vermiş.

Bir kuzen (Selim), iki kardeş (Mustafa ve Mahmud) üçlüsünün hayat ve saltanat yazgılarının kesiştiği 1789- 1839 yarı yüzyılının en doğru anlatımları Âsım ve Cevdet Tarihleri’ndedir. Söz konusu elli yıl için Başbakanlık ve Topkapı Sarayı arşivlerinde, Fransa, İngiltere ve başka devlet arşivlerinde pek çok belge vardır. 

29. Osmanlı hükümdarı IV. Mustafa’ın 29 yıllık kısa yaşamının sadece 14 ayı tahttadır. Önceki 28 yılda şehzade, tahttan indirildikten sonraki dört ayda da tutuklu eski padişahtır. Kendisinin, tahtını ve canını güvenceye almak için önceki padişah III. Selim’i öldürtmesi gibi, kardeşi II. Mahmud da aynı gerekçeyle kendisini boğdurtmuştur. Bu bahtsız padişahın kısa saltanatı, ayaklanma ve cinayetlerle başlamış bitmiş, 600 yıllık Osmanlı tarihinin bunalımlı bir evresidir. 14 ay süren saltanatında devlet yönetimini kavrayamadığı, kolay kandırıldığı, tanımadığı -cephedeki- sadrazamı azledip yine görüp tanımadığı bir veziri bu göreve atadığı saptanıyor. Osmanlı tarihinin dehşet-engiz ayaklanmalarından -tarihçilerin birini yerip diğerini övdüğü- Kabakçı ve Alemdar vak’alarından biriyle saltanatı başlamış, ötekiyle sona ermiştir. İstanbul’da ve taşrada adıyla anılan önemli bir eseri de yoktur. 

Şehzadeliğinde ve tahttan indirildikten sonra, babası I. Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’na eklettiği İkbâller Taşlığı çevresindeki harem ve mabeyin dairelerinde veya Çifte Kasırlar’da oturmuş olmalıdır. Sık sık tebdil gezdiği, sarayda onarımlar yaptırdığı, hat çalıştığı biliniyor. 

Günümüzden 210 yıl önce 1807 Mayıs ayında başlayıp 1808 Eylül’ünde biten IV. Mustafa serüvenini ayrıntılı veren kaynaklardan ikisi, Âsım Tarihi (II. Cilt) ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Târih-i Cevdet’inin 8. ve 9. ciltleridir. 

İsyancılar suçlanmadı
Üçüncü Selim’in tahttan indirilmesinin ertesi günü yeni padişah IV. Mustafa tarafından Kabakçı İsyanı adı verilen olayda sorumluluğu olan yeniçeri ocağının hiçbir şekilde suçlanmayacağına, isyana katılanların cezalandırılmayacağına dair hüccetin Divan-ı Hümayun’a gönderilen nüshası. Üst taraftaki kırmızı yazının altında IV. Mustafa’nın yemin ve taahhüdü bulunur. Şeyhülislam Ataullah Efendi, Sadaret Kaymakamı Köse Musa, Nakibüleşraf ve kazaskerlerin imzalarını içeren bu belgenin Osmanlı tarihinde başka benzeri yoktur.

Babası I. Abdülhamid’in saltanatının beşinci yılında, 8 Eylül 1779’da doğan Mustafa için veladet (doğum) şenlikleri düzenlenmişti. O sırada tahtın tek adayı, amcazâdesi şehzade Selim’di (III). Mustafa’nın kendisinden önce ve sonra doğan kardeşlerinden Mahmud (II) dışındaki 10 şehzade, bebeklik-çocukluk çağında öldü. Hayata tutunan Mustafa ve Mahmud, hanedanın geleceği için Selim’den sonraki taht adaylarıydı. 

Mustafa’nın annesi Ayşe Sineperver’i (Seniyeperver) Nükhetsezâ adıyla, Gürcü veya Çerkes asıllı gösteren kaynaklar vardır. Padişah kızlarının ünlülerinden “Küçük” Esmâ Sultan, Mustafa’nın bir yaş büyük öz ablasıydı. I. Abdülhamid’in öldüğü, kuzeni III. Selim’in tahta oturduğu 7/8 Nisan 1789’da şehzade Mustafa on, kardeşi Mahmud beş yaşındaydı. Resmen ilan edilmese de Mustafa veliaht konumundaydı. 18 yıl süren padişahlığında III. Selim’in oğlu da kızı da olmadı. Kuzenleri bu iki kardeşten başka Harem’de şehzade de yoktu; yakın gelecek bu ikiliden birine taht ve baht saklıyordu. 

