Hem İngiliz hem Türk resmî tarihlerinde ve neredeyse tüm literatürde Nusret’in döktüğü mayınlara çarparak battığı iddia edilen zırhlı, aslında Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey komutasındaki Rumeli Mecidiye tabyasından atılan top mermileri sonucu sulara gömülmüştü. Yeni belge ve tanıklıklarla olayın içyüzü…

Bundan tam 101 yıl ön­ce 18 Mart 1915 günü yapılan Çanakkale Bo­ğazı muharebesinde Rumeli Hamidiye tabyasında bulunan Ermeni asıllı Osmanlı topçu subayı Teğmen Sarkis Toros­yan, Fransız Bouvet zırhlısının batışını Çanakkale’den Filistin Cephesine başlıklı anılarında şöyle anlatıyordu:

“Ana tabyamızın [Anado­lu Hamidiye] yok edildiğinin farkına varan düşman, rahat­ça manevra yapmaya başladı ve bir Fransız zırhlısı Anadolu kıyılarından bize doğru gelme­ye başladı. Geminin yakınlaş­masını metre metre izledim. Yaşadığım gerginlikten dolayı nefes nefeseydim. Gemi yak­laştıkça yaklaştı ve ardından hızını azaltmaya ve boğazın or­ta noktasına doğru ilerlemeye başladı. Ateş emri verdim. Tam isabet, üç atış yaptık ve böylece geminin ön güvertesinde bü­yük bir yangın başladı. Attığı­mız bir mermi geminin dümen dolabını havaya uçurdu. Gemi ağır ağır yan yatmaya başladı. 3.40’da [13.40 olmalı!] ateşi art­tırdık… Fransız gemisi teslim olmaya çalıştı ama toplarımız merhametsizdi ve çılgıncası­na işaret verişine hiç aldırış et­medik. Sonunda o da Çanakka­le’nin dibini boyladı” (s. 137).

Bouvet zırhlısının batışını tasvir eden dönemin bir illüstrasyonu.

Egemen tarih yazımına gö­re, 18 Mart günü batan Bouvet, Irresistible ve Ocean zırhlıla­rı Nusret mayın gemisinin dö­şemiş olduğu mayınlara çar­pıp batmıştı. Zaten her yıl 18 Mart’ta bütün medya organ­larında Nusret mayın gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey’in ve gemideki Ma­yın Grup Komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’in kahraman­lıklarından bahsediliyordu. Fakat o kritik görev sırasında gemide bulunan Almanların isimleri anılmıyordu! Örne­ğin mayın uzmanı Yarbay Paul Gehl, torpido uzmanı Kıdem­li Astsubay Rudolf Bettaque da gemideydi. Ayrıca, Nusret’in bacasından koyu renkli duman çıkarmadan makinelerini ça­lıştıran ve böylece İngilizler ta­rafından görülmesini engelle­yen çarkçıbaşı Yüzbaşı Arnhol­dt Reeder de görev başındaydı. Anlaşılan bu askerler Alman ve Hıristiyan oldukları için bizim hem ‘milliyetçi’ hem de ‘İslâm­cı’ tarih yazımına ters düşüyor­lardı. Böyle durumlarda, ‘ala­turka’ tarihçiliğimiz “unutkan­lık” hastalığına kapılıyordu.

Örneğin, Yzb. Torosyan’ın “palavracı” olduğunu ispatla­maya çalışan Halil Berktay, “… bütün kaynaklar, 18 Mart’ta üç zırhlının da topçu ateşiyle değil mayına çarpıp battığında birle­şiyor” diyordu. (Taraf, 31 Ekim 2012). Anadolu yakasında İnte­pe’ye konuşlanmış 8. Ağır Top­çu Alayı’ndan ismi bilinmeyen bir topçu subayının günlüğünü yayına hazırlamış olan Çanak­kale 18 Mart Üniversitesi Ta­rih Bölümü’nden Yard. Doç. Dr. Lokman Erdemir de, topçu su­bayının 18 Mart anlatısı resmî tarihimiz ile uyumsuz olduğu­nu gördüğünde hemen müda­hale ederek şunları yazıyordu: “Burada Bouvet hariç diğer iki İngiliz zırhlısının batış nedeni bilinenden farklı anlatılmıştır. Yukarıdaki ifadelerden gemile­rin, cephaneliklerinin infilakı sonrası battığı anlaşılmaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki bu ifadeler kendisine nakledilen malumattır. Halbuki Boğaz’da bütün gemiler 7/8 Mart gece­si Nusret’in Erenköy Koyu’na döktüğü mayınlara çarpma­sı suretiyle batmıştır” (Meçhul Subay: Çanakkale Cephesi’nde bir Topçu Subayının Günlüğü, 2015, s. 17-18).

