Haccın İslâm’a göre farz olmasının 1390. yılında, Covid-19 salgını nedeniyle bu sene de Suudi Arabistan dışındaki ülkelerden hacı kabul edilmeyecek. 1911’de Osmanlı yönetimi sırasında Kâbe’nin kapısında çekilip dağıtılan bir fotoğraf büyük mesele çıkarmış; Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı yöneticilerini İstanbul’a şikayet ederek görevden aldırmıştı. Bugün ise Kâbe yapısı, gökdelenlerin ortasında adeta bir nokta halinde.

Bundan 200 yıl önce Eflak-Boğ­dan’da başlayıp Mora’da devam eden ve oradan da tüm Yuna­nistan’ı kaplayan “Rum İsyanı” neticesinde, Osmanlı Devleti ilk defa bir düşman devletiyle savaş sonrasında değil, kendi tebaa­sı olan bir milletin ayaklanması neticesinde toprak kaybetmiş­ti. 1821’de başlayan Rum/Yu­nan İsyanı yaklaşık 10 yıllık bir süreç neticesinde bağımsız Yu­nanistan’ın kurulmasıyla sona ermişti. Bu süreçteki Mora-Tri­poliçe katliamı, tarihimizin en acı ve maalesef yeterince çalışıl­mamış, araştırılmamış ve unu­tulmuş hadiselerinin başında gelmektedir.

Osmanlı yönetimindeki Rumlar, Fatih döneminden be­ri kendilerine tanınan haklar ve imtiyazlar vesilesiyle impara­torluğa bağlı diğer milletlerden farklı bir konumdaydılar ve eği­timli-yetenekli Rumlar devletin üst düzey bürokratları arasına girmekteydi. Rumlar devlet na­zarındaki bu imtiyazlı ve seçkin konumları sebebiyle, genel ola­rak müreffeh ve rahat bir hayat sürmekteydi. Özellikle Fenerli Rum aileler, devlet bürokrasi­sinde önemli görevlere getiril­mekte, bilhassa dış politika ve Divan-ı Hümayun gibi devletin bütün sırlarına vâkıf olacakla­rı mahrem görevlerde istihdam edilmekteydi. Eflak-Boğdan (bugünkü Romanya ve Mol­dova) gibi imparatorluğun iki önemli bölgesi, 1711’den itibaren Fenerli Rum ailelerinden tayin olunan beyler tarafından yöne­tilmekteydi.

Manya Beyi Petros


Mora’daki Rum İsyanı’nın liderlerinden,
kendisini “Sparta Ordusunun Millî Genel
Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Petro Mavromihalis.

İsyana giden yolda en önem­li aktörlerden biri, 1814’te Rus­ya’nın işgalinde bulunan Ode­sa’da kurulan Filiki Eterya (Dostluk Cemiyeti) adlı, Yuna­nistan’a bağımsızlığını kazan­dırmayı hedefleyen gizli örgüttü. Örgütün amacı Mora’da bir Yu­nan devleti kurmak ve buradan Yunanistan’ın diğer bölgelerini, Ege adalarını hatta Batı Anado­lu ve İstanbul’u ele geçirerek Bi­zans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmekti. 1820’de örgütün ba­şında, Osmanlı Devleti’ne Eflak voyvodalığı yapan Kostantin İp­silanti’nin oğlu Aleksandr İpsi­lanti vardı.

İpsilanti, isyan ateşinin ya­kılacağı yer olarak Mora yerine Eflak-Boğdan’ı tercih etti. Bu tercihin iki sebebi vardı: Rus sınırında olan bu bölgede Rus­ya’nın yardım ve desteğini gör­mek; başta Eflak-Boğdan halkı olmak üzere Balkanlar’daki Sırp ve Bulgar milletlerini de dahil ederek isyana geniş bir mahiyet kazandırmak. Ne var ki İpsilan­ti’nin 21 Şubat 1821’de başlattığı isyanda, beklediği Rus yardımı gelmedi. Fenerli Rum beylerinin idaresindeki Eflak-Boğdan aha­lisi Rumlardan hazzetmedik­lerinden; Sırp ve Karadağlılar da Rum emellerine ve davasına yardımcı olmak istemediklerin­den; isyan hareketi büyümeden Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. İpsilanti Avusturya’ya sığınmak zorunda kaldı.

