Kanunî döneminde Batı’daki fetihler, Hıristiyan zihin dünyasında büyük bir altüst oluş meydana getirdi. Vaktiyle Endülüs vasıtasıyla İslâm’ın yayılmasının önü kapatılmıştı; şimdi ikinci bir “Endülüs” daha doğmuştu ve çok daha güçlüydü. Doğu’da ise Osmanlı hilafet anlayışı bu dönemde şekillendi; İslâmi muhafazakarlığı hayatın her kademesine kadar yaygınlaştırma anlayışı hakim olmaya başladı. 

Genel Osmanlı tarihi ile ilgili değerlendirmelerde sadece popüler anlamda değil aynı zamanda akademik dünyada da Sultan Süleyman çağı, parlak bir dönem olarak kabul edilir. 1520’de yani bundan tam 500 yıl önce Osmanlı tahtına çıktığında 26 yaşında, babasının tek “veliahdi” olarak Kefe’den sonra tayin edildiği Manisa’da idari tecrübe kazanmış ve daha o devirde memleketinin coğrafyasına aşina olmuş bir sultan konumundaydı.

Babası Yavuz lakaplı Sultan Selim’in Trabzon’da şehzade olarak bulunduğu sırada 1494’te dünyaya gelen Sultan Süleyman, çocukluk yıllarını geçirdiği, ilk eğitimini aldığı ve çevresini tanıdığı Trabzon’da âdeta “şekillendi”; burada iken babasının bölgedeki siyasi faaliyetlerine şahit oldu; onun Safevilerle mücadelesini, Gürcü topraklarına yaptığı akınları yakından gördü. Karadeniz’in hırçın dalgalarını dinleyerek çocukluğunu geçirdi. Sonra da bir anda kendisini babasının iktidar mücadelesinden dolayı oluşan ağır siyasi atmosferin içinde buldu. Trabzon’daki sünnet töreninin ardından artık sancağa çıkma vakti geldiğinde, oluşan siyasi rekabetin bir parçası haline dönüştü. 

Gençlik yıllarındaki 1. Süleyman, Nakkaş Osman tarafından resmedilmiş. (Yazma Eserler Kurumu)

Babasının onun için dedesi 2. Bayezid’den talep ettiği sancaklar, amcalarının devreye girişiyle kısa süre sonra yeni bir krizi doğurmakta gecikmedi. Sonunda daha önce sancakbeyi olarak Kırım’da görev yapan ve az sonra da vefat eden amcası Şehzade Mehmed gibi Kefe sancakbeyi oldu. Bu sıralarda babasının dedesiyle olan iktidar mücadelesinin şahidi olarak nasıl bir haleti ruhiye içinde bulunduğu konusu tam olarak bilinmez. Bununla beraber babasının tahta çıkışıyla tek veliaht olarak Saruhan sancakbeyliğiyle Manisa’ya gitti. Oraya ulaşmadan önce muhtemelen ilk kez Osmanlı payitahtını, bu muazzam şehri gördü, sarayda babasıyla kaldı; ileride tahta geçeceğine emin olarak Manisa’ya gittiğinde 19 yaşındaydı.

Süleyman Manisa’da iken bir aile kurdu, kendi kadrosunu oluşturacak adımları attı. Hayatında çok önemli rol oynayacak olan sevgili eşi Hürrem Sultan’dan önce kendisine çocuk veren cariyelerle burada tanıştı. Bir aile sahibi şehzade olarak hanedanının erkek mensuplarını çoğaltmıştı. Nitekim tahta cülusu sırasında üç oğlu vardı. Ayrıca çok yakın arkadaşı olarak öne çıkardığı İbrahim Paşa ile de Manisa sarayında iken yakın bağ kurmuş durumdaydı. 

1520’de saltanat makamına geçtiğinde, Osmanlı Devleti 1. Selim’in büyük gayreti ve isabetli politikası ile her bakımdan rakipsiz bir vaziyette bulunmaktaydı. Mısır Memlûkleri tarih sahnesinden silinmişti; Doğu’da Safeviler, Batı’da ise Venedikliler iyice sindirilmiş, Avrupa’daki Habsburg hanedanı “Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu” olarak henüz tam manasıyla güç kazanamamıştı. 