Geçen sene Çanakkale mu­harebelerinin 100. yılı dolayı­sıyla, kenarda köşede kalmış hatıratlar da yayımlanmaya başladı. Bunların içinde bir ta­nesi, Rumeli yakasındaki Yıldız Tabya’nın Doktoru Behçet Sabit Bey’in günlüğü ufuk açıcıydı. Dr. Behçet Sabit hem ayrıntılı bir şekilde 18 Mart’ı anlatıyor, hem de Yıldız Tabya’ya gelen ordu emirlerini ve tamimlerin kopyalarını veriyordu. Kız kar­deşine yazdığı 24 Mart tarih­li mektupta Bouvet’nin batışını şöyle anlatmıştı:

“Yerin göğün tüm katman­larını titreten bu kudurmuş­çasına hücum, öğleden önce başlamıştı. Bize iyice yaklaşan Bouvet’ydi ve kahraman tab­yalarımızdan birinin Allah’a sığınıp gönderdiği mermi, da­ha ilk anda hedefi buluverdi… Oooh! Kalbim sevinçten nasıl da çırpınıyor! Onun aniden dönüp alevler içinde kaçışı­nı görmek, o halini izlemek ne büyük zevk! … Alevler duma­na dönüştü… Düşman saat­te yirmi iki mille kaçıyordu ki diğerlerinin açtığı yaylım ate­şi artık bulunduğum yerin he­men yakınlarında dumanlar, taşlar, çelikler savuruyordu… İşte tam o anda pek ustaca isabet, onu denizin derinlikle­rine gönderdi (01.45). [Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan Yüzba­şı Mehmet] Hilmi adında bu saygıdeğer batarya kumanda­nının, adına yaraşır, vakarlı, zarif bir atışıydı. İlk şehidimi­zi de o zaman verdik. Kalbim acıyla titredi” (Behçet Sabit Erduran, Cephedeki bir Dokto­run gözünden 1915 Baharında Çanakkale, 2015, s. 56-57).

Dr. Behçet Sabit Bey, günü­müzde askerî arşivlerde kilit altında tutulan bazı belgeleri de kayda geçirmişti. Örneğin, Maydos’ta (Eceabat) konuşla­nan 19. Piyade Tümeni Komu­tanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey elinde dürbünü ile savaşı izlemiş ve 19 Mart’ta şu tamimi yollamıştı:

“Dün öğleden önce on biri yirmi beş geçe, düşmanın on bir zırhlı, iki kruvazör ve altı tor­pidobottan oluşan filosu Boğaz girişinden girerek Boğaz batar­yalarına ateş açmıştır. Tarafı­mızdan karşılık veril­miştir. Tabyalarımız­dan açılan ateşin tesiriyle düşma­nın bir torpido­botu ile Bouvet zırhlısı batmış ve iki zırhlısı mü­him şekilde hasara uğrayarak ateş edemeyecek bir hale getirilmiştir” (Behçet Sa­bit, s. 48). Doğrusu, tarihçileri­mizin ve diğer ‘resmî’ makam­ların Mustafa Kemal Bey’in tamimine ne diyeceklerini çok merak ediyorum.

13 km.’den vuruldu Son ölçümlere göre, Bouvet batığının bulunduğu nokta ile Rumeli Mecidiye Tabyası arasındaki mesafe 13.080 metredir (üstte). İtilaf donanması 18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nın girişinde (altta).

18 Mart günü İtilaf donan­masının komutanı olan Amiral de Robeck, altı gün sonra İngiliz Bahriye Nezareti’ne yazdığı ra­porda daha ihtiyatlı bir dil kul­lanıyor, fakat Bouvet’nin mayın­lara çarpıp batmadığını ifade ediyordu. Tabii bu raporu oku­mak için Cambridge Üniversi­tesindeki arşive gitmek gerekti:

“[Amiral Gemisi] Queen Elizabeth’den görüldüğü kada­rıyla, patlamanın nedeni ma­yın değildi, fakat muhtemelen büyük bir top mermisiydi. Aynı zamanda, cephaneliğin infilak etmiş olabileceği de düşü­nülüyordu. Çünkü [patla­madan] önce geminin kıç tarafında yangın çıktığı gözlemlenmişti. Çok kısa bir sürede battığına gö­re, hiç şüphe yok ki cep­haneliği havaya uçmuştu. Fakat patlamanın mayından mı, topçu ateşinden mi veya içeride çıkan bir yangın nede­niyle mi olduğu kesin değildir” (Amiral de Robeck’in şahsi ev­rakı, Churchill College Arşivi, Cambridge Üniversitesi. Çeviri benimdir AA).