Hoşgörülü III. Selim’in olabildiğince ve Harem ortamında özgürlük tanıdığı Mustafa ve Mahmud, kafes odalarında kapalı olmaksızın saray geleneklerine göre özel eğitim gördüler. Din, müzik, hat (güzel yazı) eğitimi aldılar. Sarayda ve arşivlerde hattatlıklarını doğrulayan yazılar, levhalar, kitabeler vardır. 

Kabakçı Ayaklanması 

Cevdet Tarihi’nde “Yamaklar isyanı, Kabakçı Vak’ası” başlığı altında anlatılanlar gösteriyor ki askerî yenilikleri ve sanatsever III. Selim’in yaşam tarzını onaylamayan softaların ve mutaassıp ulema kesiminin hedefi tahtın el değiştirmesi; saraydan yansıyan haberlere göre kafadarları olan Mustafa’yı padişah yapmaktı. 28 yaşına gelmiş şehzade Mustafa, saraydaki dairesinde dilediği gibi yaşıyor, tahta geçmekte sabırsızlanıyordu. Ceditçilik (yenilikçilik) veya karşıtlığının ayrımında olmasa da saltanata haris, Avrupa’daki gelişmelerden habersiz, kolay kandırılan, o zamanki tanımla sâde-dil ve safderun idi. Çevresindekiler de Sultan Selim ricâlinin mevkilerini almakta aceleci, bu amaçla fitneler yaymaktaydılar. Ulemanın mutaassıp çoğunluğu ve İstanbul’daki sefere gitmemiş yeniçerilerse, “Moskof olmayı Nizâm-ı Cedid kisvesi giymeye tercih edeceklerini”, Boğaz Yamakları “-Moskof oluruz, Nizâm askeri olmayız!” nâraları atıyorlardı. 

III. Selim yaklaşan karabasandan habersiz, günlerini saz söz fasılları, Boğaziçi’nde binişler, tomak-çomak-nişan seyirleri, mesire safaları, kız kardeşlerinin yalılarında konukluk, ney üflemek ve bestekârlıkla -doğal ki “tevekkülle”- geçiriyor, sadaret kaymakamına kent içi gezilerindeki gözlemlerini içeren buyruklar yazıyordu. Oysa sadrazam ve ordu Rus cephesinde, durumla kritikti. 

Osmanlı Sarayı, tarihinin vak’a, haile, kıyam denen ayaklanmalarından birine daha hazırdı. Yeni kıyam beklendiğinden de önce başlayarak İstanbul baharının en güzel üç gününü, 27-29 Mayıs 1807 tarihlerini dehşete boğdu. Üçüncü Cuma günü taht sahip değiştirdi. Şehzade Mustafa muradına erdi. 

“Sultan Mustafa Hân-ı Râbî” (IV. Mustafa) tahta cülus etti. Payitaht İstanbul 14 ay sürecek terörün, kıtlığın, baskınların, yağmaların, karaborsanın idamların yaşanacağı bir çalkantı evresine girmek üzereydi.

Kabakçı yamakları ve onlarla omuz omuza yeniçeriler, bekârlar, en önde ulemadan ve yöneticilerden elebaşılar, saray surlarının iki ana kapısını aşıp Divan avlusunda taht kapısı Bâbüssade’nin önüne yığıldılar. Uğultulu bağırışlar iç sarayda yankılandı: “-Sultan Mustafa Efendimizi isteriz!” Bu tehdidi duyarak sonrasını tahmin eden III. Selim “madem ki istemiyorlar ben de padişahlığı bırakıyorum,!” diyerek devletlilere, ulemaya kırgın Cuma selâmlığına çıkmadı, dairesine çekildi .

Sadrazam cephede olduğundan, Sadaret Kaymakamı Musa Paşa ve Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi, saray ağaları aracılığıyla Babüssaade önüne cülus tahtını koydurdular. Önce bu ikili ile Enderun halkının Sofa-yı hümayunda biat ettiği yeni padişah IV. Mustafa, Hırka-i saadet dairesindeki duadan sonra Bâbüssaade’den çıkıp cülus tahtına oturdu. Saraya gelerek Divan avlusunda yerlerini alan devlet ricâli, ulema ve Ocak ağaları sırayla biat ettiler. Boğaz kalelerinden, Tersane’den Tophane’ye cülus topları atıldı. Cuma selaları yeni padişahın cülusu için geciktirilmişti. IV. Mustafa’nın, ivedilikle selamlık alayına çıkıp Ayasofya’da Cuma namazı kılması ikindiyi buldu. 