Viyana kapıları
27 Eylül-16 Ekim 1529 tarihlerinde Avusturya Arşidüklüğü’nün başkenti Viyana, 1. Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmış, ama kuşatma başarılı olmamıştı (Minyatür, Hünername’den).

Böylesine müsait şartlar altında devleti teslim almış olan genç padişah, içte devletin otoritesini, merkezî gücünü sağlamlaştırması ve halk arasında adaleti temin edecek kanunlar çıkartması sebebiyle, Osmanlı tebaası tarafından sonraları “Kanunî”; ayrıca Avrupa’da giriştiği geniş fetih faaliyetleri ile de Batılılar tarafından “Muhteşem”, “Büyük Türk” lakaplarıyla anılacaktı. Kanunî sıfatı zamanında kullanılmış değildi, muhtemelen devletin gerileme paradigması içinde buna çare arayan entelektüellerce ortaya atılmıştı. 17. yüzyılda bir tarihçi geçmişe duyduğu özlemin bir yansıması olarak kanun ve adaletin hakim olduğu devrin hükümdarı olarak gösterdiği Sultan Süleyman’ı “Kanunî” diye anmıştı. Öyle ki Sultan Süleyman, özelikle Batı’ya yönelik ağır askerî ve siyasi baskıları ve geniş toprak kazanımları yanında ideal toplumu oluşturan bir hükümdar olarak telakki edilecekti ve aynı zamanda gelecekteki haleflerine miras kalacak olan yeni bir siyasi misyonun da “kurucu atası” olarak tanımlanacaktı. 

Gerçekten de iç siyasette uygulanan adalet anlayışı ve kanunların yaygınlaştırılmasındaki gayreti, hanedanın kendi içindeki çekişmeleri gölgede bırakacak derecede ona unutulmayacak bir ad sağladı. Böylece daima hasretle anılan bir çağın temsilcisi oldu. Nitekim dönemin tarihçilerinden biri Sultan Süleyman’ı “zübde-i Âl-i Osman” olarak tanımladı ve bilhassa üç özelliğine vurgu yaptı. Bunlardan ilki adalet; ikincisi halkın koruyucusu, velinimeti olması; üçüncüsü ise cihanşümul bir fatih vasfına sahip bulunmasıdır. Sultan Süleyman doğu ve batı eksenli 13 büyük sefer icra etmişti. Tebriz ve İran içlerinden Irak’a, oradan Boğdan, Macaristan ve Viyana kapılarına kadar muazzam bir coğrafyayı katetmiş, neredeyse ülkesinin tamamını görmüş nadir bir hükümdardı. Ne kendinden öncekiler ne de sonrakiler, bu kadar büyük çaplı askerî harekât alanı içinde ordularını bizzat idare etmemiştir. Bu özelliği onu benzersiz kıldı; tarihteki büyük cihangirler arasında anılmasına ve bu kabil hükümdarların unvanı olan “sahib-kıran” şeklinde tavsif edilmesine yol açtı. 

Batı dünyası ise onu tarihî Macar Krallığı’na son veren ve Orta Avrupa’da Viyana kapılarına kadar dayanan büyük bir tehdidin baş aktörü olarak tanımladı. “Muhteşem” sıfatının dayanağı da zaten daha o dönemde belirlenmiştir. Sultan Süleyman, çağının önemli hükümdarı Habsburg imparatoru 5. Karl (Charles Quint/Şarlken) ile boy ölçüşebilecek tek hükümdardı; Fransa Kralı 1. François ve yerine geçen oğlu Henry “en Hıristiyan krallar” olma iddialarına rağmen Habsburg baskıları karşısında Sultan Süleyman’a başvurmakta çekinmemişlerdir. Avrupa kamuoyundan ustalıkla gizledikleri ittifakları onların yararına oldu. Reform hareketinin başarı kazanmasında dolaylı olarak Osmanlı baskısı etkili olmuştur. Sadece Türk tarihçiler değil, Batılı tarihçiler de Sultan Süleyman’ın siyasi faaliyetlerinin Avrupa’yı şekillendirdiğinde hemfikirdirler.