Dr. Behçet Sabit Bey, İstan­bul’dan yollanan tebliğleri de kayda geçirmişti. Örneğin, 26 Mart tarihinde günlüğüne İs­tanbul’daki Karargah-ı Umu­mi, İstihbarat Şubesi’nden ge­len bir bildiriyi de günlüğüne kaydetmişti. Bildiride İngiliz ve Fransızların resmî hükü­met açıklamaları özetleniyor ve zırhlılarının serseri mayın­lara çarparak battıklarını İtilaf Devletlerinin iddia ettikleri be­lirtiliyordu (s. 65-66). Gerçek­ten, 20 Mart 1915 tarihli The Times gazetesinde İngiliz Bah­riye Nezareti’nin resmî tebliği yayınlanmıştı. Tebliğde, zırh­lıların serseri mayınlara (floa­ting mines) çarparak battıkla­rı belirtiliyordu. Hatta, iki gün sonra aynı gazete, Çanakka­le’deki savaş muhabirine atfen, “tartışmasız bir şekilde talih Türklerden yanaydı. Hava on­lardan yanaydı… İlaveten, bir parçacık iyi şans ve yüzer gezer mayınlar sayesinde gemile­ri indirmeyi [başardılar]” (The Times, 22 Mart 1915) diye yaz­mıştı. Tabii muharebenin kay­bına mazeret olarak “kör talih” gösterildiği zaman, İngiliz ve Fransız halkının bu mağlubi­yeti içine sindirmesi kolayla­şıyordu. İngilizlerin, “Osmanlı topçusu iyi savaşıyordu” deme­sini beklemek abesti.

Bu tür savaş propagandası Osmanlı subaylarının tepesini attırmış olmalı. 22 Mart tarihli İtilaf açıklamalarını özetleyen tamimin sonuna, Çanakkale Müstahkem Mevkii Kuman­danlığı bünyesindeki 2. Ağır Topçu Tugayı Kumandanı olan Albay Mustafa Talat Bey daya­namayıp şunları yazmıştı:

“Yukarıda yazıldığı ve on­dan fazla da tamimden anla­şıldığı üzere düşman gemileri sırf mayınlarla zayiata uğra­dıklarını söylüyorlar ki bu da düşmanın manevi kuvvetinin ne kadar kırıldığını anlattığın­dan batarya zabitleri ve erle­rine düşmana daha fazla zayi­at verdirmesi için son derece çalışmalarını tavsiye eder ve Allah’tan kendilerine yardım­cı olmasını temenni ederim” (Behçet Sabit, s. 66).

Bouvet’nin batışı ve torpil hatırası İsabet alan Bouvet’nin Erenköy Koyu’nda batış anı, peşpeşe çekilen iki fotoğraf ile belgelenmişti (üstte). 1967’de batığa dalan dalgıç Tosun Sezen’in çıkarttığı ve Bouvet’nin torpil kovanlarını imal eden ‘Société Anonyme Ateliers et Chantiers de la Loire’ isimli şirketin levhası (altta).

Sadece Osmanlı subay­ları değil, o günlerde İstan­bul basını da Bouvet zırhlısı­nı batıran Osmanlı topçusuna methiyeler düzüyordu. Yine 18 Mart Üniversitesi, Tarih Bölü­mü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Mithat Atabay’ın Os­manlı basınından Çanakkale muharebeleri ile ilgili haberle­ri toparladığı derlemesine gö­re, 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan resmî tebliğde şunlar ifade ediliyordu: “Çanakkale muhâ­rebâtından anlaşıldığına naza­ran batmazdan evvel Fransız (Bouvet) zırhlısına toplarımız­dan büyük çaplı iki mermi isa­bet ettiği yan taraftan icrâ edi­len tarassudatla [gözlemlerle] katiyyen taayün [kesin olarak belli olmuş] ve tahakkuk et­miştir” (Bkz. Mithat Atabay, Tasvir-i Efkar gazetesinde Ça­nakkale Savaşları, s. 114).

