Felaketten 129 yıl sonra Ertuğrul‘un izinde…

1890’ın Eylül ayında, Japonya yolculuğu sonrası yurda dönmek için yola çıkan Ertuğrul fırkateyni, patlayan fırtına nedeniyle birkaç gün sonra sulara gömülmüştü. 600’e yakın mürettebattan sadece 56’sı bu felaketten kurtulabildi. Şehit olanlardan cenazesi bulunabilen 150 denizcimiz, bugün Kuşimoto şehrindeki kabristanda yatıyor. 

 Tokyo’dan kalkan “Şinkansen” (süper hızlı tren), 500 kilometre yolu 3 saatten az bir zamanda alıp Osaka’ya varıyor. Yolda yanından geçtiğim Fuji Dağı olmasa, turistik broşürlere yansıyan romantik Japonya’dan pek iz göremeyeceğim. Modern Japonya şehirleri temizlik, tertip ve düzen açısından çok gelişmiş olsalar da pek sevimli ve estetik değiller. 

Aslında bu yolculuk bugünkü Japonya ile ilgili değil. 129 yıl önceki hüzünlü bir öykünün, Türk fırkateyni Ertuğrul’un izindeyim. 

19. yüzyılın son çeyreğinde dünyada kurulan uluslararası ilişkiler, devletleri küresel ticaret ve çatışmalarda pozisyon almalarını sağlayacak ittifaklar kurmaya itiyordu. 1867’de iktidara gelerek Japonya’yı birleştiren İmparator Meiji, ülkesini çok hızlı bir modernleşme, Batılılaşma ve sanayileşme yoluna sokmuştu. Bu gelişmeler, aynı tarihlerde kendi içinde benzer çabaları gösteren “eski imparatorluk” Osmanlı Devleti’nin çok ilgisini çekiyordu. Yükselen Japonya aynı zamanda Büyük Okyanus kıyısında Rusya’ya karşı önemli bir rakip oluyordu ki, Osmanlı Devleti, en büyük düşmanı olan bu ülkenin en doğudaki komşusu Japonya ile ilişki kurmayı zorunlu görüyordu. Japonya daha sonra, 1905 savaşında Rusya’yı yenilgiye uğratacaktı. 

Yaşlı Ertuğrul 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de gövdesine buhar makineleri eklenmişti. Japonya seferi görevi verildiğinde 25 yaşındaydı. 

Japonya ile ilişkiler 

1878’de İstanbul limanına ilk defa bir Japon askerî gemisi uğradı. 1881’de bir Japon diplomatik heyeti padişah 2. Abdülhamid’i ziyaret etti. 1887’de ise Japon İmparatorluk Prensi Komatsu Akihito, Japonya’nın en büyük devlet nişanı olan Krizantem Nişanı’nı İstanbul’da padişaha takdim etti. Bunun karşılığında padişah, İmparator Meiji’ye bir iyi niyet ziyareti yapmak ve Osmanlı Devleti’nin nişan ve hediyelerini takdim etmek üzere bir harp gemisini Japonya’ya gönderme kararı aldı. Bu görev için bir geminin hazırlanması emrini alan Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, bu uzak yol seyri için Ertuğrul gemisinin uygun olduğuna karar verdi. 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul ahşap bir gemiydi ve 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de İngiltere’ye yollanmış ve gövdesine buhar makineleri eklenmişti. 

Gemi 1866’da Girit isyanının bastırılması harekatına katıldı. Sultan 2. Abdülhamid’in tahta çıkmasından sonra Haliç’e kapatıldı ve 11 yıl boyunca bakımsız kaldı, bazı bölümleri çürüdü. 

Japonya seferi görevi o vakit 25 yaşındaki Ertuğrul’a verildiğinde, gemi hemen bakıma alındı. Komutasına da Albay Ali Osman Bey atandı. 

Şehitlere saygı Kuşimoto kentinde Ertuğrul şehitleri için yapılan anıt ve buraya defnedilen 150 denizcimize bir selam! 

Ertuğrul, üzerinde 600’den fazla bahriyeli personeli ile 14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan demir aldı. Yaşlı geminin zaman zaman arızalar ve tamiratlarla geçen Japonya yolculuğu 11 ay sürdü. Hint Okyanusu ve Doğu denizlerinde bayrak göstermek görevi de olan Ertuğrul, Marmaris, Port Said, Süveyş, Aden, Somali, Cidde, Kalkütta, Singapur, Saygon, Hong Kong ve Şangay limanlarına uğradı. Osman Bey Japonya yolunda Mirliva (Tuğamiral) rütbesine terfi etti. 

Japonya’da ilk olarak Nagazaki limanına yanaşan gemi, hedefi olan Yokohama’ya 13 Haziran 1890’da ulaştı ve limanda bizzat İmparator Meiji tarafından karşılandı. 