Kıyamcılar amaçlarına ulaşınca öç almalar başladılar. Önce Umur-ı Bahriye Nazırı İbrahim Efendi yakalandı; gözü dönmüş Yamaklarla serserilerin önüne atılarak linç ettirildi. O gün ve ertesi gün öldürülenler arasında III. Selim’in Sırkâtibi Ruzname yazarı Ahmed Efendi de vardı. Kabakçı Mustafa, turnacıbaşılık pâyesi verilerek Rumeli yakası kaleleri ağalığına atandı. Yeni padişah, elebaşılara pâyeler, rütbeler, paralar ihsan ederken Boğaz Yamaklarına da ziyafetler verdirdi; başta Tersane, Darbhane eminlikleri ve başka önemli görevler el değiştirdi.

4 Haziran günü dua ile sakal bırakan IV. Mustafa, 6 Haziran 1807’de Valide alayı ile Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na gelen annesi Sineperver Valide Sultan’ı Bâbüsselâm’da karşıladı. 12 Haziran’da Şeyhülislam Ataullah, Eyüp Sultan’da padişahın beline Osman Gazi’nin kılıcını bağladı. 

Köse Musa Paşa, söylenenlere safça inan padişaha, ayaklanmada ölenlerle kaçanların konaklarının ve mallarının ordu giderleri için müsadere edilmesi için buyruk verdirterek çevresindeki soyguncuların çalıp çırpmalarına fırsat sağladı. Bir ferman da ordu nizamının I. Abdülhamid dönemindeki yapıya döndürülmesi ve Nizam-ı Cedid’in dağıtılması için yayınlandı. Orduyla cephede (Silistre’de) olan Sadrazam (Keçiboynuzu) Ağa İbrahim Hilmi Paşa azledilip, yerine 18 Haziran’da yine cephede olan Çelebi Mustafa Paşa’nın atanması, orduda da bir ayaklanma başlattı. 

İmlası bozuk üslubu savruk
Sultan Dördüncü Mustafa’nın Kütahya’ya sürgün edilmesi emri verdiği Başçukadar Mehmed Bey için sonradan fikir değiştirip daha uzak bir yere sürülmesini emrettiği, oldukça bozuk bir imla ve üslup eseri hatt-ı hümayunu. Başçukadar Mehmed Bey Kütahya’ya gitsün deyü yazdım idi. Şimdi bir adem gönderesin. Kütahya’ya gitmesün, daha ırak ondan öte bir bir başka mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur. Kütahya’da kalmasun daha uzak bir mahalle gönderesiz. Emr-i hümayunumdur elbet.

Cülus bahşişinin azlığını ileri sürerek 23 Haziran günü Süleymaniye Camii avlusunda toplanan Yamaklar ve Ocaklılar, bu kez, “Köse Musa’yı, sekbanbaşını, şeyhülislâmı istemezük” sayhalarıyla ortalığı inlettiler. Sadaret kaymakamlığına Şehsüvarzâde Hamdullah Paşa atandı. 13 Temmuz’da Ataullah azledillip Hulusi Efendi şeyhülislâm oldu. O günlerde Rikâb kethüdası Halet Efendi ile sekbanbaşı ağa ve kimi zorba reisleri konak konak gezip ab âlemleri yaparak değişikliklerin kötü sonuçlar vereceğini konuşuyorlardı. Padişaha haber gönderip Ataullah efendi yine şeyhülislam atanmazsa, bir fitne-i azime kopacağını uyardılar. Halet efendi, bu azil atama işini hemen gerçekleştirdi. 

Garip bir durum da ayaklanmada öldürülen, yakalanan, malları müsadere edilen ünlülerin üstlerinden çıkan büyüler, tılsımlar, muskalardı. Eski valide kethüdası Yusuf Ağa’nın Kapıarası’nda satılan malları arasındaki toprakla dolu Edirne işi sandıklarda, üstünde “vav” yazılı bir küre (top), bir kız resmi, torba içinde insan kemiği külü, haçlar bulunmuştu. 