Eflak-Boğdan’da neticesiz kalan isyan hareketi üzerine Rumlar ilk plana döndüler; nü­fusun çoğunluğunun Rum ol­duğu ve silahlanmış önemli bir gücün hazır bulunduğu Mora’da isyanı yeniden alevlendirmeye karar verdiler. Zaman ve ortam da uygundu; Mora’daki Osman­lı kuvvetleri isyan eden Tepede­lenli Ali Paşa üzerine gönderil­miş, yarımadada az sayıda mu­hafız kalmıştı. Mora isyanının lideri olarak Aleksandr İpsilan­ti’nin kardeşi Dimitrios İpsilan­ti seçilmişti. Ancak isyanın asıl elebaşıları Fenerli bir Rum olan Aleksandros Mavrokordatos, Manya bölgesindeki Kleftlerin (Rum eşkıyası) reisi Theodoros Kolokotronis, Manya Beyi Pet­ros Mavromihalis, Balyabadra (Patras) Patriği Germanos’tu.

Mora’daki isyan için belirle­nen tarih, 22 Nisan 1821 Paskal­ya günü idi. Ancak Rumlardaki hareketlilikten şüphelenilmesi ve Kalavrita kasabası Rumları­nın erken harekete geçmesi üze­rine, 4 Nisan 1821’de Aya Larva Manastırı’nda isyan bayrağı çe­kildi. Ayaklanmacılar Kalavri­ta’da 200’den fazla Müslümanı katletti.

Yıkık cami, katledilmiş Müslümanlar


Peter von Hess’in çiziminde önde Tripoliçe surlarına bayrağını diken Rum
isyancı; arkada katledilmiş Müslümanlar, yıkılmış cami…

Bu katliam haberi Mora’da­ki Türk nüfusun korkuya kapı­larak kalelere sığınmasına yol açtı. İsyan kısa zamanda bütün Mora’ya yayıldı. Çevre adalar­daki Rumlar isyana katılmak üzere Mora’ya geçti. Rum pa­pazları isyanı teşvik ediyor, bu uğurda can verenleri kutsuyor­du. İsyanın liderlerinden olan ve kendisini “Sparta Ordusu’nun Millî Genel Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Pet­ros Mavromihalis bölgesinde­ki adamlarıyla harekete geçti. İsyan bir anda Mora sınırlarını aşarak Yunan anakarasında Ati­na ve Eğriboz’a sıçradı. Ege ve Akdeniz’deki adalarda da isyan başladı.

Tripoliçe, Koron, Moton, Navarin (Anavarin), Lala kale­rine sığınan Müslümanlar ken­dilerini savunmaya çalışıyor­du. Mora’da bulunan Benefşe (Menekşe/Monemvasia) Kalesi de kuşatma altında idi. Hiçbir taraftan yardım alamayan Türk­ler, açlık sebebiyle 5 Ağustos 1821’de teslim oldu. Canlarına dokunulmayacağına dair söz ve­rilmiş olmasına rağmen, kale­deki 600 Türkün çoğu öldürül­dü. Aynı şekilde aman verilerek teslim olmaları sağlanan Nava­rin’deki 3 bin kadar Türk de ka­dın-çocuk denilmeden katledil­di. Vostice kasabası Müslüman­ları kendilerini koruyacaklarına inandıkları Hristiyanlara güve­nip iskeleye inmişlerse de, asiler sözlerini tutmayarak 400 kişiyi öldürdüler.

Mora’dan gelen katliam ha­berleri üzerine, Sultan 2. Mah­mud hiddete kapılarak bütün Rumların kılıçtan geçirilmesini emretmişti. Devlet ricalinin araya girerek padişahdan reaya­yı bağışlamasını talep etmeleri üzerine suçsuz olanlara doku­nulmaması, isyana katılanların cezalandırılmasına dair irade çıktı. İsyandan haberi olduğu, hatta destekçiler arasında bu­lunduğu iddia edilen Fener Rum Patriği 2. Gregoryos 22 Nisan 1821 günü idam edildi. Kayseri, Edremit ve Tarabya metropolit­leri de Balıkpazarı’nda Kaşıkçı­lar Hanı önünde ve Parmakka­pı’da idam edildiler (O tarihten günümüze kadar patrikhanenin, Gregoryos’un asıldığı orta kapıyı onun hatırasına hürmeten ka­palı tuttuğu söylenmektedir).