Dr. Behçet Sabit Bey’in bu­lunduğu Yıldız Tabya, bugün Bouvet zırhlısının batığının bu­lunduğu noktadan 12,400 met­re uzaklıktadır. Çok ilginçtir, Dr. Behçet Sabit bir tarihçi gibi çalışarak kendi gördüklerinin doğru olup olmadığını başka­larının gözlemleri ile de kont­rol etmek ister. Bouvet batığı­nın bulunduğu noktaya 5,690 metre uzakta bulunan ve mu­harebeyi elindeki dürbünü ile izleyen Tenker Havan Batarya­sı subaylarından Yenice-i Var­darlı Hüseyin İbrahim’in anlat­tıklarını da günlüğüne kayde­der: “Öğleden sonra [Anadolu yakasındaki] Dardanos’a yak­laşan Fransız gemisi [Bouvet],” [Rumeli] Mecidiye tarafların­dan gelen bir mermiyle tam su kesimine yakın büyük bir patlamanın ardından alevler çıkardı, döndü… Giderken kö­mürlükte veya başka bir yerde patlama meydana gelmesinden olsa gerek, yeniden alevler par­ladı. Döndüğünde, önce kıç ta­rafından, ani olarak battı. Her tarafı kapalıyken o esnada yan kapakları açıldı” (Behçet Sabit, s. 46).

Dr. Behçet Sabit Bey’in yaz­dıklarını okuduğum zaman Bouvet’nin batışı ile ilgili resmî anlatılar hakkında şüphe duy­maya başladım. Acaba, 18 Mart günü savaşa katılan Alman topçu subaylarının savaş ra­porları olup biteni nasıl anlatı­yordu? Bu sorunun cevabı Fre­iburg’daki Alman Askeri Arşiv­leri’nde olmalıydı. O günlerde çalışmak üzere Freiburg’daki arşive giden dostum Dr. Hilmar Kaiser’den 18 Mart ile ilgili sa­vaş günlüklerinin fotokopisini almasını rica ettim. Sağolsun, alıp getirdi. Erenköy-Tenker Bölge Komutanı Yarbay Wehr­le’den İstanbul’daki 1. Ordu Ko­mutanı Liman von Sanders Pa­şa’ya yollanan 19 Mart tarihli rapor şöyleydi:

“O sırada savaş hattındaki [Linienschiff ] Bouvet tipin­deki iki Fransız zırhlısı öne çıktılar ve Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan ve benim böl­gemden açılan çapraz topçu ateşi altında kaldılar. Bouvet, [Anadolu] Hamidiye tabyasın­dan atılan 35’lik bir mermi ile su kesiminin altından vurul­du. Yana yattı, geri çekildi ve alabora oldu. 1,5 dakika içinde bütün mürettebatı ile bir ka­ya gibi battı (saat 1.45). Diğer Fransız gemisi [Suffren] ise, ağır hasarlı olarak [Çanakkale Boğazı’nın] dışına çıktı.”

Osmanlı ve Alman subay­larının anlatılarında küçük bir fark göze çarpıyor. İki taraf da Bouvet’nin topçu ateşi ile bat­tığını vurguluyor, ancak zırh­lının hangi tabyadan atılan mermi ile battığı konusunda aralarında ihtilaf var. Osman­lı subayları, Yüzbaşı Manas­tırlı Mehmet Hilmi Bey’in ko­mutasındaki Rumeli Mecidi­ye Tabyası’ndan atılan mermi ile Bouvet’nin battığını ifade ederken, Alman subayları da Yzb. Fritz Wossidlo komuta­sındaki Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan yapılan vuruş­larla Bouvet’nin sulara gömül­düğünü belirtiyor. Şimdilik, zaferi paylaşmak konusunda küçük bir anlaşmazlık olduğu­nu söylemekle yetinelim.

Buve’yi ka’r-ı deryaya gönderen kahramanlar’

1916 yılı Ocak ayında yayımlanan Harb Mecmuası’nda Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in fotoğrafı ve “Buve zırhlısını batıran top ve Batarya Kumandanı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler” başlıklı haberi. Fotoğrafın orijinali üzerinde ise “Bouvet zırhlısını ka’r-ı deryaya (denizin dibine)gönderen batarya kumandanı Yüzbaşı Hilmi ve Mülazım Fahri Beyler” yazıyor (en üstte). Bouvet’nin batışını haber yapan Fransız basını: “Bouvet’nin Şerefli Sonu!”