IV. Mustafa’nın babası I. Abdülhamid Cuma selamlığında. 

Payitaht İstanbul’da ise ayaklanmalar nedeniyle zahire ve yiyecek sevkiyatı durduğundan kıtlık, pahalılık başlamıştı. Et yüzü görmeyen halk açlıktan kırılırken, kentin güvenliğinden, yiyecek-yakacak gereksiniminden sorumlu Musa Paşa, “sivri kalpak giyilmesini yasaklamakla” meşguldü. Kol gezmelere çıkarak bu yasağa uymayanları cezalandırılıyordu. Yamaklarsa başkent semtlerinde silahlı dolaşarak halkı korkutuyor, sokaklarda naralar, namuslu kadınlara laf atıyorlar, fahişeleri Boğaz kalelerine götürüyorlardı. Padişahtan da bir kez daha harçlık istediler. İstanbul, o yazı korku, açlık, pahalılık karabasanında geçirdi. 

Saltanat sürmek sevdasıyla binişler düzenleyip teftişler yapan IV. Mustafa, 16 Eylül günü kızkardeşi “Küçük” Esma Sultan’ın Ortaköy’deki yalısında ağırlanırken, yoldan geçmekte olan Yamaklar yalıyı bekleyen Bostancılarla kavgaya tutuştu. Her iki taraftan ölenler, yaralananlar oldu. Yakalanan yamaklar, gece boğuldu. Bu sokak çatışmalarını yalının arka pencerelerinden korkulu gözlerle seyreden IV. Mustafa, saraya dönünce Sekbanbaşına zorbaları temizlemesi emrini verdi. Şehirdeki yamak avı, yakalananların öldürülmesi birkaç gün sürdü. Karışıklıkları el altından tahrik ederken casusluk da yapan Divan-ı hümayun tercümanı Sarıbeyzâde Aleko da idam edildi ama Fransa elçisi Sebastiane bu infaz nedeniyle Bâbıâli’ye giderek protestoda bulundu. Silistre’de bir başarı elde edemeyen disiplinsiz ordu Eylül ayında başıbozuk ve perişan kalabalıklar halinde Edirne’ye dökülünce, orada da kıtlık ve korku başladı. 

Karadeniz’den gemiyle İstanbul’a gelen Nizam-ı Cedit karşıtı Tayyar Mahmud Paşa, Ekim ayı başında IV. Mustafa tarafından sadaret kaymakamlığına atandı. Yine o günlerde Rusçuk Âyanı ve Nizam-ı Cedit yanlısı Alemdar Mustafa Paşa da 5 bin kişilik milis gücünü düzene koyup harekte geçti. Rusçuk yâranı denen güvenilir adamlarından eski sadaret kethüdası Refik Efendi, padişahla görüşmesinde Alemdar’ın müdahalesi için gerekli onayı alamadı. 

Kışın yaklaştığı günlerde her iki payitahtı (İstanbul ve Edirne) da kıtlık, soğuk, yiyecek ve yakacak sorunları bekliyordu. Ekmek ve et kıtlığı had safhada iken hastalık ve ölümler başladı. Askerî birlikler aç ve donanımsızdı; hatta ayaklanacak halde değillerdi! Başta Bozoklu Cebbarzâde Süleyman Bey, âyanlar, İstanbul’a yardımı kestiklerinden kış mevsimi tam bir kırım dönemi oldu. 

1808 ilkbaharında kış aylarında yağan karların erimesinden ve yağan yağmurlardan büyük seller yaşandı. Trakya’da ve Anadolu’da hayvanlar telef oldu. Canlı hayvan sevkiyatı hepten durdu. Oysa İstanbullular, öteden beri Hıdırellez’de -ama az ama çok- kuzu eti yemeye meraklıydılar. O yıl Hıdırellez’de ancak birkaç kasapta kuzu eti görülebildi. “Her lokmasına hezar (bin) müşteri olmağla”, yek diğerini çiğneyerek birkaç kişi yaralandı, ölen de oldu. Cevdet Paşa’nın anlattığına göre “Ol vaktin İstanbul kadınları bu makule adetlere riayetten başka bir şey bilmez ve düşünmez olduklarından nicesi kocalarıyla Rûz-ı Hızırda kuzu eti görmedik deyü kavga edip hatta bazıları boşanmıştı”. 

Sadrazamın ricası kırılmaya
Sultan IV. Mustafa’nın sadrazamın ricası üzerine azletmeye karar verdiği yeniçeri ağasına gönderilecek hatt-ı hümayunun müsveddesini göndermesini istediği bir görevliye yazdığı hatt-ı hümayunu. Sadrazamın ricasına bina’ olunarak yeniçeri ağasının azli içün gönderilecek hatt-ı hümayun suretini yazup taraf-ı şahaneme gönderesiz.

