Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…

11 Eylül 1973’te General Pinochet, Şili Devlet Başkanı Allende’yi silah zoruyla devirmiş, darbeyi izleyen günlerde muhalifler statlara tıkılmış, spor alanları işkencehaneye dönüşmüştü. Bundan yaklaşık iki ay 10 gün sonra Sovyetler Birliği, Şili ile oynayacağı Dünya Kupası elemeleri playoff rövanş maçına çıkmadı. Her köşesine kan sinmiş Nacional Stadı’nda sembolik santra ile maça başlayan Şili atağı, futbol tarihinin belki de en utanç verici golüyle sonuçlanacaktı.

Aslında her şey 1974 Dünya Kupası’nın ele me kurasında başlamıştı. Son şampiyon Brezilya otomatik olarak vize almıştı. Avrupa’dan sekiz, Güney Amerika’dan da üç takım doğrudan turnuvaya gidecekti. Ayrıca her iki kıtanın birer temsilcisi play-off ‘ta buluşacak ve iki maç sonunda bir takım daha Federal Almanya’nın yolunu tutacaktı.

Avrupa’da elemeler dokuz, Güney Amerika’da ise üç grupta yapılıyordu. Bugünkünden farklı olarak alınacak puan değil, çekiliş sırasındaki play-off rol oynuyordu. Yaşlı Kıta’da ilk sekiz, Amerigo Vespucci’nin adını verdiği anakarada ise ilk iki grubun lideri işi garantilemişti. Avrupa’nın dokuzuncu, Güney Amerika’nın da üçüncü grubu kısa çöpü çekmiş, onların yolu play-off ‘ta kesişmişti.

Silahların gölgesinde ‘oynanmayan’ müsabaka Sovyetler Birliği zindana dönüştürülen Nacional stadında oynamayı reddedince, başlama vuruşu sembolik olarak yapılan “oynanmayan” maç sırasında stadyumun karanlık koridorlarında işkencelerin devam ettiği rivayet edilir.

Fransa ve İrlanda’nın arasından rahatça sıyrılan Sovyetler Birliği adını play-off ‘a yazdırmıştı. Öbür taraf deseniz, tam bir cadı kazanıydı. Venezuela çekilmiş, Şili ile Peru yalnız kalmıştı. Lima’daki ilk randevuyu 2-0 kazanan evsahibi avantajını koruyamamış, Santiago’daki rövanş da aynı sonuçla bitince play-off öncesi tarafsız sahada ekstra bir play-off maçı daha oynanmak zorunda kalmıştı. Uruguay’daki karşılaşmayı 2-1 kazanan Şili, Sovyetler Birliği’nin rakibi olmuştu. Tarihler 5 Ağustos 1973’ü gösteriyordu…

Aradan henüz 40 gün geçmemişti ki, Şili’den gelen bir haber tüm dünyada manşetlere çıktı. 11 Eylül’de Salvador Allende’ye karşı darbe yapılmış, ABD’nin desteklediği general Augusto Pinochet iktidara gelmişti.

Aslında Latin Amerika’da seçimle iktidara gelen ilk Marksist olan Allende’yi ne Şili’deki sağcılar ne de ABD kabul edebilmişti. Ülkenin en zengin işadamlarından, medya patronu Augustin Edwards Eastman, ‘Big Brother’ın doğrudan veya dolaylı olarak askerî bir müdahaleye yardımcı olup olamayacağına dair nabız yoklamıştı. Şili telekomünikasyon sisteminin devletleştirilmesinden korkan Amerikan şirketi ITT, darbenin masraflarını üstlenince düğmeye basılmıştı. Allende’nin 23 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği Pinochet, böylece üç hafta geçmeden devlet başkanlığına terfi etmişti!

İnsanlığa atılan gol skor tabelasında Boş tribünler önünde, boş kaleye atılan sembolik Şili golü skor tabelasında. Maç daha sonra FIFA tarafından 2-0 Şili lehine tescil edilecekti.

Bulutsuzluk Özlemi’nin muhteşem şarkısı ‘Şili’ye Özgürlük’te her ne kadar “Perşembe” diye zikredilse de günlerden aslında salıydı. Sabah saatlerinde ordu harekete geçiyor, Allende teslim olmayı reddedince başkanlık sarayı bombalanıyordu. Veda konuşmasında teslim olmayacağını söyleyen lider intihar edecekti.

Sovyetler Birliği ile play-off maçına çıkacak Şili Millî Takımı, darbenin gerçekleştiği tarihte, yani 11 Eylül’de kampa girecekti. Kadroda hem sağcılar hem de solcular vardı. O Şili ekibinin en politik simalarından Leonardo Veliz, yürekten bağlı olduğu liderinin veda konuşmasını dinledikten sonra üzüntü içinde evinde çakılıp kalırken, tesislere gidenlerden kaptan Francisco Chamaco Valdes ve bazı futbolcular kontrol noktalarını tek tek geçerek evlerine dönebilmişti. Yüzlerine doğrultulan tüfeklere karşı tek silahları, millî takımda oynadıklarını haykırmaktı.