“Osmanlı altın çağı” denilen olgunun Sultan Süleyman’ın daha sağlığında girişilen büyük çaplı askerî harekâtlar, adil bir sistemin icrası, “doğru din”in yani Sünnî İslâm’ın temsili ile adeta billurlaştığını belirtmek yanlış olmaz. Gerçekte Osmanlı hilafet anlayışının bu bağlam içinde onun döneminde şekillendirildiği; klasik Abbasi hilafetinin ana temalarının benimsendiği ve türlü uygulamalarla gösterildiği, unvanlar arasına eklendiği konusunda açık göstergeler sözkonusudur. Bu vaziyet Sultan Süleyman’a “ilahi bir mesuliyet” de vermiş oluyordu. Aslında “dinin sapmış fikirlerden temizlenmesi yönündeki hareketler” bu misyonla bağdaştırılıyordu. İslâmi muhafazakarlığın hayatın her kademesine kadar yaygınlaştırma anlayışı hakim olmaya ve tatbik edilmeye bile başlanmıştı. 

Muhteşem taç Kanunî, Mohaç Zaferi’nden sonra Avrupa hükümdarları karşısındaki üstünlüğünü göstermek için 4 katlı bir taç siparişi vermiş. Taç Venedik’te imal edilip 12 Mayıs 1532’de Sadrazam İbrahim Paşa’ya teslim edilmiş.

Osmanlılar bu dönemde kendi anlayış ve algılarını bütün İslâm alemine yansıtacak bazı araçları kullandılar. Bunda belirli ölçüde “apokaliptik” yaklaşımların da payı yok değildi. Zira Sultan Süleyman 10. padişahtı, son asrın sultanıydı; çünkü Hicri 1000 yılı kıyamet beklentilerinin iyice temayüz ettiği bir zamandı. “Kıyametçi edebiyat” onu mehdi olarak tanımlamakta çekinmedi. Son asırda İslâm’ı bütün dünyada temsil etmişti ve ideal son asır onunla kapanacaktı. Bu görüşlerin sonraki dönemlerde sarsıntı geçirmeye başlayan ve bunalımdan çıkış yolları arayan entelektüellerce daha da abartıldığını kolayca tahmin edebiliriz. 

17. yüzyılda başlayan bu kabil özlemler, aslında işin sadece edebiyatını ilgilendirdi; meselenin eskiye dönüşle ve eskinin ihyasıyla çözülemeyeceğini bilen idari kadrolar, kendi zamanlarının gerçeklerine uygun yeni arayışlar içinde oldular. Osmanlı “reformu”nu eskiye dönüş olarak değil, şimdi gelinen noktada pratik/pragmatik siyaset tatbik ve anlayışıyla şekillendirdiler. 19. asır başlarında, 3. Selim dönemindeki ıslahat arayışları içinde bile, yine Sultan Süleyman çağına özlemle atıfta bulunanlar mevcuttur. 

Sultan Süleyman’ın özellikle dış siyaseti içinde belirleyici olan iki ana faktör vardır: Batı’ya karşı klasik gaza geleneğini sürdürmek; Doğu’ya karşı da özellikle Safevi dünyası nazarı itibara alındığında, İslâm’ın koruyuculuğu vasfını açık şekilde ortaya koymak. Gaza geleneği artık yağma ve akın seferleri şeklinde değil, bizzat padişahın idare ettiği büyük sefer-i hümayunlarla icra ediliyordu. 1521’de Belgrad’ın ve ertesi yıl Rodos’un fethi Avrupa’ya karşı hem karadan hem de denizden yeni karşı askerî harekâtın başlayacağının açık belirtileri oldu.