Derken bir de kasırga yaşandı. Kâğıthane ve Haliç semtleri altüst oldu. Hava gece gibi karardı. “Kasırga, önüne gelen ebniye ve eşcarı yıkıp söküp” Kasımpaşa’yı, Tersane’yi, karşı yakada da Balat ve Fener kıyılarında Haliç’i sıyırıp geçti. Birçok gemi ve kayığı sil süpür etti. İstanbul’un bağ ve bostanları mahvoldu. 8 Temmuz’da da şiddetli bir sağanak indi. Yağmur olanca şiddetiyle elli saat sürdü. Kimi aydınlar bu olaylara bakıp “Ufk-ı manevi nasıl karanlık ise / Ufk-ı mer’i dahi öyle bulanık” dediler. 

IV. Mustafa ise önceki padişahları öykünerek sık sık tebdil gezmekte, ama köklü tedbirler almak ve buyruklar vermekte müteredditi. Oysa zorbalar rezalet çıkarmak, vurmak-kırmak, saldırmakta pervasızdı. Örneğin yerli Rumlar, istedikleri haracı vermediği için Rumelifeneri kilisesini işgal ederek “burayı cami yaptık” diyebilmişler; buna ses çıkarmayan yetkililer, Rum ahalinin yıllık cizyeyi toptan ödemeleri üzerine işgali kaldırtmışlardı. Üsküdar’ın düzen ve güvenliğinden sorumlu Bostancı Hasekisi Ağa ise onlarca Bostancı ile sözde kol gezerek halkı haraca kesmekte, koyun getiren celepleri soymakta; bu arada Üsküdar zorbalarından Hamalbaşı ile Eskici Hüseyin de Bostancılardan geri kalmamaktaydı. 

Rus saldırısı olasılığı nedeniyle Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar muhafız atanan İzmit Paşası, Yamaklardan birkaçını suç işlediler diye yakalatıp çardak kulluğuna kapattığı için tabyacılar burayı bastı. Yoldaşlarını kaçırarak Kuruçeşme’de bir çilingire prangalarını açtırdılar. Rezalet denebilecek bir eylemi de Macar Kalesi dayısı Kerim Çavuş yaptı. Karaköy’deki kahvehanesine izin verilmediği için adamlarıyla Galata Kulesi kulluğunu bastı. Sonra İstanbul’a geçip Ağakapısı’nda, Yeniçeri Ağası vekili ve İstanbul muhafızı konumundaki sekbanbaşını yakaladı ve gecelik entarisiyle Galata’ya götürüp hapsetti. IV. Mustafa’nın bu rezalete tepkisi, sekbanbaşını azledip bir başkasını atamak oldu. 

IV. Mustafa’nın Nizam-ı Cedid ve İrad-ı Cedid’i yasaklayan Hatt-ı hümayunu 

Bunlar olurken İstanbul’da 13 Mayıs günü bir kadın eylemi yaşandı. Semt ve mahalle kadınları bir ellerinde sopalar, ötekinde boş tencereler ile İstanbul kadısının konağını bastılar. Sofra başındaki kadının çevresini sardılar: “-Papaz herif, sen böyle mükellef sofrada taam eylerken biz açlıktan kırılıyoruz! Bir ciğer 20 para, haberin var mı?” dediler. Kadı hareme kaçtı. O gün selamlık alayı vardı. Bu yürekli kadınlar kalabalığı, bu kez IV. Mustafa’nın yoluna çıkıp arzuhal sundular ve “-Padişahın kullarından haberi var mı? Pahalılığa dayanamıyoruz!” dediler. 

Topkapı Sarayı Kazaağlar dairesindeki kitabelerden: Soldaki manzum metin Sultan IV. Mustafa, sağdaki kardeşi II. Mahmud tuğrası 

Diğer yandan Kerim Çavuş’un eylemlerine kızan Kabakçı Mustafa, 17 Mayıs günü yamaklarına Macar Kalesi’ni kuşattırdı. Kaledekiler de Yuşa Tepesi’ne toplar çıkartıp siper kazarak savunmaya geçtiler. Kerim Çavuş öldürüldü, Kabakçı kaleyi teslim aldı. Buna karşılık Macar Kalesi yamaklarıyla birleşen Ocaklılar, Cebeciler, Kalyoncular, Ağakapısı’nı basarak sekbanbaşını tutsak aldılar. Beyazıt’ta bir kent savaşı başladı. Birçok yeniçeri öldürüldü. 