2012 yazında Selçuk Ko­lay tarafından organize edilen ve Vehbi Koç/Ayhan Şahenk Vakıfları tarafından destekle­nen bir “Çanakkale Batıkları” araştırması yapıldı. Dalgıçlar, 1915’ten bu yana deniz dibin­de yatan Çanakkale batıkla­rına daldılar ve sualtı görün­tülemesindeki son teknolojiyi kullanarak batıkların resim­lerini çıkardılar. Şu anda 70 metrede yatmakta olan Bouvet zırhlısına dalış izni alamadı­lar, ama üç boyutlu “Multibe­am Sonar” yöntemi ile batığın görüntülerini çektiler. 2013’te son derece şık bir kitap yayın­layarak bu görüntüleri kamu­oyu ile paylaştılar (Selçuk Ko­lay, Derinlerden Yansımalar: Çanakkale Savaşı Batıkları). Kitaptaki Bouvet ile ilgili gö­rüntülerde, teknenin burnun­da sacların dışarı ayrıldığı iki adet delik gözüküyordu. Ayrıca geminin gövdesinin ortasında çok büyük bir delik daha vardı. Dalgıç ekibi çektikleri görün­tüleri dünyada bu işin en bü­yük uzmanlarından ve SNAME (The Society of Naval Archi­tects and Marine Engineers) üyesi olan Dr. Larrie D. Ferre­iro ve Sean Kery ile paylaştı­lar. Bu iki isim aynı zamanda ‘Marine Forensics Committee’ üyesi idi, yani bir geminin na­sıl battığı konusunda araştırma yapıp, rapor yazan uluslarara­sı çapta uzmandılar. Raporun önemli noktaları şöyleydi:“Ma­yın yarası, Bouvet’nin alabora olup batmasıyla ilgili tek sebep değildir. Çünkü:

• “Geminin baş tarafına ya­kın olan mayın hasarı geminin ortasındaki büyük patlama ile ilgili şahit ifadeleri ile örtüş­memektedir.”

• “[Baştaki] mayın yara­sı büyüklük ve yer olarak ge­minin bu kadar çabuk alabora olmasına yol açacak nitelikte değildir. Mayın yarası ilk 50 sa­niye içinde arkaya kadar birçok bölmenin su ile dolup geminin batmasına yol açacak kadar büyük değildir. Zaten eğer böy­le olsa idi, geminin baş taraftan batmaya başlaması gerekirdi ki bu da gerçekleşmemiştir.”

• “Geminin kısa sürede alabora olmasının esas nede­ni, sancak tarafındaki kazan dairesinin yanında bir deliğin meydana gelmiş olmasıdır… Sancak tarafındaki bölme­ye dolan suların aynı taraftaki mayın yarasından giren sularla gemiyi hızlı bir şekilde sancak tarafına yatırdığını varsayabi­liriz.”

• “Böyle bir hasar, ancak Osmanlı topçusunun açtığı ateş sonunda oluşabilir.”

• “[Baş taraftaki] Mayın ya­rası % 85 olasılıkla Bouvet’nin batmasının tek sebebi değildir.”

Fransızların gözbebeği zırhlı Çanakkale muharebeleri öncesinde Fransız donanmasının göz bebeği Bouvet zırhlısı.

Aynı şekilde, eldeki 3D so­nar verilerini inceleyen, Fran­sız Deniz Akademisi üyesi Dr. Jean- Marie Kowalski’nin ra­poru da şöyleydi: “Geminin gövdesinde, makine dairesi­nin hemen önünde ciddi ha­sar vardır. Bu [hasar], geminin batmasının tek nedeninin sa­dece mayın yarası olmadığını bize göstermektedir. Geminin bordasındaki hasarı, büyük bir olasılıkla Osmanlı topçusunun attığı bir mermi yaratmış ol­malıdır.” (Selçuk Kolay, s. 84).

Şimdi, tarihçi olsanız ve önünüze itibarlı iki bilirkişiden gelen böyle bir raporu okusanız ne yaparsınız? Artık, “18 Mart ile ilgili ‘resmî’ tarih anlatı­mında bazı değişiklikler yapma zamanı gelmiştir”. En azın­dan, “Bouvet zırhlısı Osmanlı topçusu tarafından batırılmış­tır” veya “her yıl Nusret mayın gemisine ve kahraman subay­larına (Almanları da unutma­dan!) methiyeler düzelim, ama en azından Bouvet’yi batıran Osmanlı topçularını da hayırla analım” demez misiniz? Bakın, Selçuk Kolay ve diğer dalgıçla­rın hazırladığı kitapta resimle­rin yanı sıra o günü ballandıra­rak anlatan Yard. Doç. Dr. Mit­hat Atabay neler yazmış:

Bouvet, Erenköy Koyu’na doğru sancağa manevra yap­tı. Saat 13.54’ü gösteriyordu ki Bouvet, sancak tarafından bir mayına çarptı ve tahminen bu­radaki cephanenin de infilak etmesiyle çok şiddetli bir pat­lama meydana geldi… Bouvet elli beş saniye içerisinde battı” (Selçuk Kolay, s. 89) Aynı ki­taba bir giriş yazısı yazan ve bir süre Deniz Kuvvetleri’nde eğitmen olarak çalışmış olan emekli Binbaşı Erol Müter­cimler de şunları yazmış: “Saat 14.00’de Bouvet’in sancak ta­rafında daha sonra siyaha dö­nüşen küçük sarı bir duman bulutu yükseldi. Bouvet, 8 Mart gecesi Nusrat’ın döktüğü ve mayın tarayıcıların bulamadığı mayınlara çarpmıştı” (Selçuk Kolay, s. 41).