İsyanı başlatan piskopos Patras (Balyabadra) Piskoposu Germanos, Kalavrita’daki Agia Lavra Manastırı’nda Yunan bayrağını kutsayarak isyanı başlatıyor. Tarih: 4 Nisan 1821 (üstte). Mora’da “kleft” adı verilen Rum eşkıya reislerinden, Mora İsyanı’nda isyancılara komuta eden Teodoros Kolokotronis (üstte, solda).

Mora Valisi iken isyan eden Tepedelenli Ali Paşa üzerine sevkedilen ordunun seraske­ri Hurşid Ahmet Paşa, Mora’da yaşanan facianın baş sorum­lusuydu. Hurşid Paşa isyan ilk çıktığında durumu ciddiye al­mamış, bunu kısa sürede bastı­rılabilecek bir kalkışma olarak görmüştü. Bu sebeple, ailesi ve hareminin bulunduğu Tripoli­çe’yi emniyet altına almak için bir miktar kuvvet göndermekle yetinmişti. Hurşid Paşa’nın ket­hüdası Mustafa Bey ile gönder­diği 3.500 asker, Mora’nın deni­ze doğru uzanan bölümündeki liman şehri Anabolu’ya gelerek isyancıları püskürttü. Anabolu ahalisinin Tripoliçe’nin tahliye edilerek Anabolu’da kalınmasını tavsiye etmesine rağmen, Mus­tafa Bey’in, paşanın hareminin güvenliğini sağlamak üzere emir aldığını söyleyip Mora’nın mer­kezi Tripoliçe’ye gitmesi stra­tejik bir hata olmuştu. Tripo­liçe, yarımada ortasında etrafı surlarla çevrili bir kale olması­na karşın, kuşatıldığında yar­dım alması imkansız bir yerde idi. Anabolu ise deniz kenarında olup takviye ve yardım alınması mümkün bir noktadaydı.

Tripoliçe’nin nüfusu, çevre köy ve kasabalardan kaleye sı­ğınmış olanlarla birlikte 40 bin kadardı. Savunmada işe yarar 12 bin kadar eli silah tutan kişi var­dı. 50-60 bin isyancı tarafından kuşatılan Tripoliçe 5 ay daya­nabildi. Yardıma giden Bayram Paşa idaresindeki imdat kuvveti, 7 Eylül 1821’de daha yoldayken isyancılara mağlup olup geri çe­kilmek zorunda kaldı.

Tripoliçe’deki Müslümanlar, ümitleri tükenince isyancılar­la anlaşma yolu aradılar. Onları İzmir’e nakletmek için 5 milyon akçe para talep edilmişti. Ancak bu sırada, kaledeki 2 bin Arna­vut askerin komutanı Elmas Ağa isyancılarla gizlice görüşe­rek anlaşmış; canlarına doku­nulmadan çıkıp gitmelerine izin verilmesi şartıyla kaleyi ter­kedeceğini bildirmişti. 5 Ekim 1821 tarihinde seher vakti Arna­vut askerleri kale kapılarını açıp dışarı çıkarken isyancılar şeh­re girmeye başladı. İsyancılar 3 gün boyunca görülmemiş bir vahşetle katliama giriştiler. Şe­hirdeki çoğu savunmasız 40 bin Türkün neredeyse tamamı vah­şice katledildi (Batılı kaynaklar katledilen insanların sayısını 20 bin civarında vermektedir). Esir alınan çoğu kadın iki bin kişi şehrin dışında bir vadiye götü­rülerek orada katledildi. İsyancı liderlerinden Theodoros Ko­lokotronis hatıratında o günkü katliamı soğukkanlılıkla anlatır­ken; “Kasabanın içinde katlia­ma başlamıştı. Kale kapısından hükümet binasına gelinceye ka­dar atımın ayakları asla toprağa değmedi. Tripoliçe’nin çevresi 5 kilometreydi. İçeri giren ger­çek sahipleri [Rumlar], Cuma gününden Pazar gününe kadar erkekleri, kadınları ve çocukla­rı kesti ve katletti. 32 bin kişinin öldürüldüğü bildirildi. Bir kleft doksan kişiyi öldürmüş olmakla övündü” diye yazmıştı.