Batı’da daima Osmanlı tehdidine karşı Hıristiyanlığın kalkanı görevini gururla üstlenmiş olan Macar Krallığı, Mohaç meydan savaşıyla (1526) tarihe karışınca, Orta Avrupa’da yeni bir veraset meselesi gündeme geldi. Bu bütün Avrupa’yı alakadar etti; Osmanlılar da bunun en önde gelen tarafını oluşturdu. Vesayet altına alınan Macar krallığı Habsburgların baskısına karşı bir süre desteklendi; Viyana seferi (1529) ve ardından Alaman seferleri (1532) aslında bunun bir sonucuydu. Nihayetinde Osmanlılar batı ucunda Budin (Budapeşte) beylerbeyliğini oluşturdular (1541). Böylece Batı dünyasının içinde olan, belirleyici ve tayin edici rol oynayan bir Osmanlı algısı, tehdit ve tehlike düşünceleriyle beslenen, korkulan ama aynı zamanda hayranlık da duyulan bir mahiyet kazandı. Batı için bu, gerçekten o vakte kadar yabancı ve farklı bir dinin açık tehdidiyle karşı karşıya olma anlamına geliyordu. Vaktiyle Endülüs vasıtasıyla İslâm’ın yayılmasının önü kapatılmıştı; şimdi ikinci bir “Endülüs” daha doğmuştu, fakat bu defaki çok güçlüydü ve geri çevrilemez konumdaydı. Dinî tehdit ve tehlike, Balkanlar’da İslâmlaşmanın açık belirtileriyle kendisini uzun zamandır gösteriyordu. Bunun bütün Batı dünyasını da kapsayacağı korkusu, Hıristiyan zihin dünyasını altüst etti; Türkler ve İslâmiyet hakkındaki imajların teşekkülünde ayırdedici bir rol oynadı; bugüne kadar uzanan etkileri oluşturdu. Sultan Süleyman döneminin Batı’daki yeni algısı, zamanımıza kadar ulaşan korkuları beslemiştir (Bu endişeler hâlâ bazen açık bazen de üstü örtülü şekilde Türkiye’nin Avrupa macerasında karşısına çıkarılmaktadır).

Batı’da daima Osmanlı tehdidine karşı Hıristiyanlığın kalkanı görevini gururla üstlenmiş olan Macar Krallığı, Mohaç meydan savaşıyla (1526) tarihe karışınca, Orta Avrupa’da yeni bir veraset meselesi gündeme geldi. Bu bütün Avrupa’yı alakadar etti; Osmanlılar da bunun en önde gelen tarafını oluşturdu. Vesayet altına alınan Macar krallığı Habsburgların baskısına karşı bir süre desteklendi; Viyana seferi (1529) ve ardından Alaman seferleri (1532) aslında bunun bir sonucuydu. Nihayetinde Osmanlılar batı ucunda Budin (Budapeşte) beylerbeyliğini oluşturdular (1541). Böylece Batı dünyasının içinde olan, belirleyici ve tayin edici rol oynayan bir Osmanlı algısı, tehdit ve tehlike düşünceleriyle beslenen, korkulan ama aynı zamanda hayranlık da duyulan bir mahiyet kazandı. Batı için bu, gerçekten o vakte kadar yabancı ve farklı bir dinin açık tehdidiyle karşı karşıya olma anlamına geliyordu. Vaktiyle Endülüs vasıtasıyla İslâm’ın yayılmasının önü kapatılmıştı; şimdi ikinci bir “Endülüs” daha doğmuştu, fakat bu defaki çok güçlüydü ve geri çevrilemez konumdaydı. Dinî tehdit ve tehlike, Balkanlar’da İslâmlaşmanın açık belirtileriyle kendisini uzun zamandır gösteriyordu. Bunun bütün Batı dünyasını da kapsayacağı korkusu, Hıristiyan zihin dünyasını altüst etti; Türkler ve İslâmiyet hakkındaki imajların teşekkülünde ayırdedici bir rol oynadı; bugüne kadar uzanan etkileri oluşturdu. Sultan Süleyman döneminin Batı’daki yeni algısı, zamanımıza kadar ulaşan korkuları beslemiştir (Bu endişeler hâlâ bazen açık bazen de üstü örtülü şekilde Türkiye’nin Avrupa macerasında karşısına çıkarılmaktadır).

YENİ KATKILAR ZOR AMA MÜMKÜN

Sultan Süleyman hakkında daha detaylı çalışmalara ihtiyaç var

Osmanlı kaynakları, Sultan Süleyman’ın şahsi dünyası hakkında sessizdir. Ancak yabancı temsilcilerin saraydan duydukları dedikodularla oluşan literatür de (Hürrem Sultan, Mahidevran, İbrahim Paşa, Hafsa Sultan vs.) güvenilir değildir. Kontrol edilemeyen bilgilerin gerçek(miş) gibi nakledilmesi ve kurgulanması, tarihçilerin başetmesi gereken önemli bir meseledir.

Dîvân-ı Hümâyun’da tutulan zabıt sûretlerinin toplandığı mühimme defterlerinin Kanunî Sultan Süleyman dönemini kapsayan 3. cildinden bir sayfa.