Peki, Bouvet’nin Osman­lı topçusu tarafından batırıl­dığını söylemek için acaba da­ha hangi kanıtlara ihtiyacımız var? Bir yandan 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesin­de yayınlanan haberleri Os­manlı basınından alıp yayınla­yacaksınız, diğer yandan dalgıç ekibinin önünüze koyduğu üç boyutlu sonar görüntülerini ve dünya çapında uzmanların yazdığı raporları okuyacaksı­nız, işte bütün bunlara rağmen hâlâ “Bouvet zırhlısı, Nusret’in döşediği mayınlara çarpıp bat­tı” diyerek resmî anlatıyı tek­rarlayacaksınız.

Bu noktadan sonra, İngiliz ve Türk resmî tarihlerini hafız ve mevlithanlar gibi tekrarla­yan tarihçilerimizi bir kenara bırakıyoruz. Bu yazıyı takiben yayımlanan ve dalgıç Tosun Sezen ile yaptığım mülakatı okursanız, Bouvet’nin baş tara­fında bulunan “sözde” iki ma­yın deliğinin nasıl açıldığını da öğreneceksiniz. 1967’de batığın yerini tespit eden ve buraya ilk dalan kişi olan Tosun Sezen’in anlattıkları, Bouvet zırhlısının artık hiçbir şüpheye yer bırak­mayacak bir şekilde Osmanlı topçusu tarafından batırıldığı­nı göstermektedir.

En heyecanlı soruyu so­na bıraktık: Peki, Bouvet hangi tabyadan atılan mermi ile su kesiminin altından öldürücü yarayı alarak battı?

Mayınlar ve batan gemiden kalanlar Alman subayın gözetiminde Çanakkale Boğazı’nda mayın döşeyen Osmanlı bahriyelileri (üstte). Tosun Sezen’in Bouvet’den çıkardığı ve silah fabrikasına ait bir levha (altta).

Meraklısı bilir, 1915 son­larında Osmanlı Harbiye Ne­zareti kanlı savaşta okur-ya­zar takımının moralini yük­seltmek için Harb Mecmuası isimli bir dergi çıkarmaya ka­rar verir. Bol resimli ve kah­ramanlık menkıbeleri ile dolu olan bu derginin üçüncü sayısı 1916’nın Ocak ayında çıkmış­tır. Bu sayının 37. sayfasın­da bir topun önünde poz ver­miş olan iki subayın fotoğra­fı vardır. Fotoğrafın altyazısı şöyledir: “Buve” zırhlısını ba­tıran top ve Batarya Kuman­danı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler.” Tabii bu fotoğrafa bakıp, “Aman ne olacak, Os­manlıların savaş propaganda­sı işte” deyip geçebilirsiniz. Fakat propaganda da külliyen yalanlar üzerinde kurulmaz. İnandırıcı olması için belli bir hakikat payı taşıması şarttır. Bu nedenle, bu fotoğrafı farklı değerlendirmek gerekiyor.

Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey ile ilgili olarak biraz araştırma yaptığımda karşıma Çanakka­le Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi başlıklı bir “belgesel ro­man” çıktı. Manastırlı Mehmet Hilmi Bey’in kardeşinin torunu olan Gazanfer Sanlıtop tara­fından yazılmış ve 2010’da ba­sılmıştı. Ancak aileden birinin ulaşabileceği belge ve bilgiler kullanılarak Yüzbaşı Mehmet Hilmi (Şanlıtop) Bey’in haya­tı romanlaştırılmıştı. Meh­met Hilmi Şanlıtop 1884- 1946 yıllarında yaşamış, Çanakka­le muharebelerine katılmış ve topçu Albay rütbesi ile 1942’de emekli olmuştu. 18 Mart’ta gös­terdiği yararlıklar nedeniyle kendisine verilen Osmanlı “Gü­müş Liyakat-ı Muharebe” Ma­dalyasının fotoğrafları ve beratı, ayrıca Alman İmparatoru tara­fından verilen 2. derece “Demir Haç” Madalyasının fotoğrafları ve belgesi kitapta bulunuyordu.