Takımın yıldızı Allende hayranıydı Salvador Allende, askeri darbeyle devrilmeden bir süre önce Şili ulusal futbol takımının yıldızı ve siyasi destekçisi Carlos Cazsely ile. Ünlü futbolcu o derece seviliyordu ki, muhalif olmasına rağmen cunta ona dokunmamayı tercih edecekti.

Ertesi gün stadyumlar, spor salonları rejim muhalifleriyle dolup taşıyor; işkenceler başlıyordu. Tam da o günlerde Pinochet, Sovyetler Birliği’yle ilişkileri askıya alıyordu. Yoldaşlar artık düşman olmuştu. İşte Şili, SSCB’ye bu ahvalde gidiyordu. Ailelerinden bir süre haber alamayan oyuncular, uzun bir yolculuk sonunda Moskova’ya varmıştı.

26 Eylül’de buz gibi bir havada oynanan karşılaşmadan gol sesi çıkmamıştı. Ülke basını beraberliği zafer olarak ilan etmişti. Sahanın yıldızı savunma oyuncusu Elias Figueroa’ydı. Güney Amerika’nın Beckenbauer’i, askerî cuntaya her zaman destek verenlerden biriydi (Yıllar sonra ismi FIFA Başkanlığı için geçen futbol adamı sonra yarıştan çekilmiş, Sepp Blatter koltuğunu korumuştu).

Sıra ikinci maça gelince, işler sarpa sarmaya başlayacaktı. Rövanş öncesi Sovyetler Birliği FIFA’nın kapısını çalıyordu. Sovyet futbolcular maçı başka bir ülkede oynamak istiyorlar, “açıkhava hapishanesi” Nacional’e ayak basmayı kabul edemiyorlardı. Askerî cunta dünyaya “Santiago’da barış var” mesajını vermek istiyordu. Dünya futbolunun patronu, asbaşkanını Şili’ye gönderiyor, yerinde teftiş ettiriyordu. Stat taze boyanmışsa da her köşesine kan kokusu sinmişti bir kere.

Ve FIFA kararını veriyor, maçın Santiago’da oynanacağını açıklıyordu. Talepleri reddedilen Sovyetler’e tek seçenek kalıyordu: Sahaya çıkmamak. 21 Kasım 1973’te Şili Millî Takımı, Nacional Stadyumu’ndaydı. Tevatüre göre o gün stadın dehlizlerinde hâlâ mahkumlar işkence görüyordu. Boş tribünler önünde millî marş çalmış, futbolcular başlama vuruşunu müteakip paslaşa paslaşa sembolik bir gole imza atmıştı. Boş kaleye vuran kaptan Valdes’di. Tabelada 1-0 yazsa da Güney Amerikalılar hükmen kazanmış, skor 2-0 olarak tescil edilmişti.

Takımın her şeyi Carlos Caszely de o gün sahadaydı. Ülkenin yıldızı, akrabalarının, dostlarının öldürüldüğü yerdeydi. Solcu forvet, Allende’ye gönül vermişti. Halkın sevgilisi, Pinochet’ye karşı direnebilenlerdendi. O kadar gözönündeydi ve o kadar seviliyordu ki, bardağın taşmaması adına ona dokunulmamasına karar verilmişti! Şili’de Pinochet dönemini sonlandıran referandum öncesinde annesiyle kameraların önüne geçen Caszely, “hayır” kampanyasına da destek verecek, 1988’de sandıktan çıkan yüzde 56, özgürlük sürecini başlatacaktı.

Futbol tarihinin en unutulmaz maçlarından biriydi bu. Hattâ usta yazar Eduardo Galeano’ya göre en acınasıydı. Yapılan binlerce karşılaşmadan çok daha farklıydı. Oynanamamasına rağmen hafızalara kazınmıştı. Ve evet, o gol insanlığa atılmıştı!

Şili ve 1974 Dünya Kupası

Doğan Babacan ve ilk kırmızı kart!

1974 Dünya Kupası finallerinde Federal Almanya-Şili maçında hakem Doğan Babacan’ın Carlos Cazsely’ye gösterdiği kırmızı kart Hayat dergisinin kapağında.