Kuşimoto’ya doğru 

Shin-Osaka istasyonunda tren değiştiriyorum. “Hızlı olmayan” bu yeni tren beni ülkenin güneydoğu kıyısındaki Kuşimoto şehrine götürecek. Üçbuçuk saat süren bu yolculukta binalar seyrekleşiyor, demiryolu tek hatta düşüyor. Dağ tünelleri, ormanlar, pirinç tarlaları ve okyanus kıyısındaki küçük ahşap evlerden oluşan sevimli köyleri ile “bir zamanlar Japonya”… 

Sessiz ve sakin Kuşimoto şehrinin istasyon meydanında Türk bayrağı ve büyük bir yazı beni karşılıyor: “1890’dan Beri Türkiye İle Dost Şehir”. Oşima adasına gidecek belediye otobüsünü buluyorum. Karaya bir köprü ve karayolu ile bağlanmış Oşima adasının en ucunda o meşum kayalıklar, yani Ertuğrul’un battığı kayalıklar var. Hava puslu ve kapalı. 

1870’de yapılmış deniz fenerinin kulesine çıktığımda, açıkta çok yoğun bir gemi trafiği görülebiliyor. Burası bugün de, Japonya’yı Avrupa’ya bağlayan deniz yolunun önemli bir noktası. 

56 kişi kurtulabildi 18 Eylül 1890 tarihinde Ertuğrul fırkateyninin kayalıklara çarparak parçalandığı mevkii. 

Felaket günü 

Japon yetkililer uyarmıştı: Tayfun ve fırtına sezonu başlıyordu. Bu zamanlarda Büyük Okyanus’un engin dalgalarının karşısına bu gemi ile çıkmak büyük bir riskti. Ali Osman Paşa uyarıları dinlemedi. Ertuğrul 15 Eylül 1890 tarihinde dönüş yolculuğu için Yokohama’dan demir aldığında hava güzeldi. 

Fırtına ve kabus o gece başladı. Eski gemi Büyük Okyanus’un devasa dalgalarına karşı koyamadı ve su almaya başladı. Üç gün boyunca suyu boşaltmak için uğraştılar. Kobe’ye ulaşmaya çalıştılar. Korkunç fırtınada yelkenler açılamıyordu. Makine dairesini su basınca makineler de durdu. Sürüklenen gemi Oşima fenerinin hemen yanındaki kayalıklara çarptı ve anında parçalandı. Kayalıklar Ali Osman Paşa da dahil olmak üzere 533 Türk denizcisine mezar oldu. 56 denizcimiz bu faciadan kurtulabildi. Kurtulabilenler Japon donanmasına ait iki gemiyle Ekim 1890’da İstanbul’a gönderildiler. 

Müze ve hatıralar 

Türk Müzesi Kuşimoto şehrindeki müzede, şehit olan denizcilerimiz canlandırılıyor, bulunan objeler sergileniyor. 

Sessiz, güzel bir parkın içinde yürüyorum. Karşıma İznik çinileri ile kaplı zarif bir bina çıkıyor. Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te buraya yapılmış; yakın zamanda yenilenmiş. Bu hadiseyi anlatan görseller, modeller, 2007- 2008’de burada yapılan sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait objeler (ki bunların bir bölümü de Mersin Deniz Müzesi’nde) görülebiliyor. 2015’te çekilen Japon-Türk ortak yapımı “Ertuğrul 1890” filminden sahneler de müzede. 

Sualtı arkeolojisi Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te yapılmış, yakın zamanda yenilenmiş. Sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait eşyaların bir bölümü de bugün Mersin Deniz Müzesi’nde. 

Bakımlı ve güzel parkın içinde yürüyorum. Karşıma çıkan anıt etkileyici. O uğursuz gün denizden çıkarılan 150 bahriyelimizin cenazeleri buraya defnedilmiş ve 1891’de mezarlığın yanına küçük bir anıt yapılmış. 1929’da İmparator Hirohito burayı ziyaret ettiğinde anıt ve çevresi düzenlenmiş. 1937’de ise bugün görülen etkileyici anıt inşa edilmiş ve açılış törenine Türkiye Cumhuriyeti Japonya Büyükelçisi Hüsrev Gerede katılmış. Biraz ileride Atatürk’ün 2010’da buraya dikilen bir bronz heykeli, Büyük Okyanus’un enginlerine bakıyor. Heykelin kaidesinde Türkçe ve Japonca “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” yazıyor. 

İnsanlık dili 

Bana dünyanın en ucu gibi gelen bu yerde zaman kavramını yitiriyorum; yemyeşil bir doğa ve ağaçlarla çevrili anayola çıktığımda gündelik hayatın gerçeklerine dönüyorum: Dönüş otobüsünü kaçırmışım! Kuşimoto’dan Osaka’ya dönüş trenini de kaçırırsam, gece bu küçük şehirde kalmam gerekecek. 15 dakika kadar yürüdükten sonra gelen ilk arabaya otostop yapıyorum. Duran otomobildeki yaşlı çifte Kuşimoto istasyonuna gitmek istediğimi söylüyorum. Beni araçlarına alıyorlar. Ortak bir dil konuşmasak da Türk olduğumu anlıyorlar; öyküyü ve benim neden orada olduğumu biliyorlar. Dönüş yolunda tren Büyük Okyanus kıyısına serpilmiş küçük balıkçı köylerinden geçerken, kıyı boyunca dalgaların dövdüğü kayalıklara bakıyorum. Birden güneş açıyor, okyanus mavileşiyor, artık Akdeniz gibi görünüyor.