Kasımpaşa’da da donanma askerleri Ermeni kilisesini basarak âyin yapan papazlarla cemaati âyin giysileriyle önlerine katıp Kaptanpaşa Divanhânesi’ne götürdüler. Kaptanpaşa Seyyid Ali Paşa sözde askerleri azarlayıp cemaati serbest bıraktırdı. Bir mizansen sergilendiği açıktı. Ermeniler ikinci bir baskın olmasın diye aralarında para toplayıp Ali Paşa’ya 15 kese rüşvet verdiler! 

Kargaşa medreselere de sıçradı: Olay, bir medrese yobazının kulluk neferleriyle fahişe kavgası ettikten sonra medreseye sığınmasıyla başladı. Gelen yeniçeriler medreseyi kuşatınca, yobaz da kaçıp Fatih Camii’ne sığındı. Medreselilerle yeniçeriler cami avlusunu harp meydanına çevirdi. Yine ölenler, yaralananlar oldu. Sadaret kaymakamı Tayyar Mahmud Paşa azledilip Dimetoka’ya sürüldü. 

Saray ve Paşakapısı ileri gelenleri, İstanbullular, III. Selim’le IV. Mustafa dönemlerini “gündüz ile geceye” benzetirken, Selim karşıtları bile bir yıl öncesini aramaktaydı. Sarayın iç dünyasındaki kaygı ise başkaydı. III. Selim’in çocuğu yoktu. Bir yıldır tahtta olan bu genç padişahın da henüz çocuğu olmadığı gibi, hamile kadını, cariyesi de yoktu. Kahvehaneler de Osmanoğullarının söneceği konuşuluyordu. Sarayın Harem dairesinde münzevi yaşayan Selim ise kuzeni şehzade Mahmud’u gelecek için tek umut gördüğünden, görüşebildiği zamanlarda ona kendi deneyimlerini, saltanat ve hükümet işlerini anlatıyordu. 

30 Haziran 1808 günü Tersane-i Âmire’de IV. Mustafa’nın da bulunduğu geleneksel törenle yeni bir kalyon denize indirildi. Gerçi donanmada 23 kalyon, 12 fırkateyn, 2 korvet vardı ama bunlara bindirilecek ne kalyoncu, ne kumanda edecek zabit yoktu. Kalyoncular dağılmış, subaylar Kabakçı ayaklanmasında öldürülmüş veya kaçmıştı. Donanma ve ordu için para da yoktu. İlk kez bir dış borçlanma gündeme geldi ve IV. Mustafa bir nâme-i hümayunla Fas hâkiminden 20 bin kese borç istedi! Şeyhülislâm konağındaki toplantıda, Edirne’den gelen sadaret kethüdası, müsadere edilen malların 120 bin kese tutması gereken toplam bedellerinin ne olduğunu sordu ve elde avuçta bir şey kalmadığını öğrendiğini söyleyerek ithamlarda bulundu. 

O günlerde Rusçuk Yârânı denen ve çoğu III. Selim zamanında önemli görevlerde bulunan padişah yanlıları; sadaret mektupçusu Tahsin, başmuhasebeci Râmiz, Tuna Yalısı Mübayacısı Behiç, sadaret kethüdası Refik, reisülküttâb Galib Efendilerle, Alemdar Mustafa Paşa, ortalığı velveleye vermeden Edirne’ye geldiler. Alınan karar gereği ilk önce yollar ve konaklar gelip gidenlere kapatıldıktan sonra, Pınarhisar Âyanı Hacı Ali Ağa 300 süvarisiyle ansızın Rumelifeneri Kalesi’ni basıp Kabakçı Mustafa’yı öldürdü. Yamakların İstanbul’dan getirdikleri toplara kaledeki toplarla karşılık verildi. 14 Temmuz’da sanki bir muharebe yaşandı. Kırılmaya başlayan Yamaklar, köyü yaktılar. Rumelikavağı, Sarıyer, Yeniköy de yakılıp yıkıldı. Herkes can korkusuna düşüp kayıklarla kaçmaya başladı. Yamaklardan 300, Alemdar milislerinden de 12 kişi öldü. IV. Mustafa durumdan kaygılanıp Hazine Vekili Nezir Ağa’yı Edirne’ye göndererek sadrazamı ve orduyu İstanbul’a çağırdı. 