Sultan Süleyman dönemiyle alakalı olarak akademik anlamda pek çok çalışmanın yapıldığı biliniyor. Mikro tarih anlamında özellikle bu döneme ait giderek bollaşan belgelere dayalı spesifik araştırmalar hayli artmış durumda. Bununla birlikte aslında müstakil bir şekilde doğrudan Sultan Süleyman’a odaklanan bir biyografik derinlemesine inceleme henüz yapılmış değildir. Bunun türlü sebepleri var şüphesiz. Bilhassa 46 yıllık saltanatı döneminin büyük ağırlığı, biyografik anlamda bir çalışmanın önündeki en önemli engel gibidir. Ancak dönemi itibarıyla siyasi ve askerî tarih anlamında tabii birçok geniş araştırma yapılabilir, yapılmıştır da. 

Burada önemli olan ve asıl belirtmek istediğim nokta, doğrudan Sultan Süleyman’ın şahsi dünyasını ele alan; onu muhiti çerçevesinde inceleyen; olaylara yaklaşımını, belirleyici rolünün olup olmadığını, ailesiyle olan ilişkilerini konu edinen; kısaca, odağı Sultan Süleyman olan bir biyografik çalışmanın henüz istenen düzeyde yapılmadığıdır. Bunda çeşitli zorlukların varolduğunu biliyorum. Batılı tarihçilerin yazdıkları Sultan Süleyman ile ilgili kitapların tercümeleriyle yetinmemek gerektiği de aşikar. Kendimce yaptığım yayımlanmamış biyografik bir denemede, dönemin Osmanlı kaynaklarının Sultan Süleyman’ın şahsi dünyası hakkındaki derin sessizliğiyle karşı karşıya kaldığımı belirtmek isterim. Saraya ve onun etrafındakilerle olan münasebetlerine dair kayıtların daha ziyade yabancı temsilcilerin saraydan duydukları dedikodulara münhasır olduğu bilinmektedir. Özellikle saraydan her türlü haberi hiçbir şekilde tartmaksızın olduğu gibi aktaran Venedik diplomatları vasıtasıyla ulaşılan malumatın olduğu gibi kabulü, aslında ciddi problemler çıkarabilir. Saraydaki rekabet ve çekişmeleri (Hürrem Sultan, Mahidevran, İbrahim Paşa, Hafsa Sultan vs.) Osmanlı kaynaklarından değil sözkonusu yabancı raporlardan elde edebiliyoruz. Haliyle kontrol edilemeyen bir bilgi hamulesinin gerçek şeklinde nakledilmesi ve kurgulanması, tarihçilerin başetmesi gereken önemli bir mesele olarak ortada durmaktadır. 

Öte yandan tabii Sultan Süleyman döneminin siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmelerini, toplum hayatının veçhelerini, zihniyet dünyasını ele almak için kâfi ölçüde kaynak ve belgelerin varlığını biliyoruz. Bunlara dayalı pek çok çalışma, 16. asrın genel ilerleme trendi içinde sonradan uydurulan Rönesans değil ama Reform hareketi vasıtasıyla şekillenmeye ve modern çağın eşiğine adım atmaya hazırlanan Batı dünyasında ve dolaylı olarak da cihan tarihi kapsamında Osmanlı tarihinin nereye oturtulabileceği konusunda hayli yardımcı olabilecek evsaftadır. 

Osmanlı merkezî arşivi içinde, bilhassa Divan-ı Hümayun’da alınan kararların topluca kaydedildiği Mühimme Defterleri, devletin işleyiş mekanizmaları ve aynı zamanda dış ilişkileri açısından bilgi verirken; tahrir defterleri de bütün imparatorluk genelinde idari yapı ve taksimatın özellikleri, Osmanlı sosyal-ekonomik ve askerî yapısının temeli olan tımar sistemi, üretim kaynakları, çeşitliliği ve köylülük tarihi hakkında çok değerli istatistiki verilerle doludur. Bu dönemdeki gelişmiş Osmanlı bürokrasisinin ürettiği diğer namütenahi defter ve belge türlerinin yardımıyla özelde Sultan Süleyman devri, genelde ise Osmanlı tarihinin sessiz ana gövdesi hakkında çok kıymetli bilgiler üretmek ve yeni katkılar yapmak hâlâ mümkün görünmektedir.