Metinde, Yüzbaşı Mehmet Hilmi’ye ait olduğunu düşün­düğüm bazı paragraflar da ita­lik ile dizilmişti. Gazanfer San­lıtop, olayları Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’in ağzından anlatma­yı tercih etmişti. Gazanfer San­lıtop’u telefonla aradım ve ta­nıştım. Kendisine, Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in elinden çıkmış bir metin olup olmadığını sordum. Merhum, 1940’ların başında Harp Akademisinde Çanakkale Boğaz Muharebelerini anlat­mak üzere bir konferans metni hazırlamıştı (Gazanfer Bey ki­tabında kullandığı bu Osmanlı­ca metni ve transkripsiyonunu benimle paylaşmak nezaketi­ni gösterdi. Kendisine teşekkür borçluyum).

Yzb. Mehmet Hilmi Bey, konferans notlarında savaşı en ince ayrıntısına kadar an­latıyordu. O gün saat 11.30’da 16,000 metreden başlayan İn­giliz bombardımanı altında toplarının isabet alacağından korkan Yzb. Mehmet Hilmi, Müstahkem Mevkii Kuman­danlığından ateşe başlamak için izin istediğini fakat iznin verilmediğini vurguluyordu. Bunun üzerine inisiyatifi ele alarak, önce kumandanlık ile telefon hatlarını kesiyor, son­ra da “beklemenin devamının [Rumeli] Mecidiye’de hasarlar yapacağını göz önünde tuta­rak, bütün mesuliyeti üzerime alarak ateşe başladım” diyor­du. Zırhlıların 13,500 metrede menzile girmeleri ile atışlara başladığını söylüyordu. Şim­di, Rumeli Mecidiye tabyasın­dan 13,080 metre uzakta ba­tan Bouvet zırhlısının sulara gömülüşünü Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’den izleyelim:

Sufren Zırhlısı saat 14.00’te büyük bir süratle dışa­rı çıkmakta ve Bouvet de onu takip etmekte idi. Hafif bir ya­ra alan Bouvet tam önümüz­den geçmekte iken [en az 10 km uzaklıktaki, Rumeli] Me­cidiye’den atılan bir mermi bacasına isabet ederek cepha­neliği berhava etti. Gemiden kırmızımsı bir duman sütunu yükseldi. Duman dağıldığın­da geminin iyice yana yattığı görülüyordu. 2 dakika gibi kısa bir zaman içinde, Fransızların ‘Yarım Dünya’ dedikleri Bouvet Zırhlısı battı.” (Gazanfer San­lıtop, Çanakkale Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi, s. 221).

Mehmet Hilmi Bey Edirnekapı’da yatıyor Rumeli Mecidiye Tabyası komutanı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in Edirnekapı mezarlığındaki mezartaşı (üstte). Bouvet batığının 2012 yazında üç boyutlu sonar teknolojisi ile çekilen görüntüsü (altta).

18 Mart günü savaşın ateşi azaldıktan sonra yaralıları has­taneye sevk ettiğini yazan Yzb. Mehmet Hilmi Bey anlatısına şöyle devam eder:

“Alaydan, terk edilen [Ir­resistible ve Ocean] zırhlıları­nın batırılması için ateş etmem emredildi. Eski mermilerle ate­şe başlayarak 9,500 metre me­safe ile üçüncü mermide isabet aldım [kaydettim!]. Diğer mer­miler de tamamen isabet etti…. Ateş kestim… Daha sonra erleri bataryanın gerisine topladım. Harp vaziyetini ve yapılan iş hakkında malûmat ile gayret ve fedakarlıklarını takdir ettiğimi bildirdim. Düşmanın zayiatı­na nazaran verdiğimiz yaralı ve şehit arkadaşlarımızın hiç mertebesinde olduğunu, bunu dünya ve âhiret mükafatları ile telafi edecekleri yollu beyan ve mütalaa ettiğim sırada [2. Ağır Topçu Tugayı] Liva Kumandanı [Mustafa] Talât Bey geldi. Ken­disinin sabahtan akşama kadar Tenker tarassut (gözetleme) mevkiinde kalarak savaşın bü­tün safhalarını gördüğünü, Bou­vet Zırhlısının, bataryamızdan atılan bir merminin su kesimin­den bir metre aşağısına isabetle cephane deposunda hâsıl ettiği infilak ile battığını ilave ile ate­şe devam etmememi emretti­ler” (Şanlıtop, s. 222).