Hamidiye (I. Abdülhamid) Türbesi’nde IV. Mustafa Sandukası 

Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa ayrı ayrı 18 Temmuz’da İstanbul’a geldiklerinde, IV. Mustafa da Sancak-ı Şerif’i karşılamak üzere Davudpaşa Kasrı’ndan Kırkkavak’a gelmişti. Sadrazamla Rusçuk âyanını burada kabul etti. Böylece Osmanoğullarının yazgısına hükmeden üç adaş, Sultan Mustafa, Sadrazam Mustafa, Bayraktar Mustafa biraraya gelmiş oldular. Devlet erkânı da Kırkkavak’a gelmiş bulunuyordu. 

Nizam-ı Ceditçiler, Alemdar’a padişahı ve sadrazamı tutuklamayı önerdiler. III. Selim, bu durumda hiçbir sorun yaşanmadan sarayda tahta oturtulabilecekti. Alemdar -taşralı civanmertliğiyle- buna yanaşmayarak padişahı ve devlet erkânını İstanbul’a uğurladı. Kendisi de milisleriyle Çırpıcı Çayırı’nda ordugâh kurdu. Bu karar, bir bakıma III. Selim’in, IV. Mustafa’nın, Alemdar’ın yazgılarını belirledi. Şöyle ki Çelebi Mustafa Paşa, Yeniçerileri kışlalarına gönderip atamalar yapmaya koyuldu. Alemdar Mustafa Paşa ise 21 Temmuz’da pür-nakıl silahlı milislerinin ortasında gücünü sergileyerek İstanbul’a girdi. Alay Köşkü önünde padişaha alay gösterdi. Rusçuk âyânını kendisine sadık bir taşra paşası gören padişah, sadrazama bir hatt-ı hümayun yazarak “bu has ve kahraman veziri, devlet murahhası ve serdar atadığını” bildirdi. Ama bir hafta sonra Alemdar, Bâbıâli’yi basıp Çelebi Mustafa Paşa’dan sadaret mührünü alıp kendisini de surdışındaki ordugâhına gönderdi. 

Alemdar, İstanbul’un her köşebaşını Kırcalılara tutturduktan sonra devlet adamlarını da saraya çağırttı ve yakın korumalarıyla Soğukçeşme kapısından saraya çıktı. Bir anda sarayın ortakapısının önünü binlerce Kırcalı doldurdu. Bu kapıdan geçen Alemdar, Bâbüsssade önündeki namazgâha oturdu. Padişahın başyâveri konumundaki silahdar ağayı çağırtarak sadaret mührünü teslim etti. Silahtardan mührü alan padişah, yanında bulunan şeyhüislâm ve kızlarağasıyla mührü Alemdar’a gönderip kendisini sadrazam atadığını bildirdiğinde, paşa pek sâfiyâne “-Ben mühür almaya değil, Sultan Selim Efendimizin elini öpmeye geldim!” deyiverince şeyhülislâmla haremağası iç saraya döndüler. Kapı önünde Sultan Selim’in huzuruna çıkmayı bekleyeduran Alemdar, bir gaflette daha bulunarak eski padişahın dışarı çıkmak istemediği haberini getiren kızlarağasına: “Sultan Mustafa’ya var söyle dairesine çekilip rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah gerek!” dedi ve yine içeriye giden kızlarağasının arkasından Babüssaade sımsıkı kapatıldı.

İç sarayda, IV. Mustafa dışında bu gelişmelerden kardeşi şehzade Mahmud’un da eski padişah Selim’in de herhalde haberleri yoktu ve bu üçlü, Osmanlı hanedanının o an hayattaki erkek bireyleriydi. Alemdar’ın kapıları kırdırarak içeri girebileceğini, tahtından ve belki canından olacağını kuran IV. Mustafa, çevresindekilerin de telkiniyle Selim’i ve Mahmud’u öldürterek hanedanın tek erkek bireyi kalmak için Enderunlulardan, Baltacılardan, hatta cariyelerinden infazcılar görevlendirdi. Bunlardan bir grup önce Selim’i dairesine giderek kadın ve cariyelerin savunmasını kırıp eski padişahı başını yararak öldürdüler. O sırada bir harem ağası ile cariyelerinin Harem damına çıkarttıkları şehzade Mahmud ise öldürülmekten kurtuldu. 

Bunlar olurken Bâbüssaade’nin kapı kanatlarını kırdırıp iç-saraya giren Alemdar, Selim’in arz odasının önüne getirilmiş cesedini gördü. Şehzade Mahmud, damdan indirilip arz odası önüne getirildi ve Alemdar ilk biat eden oldu. “Padişah benim, Mahmud’u kim padişah yaptı?” diye bağıran Mustafa, hünkâr imamınca teskin edildikten sonra Harem dairesindeki Kafes Kasrı’na kapatıldı. 