Şili’nin Dünya Kupası macerası kısa sürmüştü. Turnuvanın favorilerinden ev sahibi Federal Almanya’nın da olduğu gruba düşen Güney Amerikalılar, açılışı Panzerlerle yapıyordu. Tesadüf bu ya, karşılaşmanın tek golü, o efsanevi takımın en solcu futbolcusu Paul Breitner’den gelmişti. Aslında o gün, futbol tarihinde bambaşka bir başlık altında inceleniyor. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun olmazsa olmazları sarı ve kırmızı kart çok geç icat edilmişti. 1962 Dünya Kupası’nda adeta bir meydan savaşını idare etmek durumunda kalan Ken Aston, yaşadıklarından yola çıkarak yeni kuralların peşine düşüyordu. İngiliz hakem trafik lambalarından hareket ediyor, sarı ve kırmızı kart uygulamasının başlamasına önayak oluyordu. Çimlerdeki o utancın taraflarından biri İtalya, diğeri ise yine Şili’ydi…

1970 Dünya Kupası’nda kartlar gösterilmeye başlasa da kimse kızarmamıştı. Hakemler futbolcuları sahadan atma konusunda biraz çekingendi. İşte 14 Haziran 1974’teki Federal AlmanyaŞili mücadelesi bir ilke sahne olmuştu. Berti Vogts’a oldukça sert bir faul yapan Caszely tarihe geçmişti. O ilk “kırmızı” görendi, Doğan Babacan ise gösteren! Evet, Dünya Kupası tarihinin ilk kırmızı kartını 1974’te bir Türk hakem göstermişti.

İkinci karşılaşmada Güney Amerikalılar bu sefer karşılarında Duvar’ın doğusunu bulmuştu. Avustralya’yı yenerek turnuvaya iyi bir başlangıç yapan Demokratik Almanya, Martin Hoffmann’la öne geçmiş, Sergio Ahumada puanları paylaştırmıştı.

Son olarak 22 Haziran’da Avustralya ile buluşan Şili, ağları bulamayınca gruptan çıkma şansını yitirmişti. Sahaya atlayıp askerî cuntayı protesto eden gençler o maçın unutulmazıydı. Yine aynı gün Almanya’nın iki yakasının unutulmaz randevusunu Doğu kazandıysa da turnuva sonunda kupayı kaldıran Batı olacaktı.

AAydınların zindanı: Stadyum ve spor salonları

‘Venceremos’ ve Victor Jara’nın katli

Darbeci askerler tarafından işkenceyle öldürülen Şili’nin büyük halk ozanı Victor Jara. Bugün ismi, katledildiği spor salonunda yaşıyor.

Darbeden sonra stadyumlar, salonlar muhaliflerle dolup taşmıştı. Ülkenin büyük ozanı Victor Jara, gözaltına alınanlar arasındaydı. Tabii biricik aşkı, hayatını verdiği gitarıyla. Moraller çökmüşken, onun dudaklarından dökülmeye başlayan marş bir anda tüm salonu kaplıyordu.

O cehennemden kurtulmayı başaranların anlattığına göre askerler müzisyenin ellerini kırdıktan sonra gitar çalmasını istemiş, o da Allende’nin seçim şarkısı Venceremos’u (Kazanacağız) söyleyerek yanıt vermişti. Bildiği yoldan şaşmamıştı Şili’nin sesi; ta ki son nefesini verdiği 16 Eylül akşamına kadar.

Senelerdir beklenen itiraf 2009’da gelmişti. Jara’yı kevgire çevirenlerden biri olan 54 yaşındaki José Adolfo Paredes Márquez, o gece olanları anlatmıştı. Bir subay silahındaki tek kurşun patlayıncaya kadar şaire Rus ruleti oynatmış, ardından o gün 18 yaşındaki Marquez ve diğer bir askere ateş etmelerini emretmişti. Üç gün sonra mezarlıkta bulunan müzisyenin cesedinde tam 44 kurşun deliği tespit edilmişti.

3 Aralık 2009’da, Santiago’da ölümünden 36 sene sonra düzenlenen cenaze törenine yine Pinochet mağdurlarından biri olan Devlet Başkanı Michelle Bachelet’nin konuşması pek manidardı. O, şüphesiz bir ulusun kahramanıydı.

Uzun süren araştırmalar sonucunda 3 Temmuz 2018’de Jara’nın işkence ve katlinden sorumlu tutulan sekiz emekli subaya 15’er yıl hapis cezası verilmişti.

Yeri gelmişken, bir karışıklığı da gidermeli. Kimileri Jara’nın katledildiği ve sonradan adının verildiği yer olarak Sovyetler Birliği’nin sahaya çıkmayı reddettiği Nacional Stadyumu’nu gösteriyor. Oysa Jara son nefesini bir spor salonunda vermişti. 2004’ten bu yana ölümsüz ozanın adını taşıyan 6500 kişi kapasiteli Estadio Victor Jara’da konserler de düzenleniyor.