Evet, Yüzbaşı Mehmet Hil­mi Bey’in anlattıkları böy­le. Geçenlerde Gazanfer Bey’i arayarak Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in mezarının nerede ol­duğunu sordum. Emekli ol­duktan sonra, Halvetîlerin bir kolu olan Şabaniye tarikatı mensupları ile tasavvuf soh­betleri yaparak son günlerini geçiren Albay Mehmet Hilmi Bey’in nedense şehitlik gibi bir ‘resmî’ mezarlıkta gömülü olacağını düşünmüştüm. Hal­buki, Edirnekapı Mısır Tarlası Kabristanında gömülü imiş. Yanındaki mezar ise, “Tarî­kat-ı aliyye-i Şabâniyyeden … Fatih Mehmed Han Hazret­leri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi”ye ait bulunuyordu. Merhumun tercihi yattığı yer­den bile belli oluyordu. Son derece mütevazı mezar taşın­da ise şunlar yazılıydı:

“18 Mart 1915 Çanakkale Harbinde Fıransız Büve zırhlı­sını batırıp diğerlerini kaçmaya mecbur ederek deniz zaferini kazanan Mecidiye Bataryasının kahraman komutanı Tarikat-ı Şabaniye pirânından [pirlerin­den] Fatih Türbedârı Ahmet Âmiş Efendinin hülefâ-i ben­degânından Emekli Albay Ma­nastırlı Mehmet Hilmi Şanlıtop ruhu için Fatiha. 22 Nisan 1946 – Arabi 20 Cemaziilevvel 1305.

Türkler ve Almanlar yan yana defnedilmişti Çanakkale muharebelerinde şehit düşen Türk ve Alman askerleri çoğu zaman yan yana gömülmüştü.

Ölümünden sonra mezar taşına Albay Mehmet Hilmi Bey’in kahramanlıklarını yaz­dıran ailesi, günümüzde Rume­li Mecidiye tabyasının sadece sırtında mermi taşıyan Seyit Onbaşı’nın arabesk pehlivanlık menkıbeleri ile anılacağını ne­reden bilebilirdi ki? İngilizler­den tercüme resmî tarihimizin yüz yıl sonra Yzb. Mehmet Hil­mi Bey’i yok sayacağı kimin ak­lına gelirdi? Maalesef, ‘alatur­ka’ tarihçiliğin körlüğü böyle şeylere izin veriyor işte!

Bir derin nefes alıp, bu körlüğün sebepleri üzerinde durmamız gerekiyor: Bir yan­dan her 18 Mart’ta Nusret ma­yın gemisinin kahramanlıkla­rının yanı sıra, Seyit Onbaşı menkıbeleri anlatılırken, “aca­ba Seyit Onbaşı’nın komuta­nı kimdi” sorusunu sorma­mış olmak bunlardan ilk akla geleni… İkincisi de, Sir Julian Corbett’in daha 1921 yılında İngiliz resmî tarihini yayınla­dığını göz önünde tuttuğumuz zaman, Genelkurmay’ın ancak 57 yıl sonra kendi tarihini ya­yınlayabilmiş olması düşün­dürücü. 1978’e kadar geçen zamanda artık Çanakkale mu­harebelerinin tarih yazımın­da İngilizlerin egemenliği pe­kişmişti. Dolayısıyla, Türkle­rin resmî tarihi de İngilizlerin yazdıklarının kötü bir kari­katürü oldu. Üçüncü olarak, yakın zamana kadar Askeri Arşivlerde çalışma izni almak için doldurulan formda “refe­rans” isteniyordu. Tarih yazı­mı üzerinde kurulan “askerî vesayet” sayesinde, arşivleri ancak “sen-ben-bizim oğla­na” açıp, diğerlerine kapatmak toplu cehaletimizin altyapısını oluşturmuştur. Bütün bunlara ilaveten, dil bilmeyen, yabancı arşivlerin kapısından geçme­miş ve eleştirel düşünceden nasibini almamış tarihçi es­nafının varlığını düşündüğü­müz zaman, 101 yıl sonra ne­den hâlâ “acaba Bouvet zırhlısı nasıl battı” sorusunun üzerine tartıştığımızı anlıyoruz.

Kısacası tarih yerine men­kıbe; Osmanlı ve Alman su­baylarının anlatısı yerine İngi­liz resmî anlatısı; askerî arşiv­leri açmak yerine kilit altında tutmak ve son olarak da eleşti­rel düşünce yerine “kolaycılık” seçildiği zaman, neden 1915’de üstleri tarafından madalyalara boğulan ve fotoğrafı dergilere basılan kahraman topçu suba­yı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in unutulduğunu anlamak müm­kün olabiliyor.