II. Mahmud’un saltanatının 28 Temmuz-17 Kasım 1808 tarihleri arasında ilk 112 gün boyunca tutuklu kalan Mustafa, Alemdar Vak’asının son kertesinde yeniçeriler sarayı kuşatınca, bu kez II. Mahmud ağabeyini boğdurtarak hanedanın tek erkek varisi kaldı. 

Ertesi gün babası Abdülhamid’in Bahçekapı’daki türbesine gömülen IV. Mustafa için, dedikodu meraklısı İstanbullular, gece boğulan Mustafa’nın dairesinden kadın bağırışlarının Demirkapı semtinde duyulduğu, cenaze alayında omuzlarda taşınan tabutun –hafifliğinden- boş olduğunun anlaşıldığı, Mustafa’nın boğulmadığı, asilerin ümidini kırmak için boş tabutla cenaze alayı yapıldığı, Mahmud’un da tahttan indirilip ablası Esma Sultan’a biat edileceğini konuştular… 

IV. MUSTAFA VE AİLESİ 

Boğdurmalar ve uydurmalar

Padişah IV. Mustafa’nın 28 yaşına kadar Topkapı Sarayı Harem dairesinin Çifte Kasırlar da denen, şehzadelerin kapatıldığı “Kafes Kasrı”nda veya babası I. Abdülhamid’in yaptırdığı İkbâller ve Mabeyn dairelerinde hayatını geçirdiği tahmin ediliyor. Ailenin en uzun ömürlü bireyi, annesi Ayşe Sineperver Valide Sultan’dır. Onun öz kızı, IV. Mustafa’nın bir yaş büyüğü “Küçük” Esma Sultan’dı. Oğlunun boğulmasından sonra Eski Saray’da daha 20 yıl yaşamış, 1828’de ölmüştür.

IV. Mustafa tahta çıkıp haremini kurduğunda “kadın” payesi vererek edindiği eşlerini, A.D Aldersun The Structure of the Otoman Dynasty’de Seyyare (öl.1817?), Dilpezir (öl.1809?), Şevkinûr (öl.1812), Peykidil (öl.1808) adlarıyla veriyor. II. Mahmud tahta çıkınca ağabeyinin kadın ve cariyelerinden, cellatlara III. Selim’in ve kendisinin dairelerini gösteren 10’unu Kızkulesi’nde boğdurup denize attırmış. Peykidil Kadın’ı da çevirdiği entrikalar nedeniyle boğdurmuş. 

IV. Mustafa’nın adı bilinmeyen bir kadını için de gerçek veya uydurma tarihe geçmiş bir öykü vardır. Şehzadelerin tahta geçmeden çocuk edinmeleri bir hanedan yasağı olduğuna göre 1807’de 28 yaşında tahta çıkan Mustafa’nın o tarihte cariye eşi ve çocuğu yoktu. Kısa saltanatında da eşlerinden doğuran olmadı. Tahttan indirildiği sırada hamile olan bir eşinin doğurduğu Emine Sultan, sekiz aylıkken 6 Mayıs 1909’da ölmüş ve büyükbabası I. Abdülhamid’in türbesine gömülmüş. Bu kızın adını, dadısı Muhteviye’nin kitabeli mezarı Karacaahmet’tedir: “… Hüdavendigâr-ı sâbık Sultan Mustafa Han hazretlerinin kerime-i muhteremesi Emine Sultan’ın dadısı ve Said Bey’in halilesi merhume saraylı Muhteviye Hatun…”

IV. Mustafa’nın, adı, hatta varlığı kesin bilinmeyen bir beşinci kadını daha varmış. Bu kadın da kocası tahttan indirildiğinde veya idam edildiği sırada hamile imiş. Bir yolunu bulup bindiği Rus gemisiyle memleketi Gürcistan’a dönmüş. Orada doğurduğu çocuğa Ahmed Nâdir adı verilmiş. Bu kuşkulu/düzmece şehzade ile annesi hakkında, Çiçek Hatun-Cem Sultan, Zafire –(şehzade) Osman öyküleri gibi bir serüven düzülmüş. (Prof. Dr. Semavi Eyice, “Ahmed Nadir: Osmanlı Tarihinde Esrarengiz Bir Düzmece Şahzâde”, Tarih ve Toplum, S.55 Temmuz 1988, s. 383-4)