Kuşatma altında Tripoliçe Tripoliçe’nin Rum isyancılar tarafından kuşatılması sonrasında vahşetten mezarlarında yatan
ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin kemiklerini çıkarıp yakmıştı.

Katliamdan sadece fidye ve­rebilecek varlıklı ve zengin kişi­lerle aileleri kurtulabildi. Bunlar, önceki Mora valisi ve Tepede­lenli ile mücadele eden ordunun seraskeri Hurşit Paşa ile yerine gelen yeni vali Mehmet Paşa’nın aile ve harem halkı ve Tripo­liçe’nin ileri gelen kişileriydi. Tamamı 97 kişi olan bu esirler yüklü miktarda fidye karşılı­ğında canlarını kurtarabilmişti. Tripoliçe’deki vahşetten mezar­larında yatan ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin ke­miklerini çıkarıp yakmıştı.

Mora’daki isyanı başlan­gıçta layıkıyla değerlendireme­yip ciddiye almayan; isyancıla­rı “sille-tokat yola getireceğine” inanan ve bu yüzden hadisenin büyüyüp önü alınamaz hale gel­mesinde baş sorumlu kabul edi­len Hurşit Ahmet Paşa; Tripoli­çe’nin düşmesinden 1 yıl sonra, Kasım 1822’de hakkında çıkan idam fermanını haber alınca celladını beklemeden zehir içe­rek intihar etti.

Mora’ya devlet tarafından ciddi müdahale ancak Tepe­delenli Ali Paşa isyanı sona er­dikten sonra yapılabildi. Farklı yerlerden toplanabilen askerî kuvvet Mora’ya sevkedildi. Bu sırada Mora’da civardan ve ada­lardan gelen destekçilerin de ka­tılımıyla isyana karışanların sa­yısı 100 bin kişiye çıkmıştı.

1822’de Mora valiliği ve se­raskerliğine tayin edilen Drama­lı Mahmut Paşa, Korint Boğa­zı’nı emniyete aldıktan sonra Anabolu’yu isyancılardan te­mizledi. Ancak bu kısmi başarı­lar sürdürülemedi. Donanmanın yetersizliği yüzünden deniz yo­lunun kullanılamaması Mora’ya ikmali zorlaştırıyordu. Kaleler­deki muhafız askerler ve Müslü­man ahali ciddi açlık tehlikesine maruz kalarak ya açlıktan ölmek veya Rumlara teslim olmak se­çeneği ile karşılaşmıştı.

1828’de Mora’yı işgal eden Fransız askerlerinin harabe halindeki Tripoliçe’ye girişi. Önde şehri çevreleyen kale surları, arkada iç kale görünüyor.

Mora ve Yunanistan’ın di­ğer bölgelerinde çıkan isyanın bir türlü bastırılamaması; ye­terli kuvvetin bölgeye gönderi­lememesi; Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu acizliği bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmış­tı. Nihayet 1825’te Mısır Vali­si Kavalalı Ali Paşa’dan yardım istendi. Kavalalı, Girit ve Mora valiliklerinin kendisine verilme­si şartıyla oğlu İbrahim’i Mısır askeri ve donanması ile Mora’ya gönderdi. Eğitimli Mısır askeri ile Mora’ya çıkan İbrahim Paşa, aldığı sert tedbirlerle kısa za­manda Manya bölgesi hariç Mo­ra’da hakimiyet sağladı.

Ancak Mısır askerinin Mo­ra’ya müdahalesi, o zamana ka­dar fiilen ve doğrudan isyana müdahale etmeyen Avrupa dev­letlerinin tutumunun değişme­sine yolaçtı. O zamana kadar Avrupa hatta Amerika’dan Yu­nan isyanına maddi ve manevi yardımlar akmaktaydı. Gönüllü olarak isyana katılanların sayısı oldukça fazlaydı. “Philhellenic” diye tabir edilen bu romantik Yunan/Helen sempatizanları arasında Albay Fabrier, Richard Church, İngiliz şair Lord Byron, İngiliz subayı George Finlay, Fransız topçu subayı Raybaud, İngiliz subayı Thomas Gordon gibi tanınmış isimler vardı. Av­rupa’dan Amerika’ya kadar pek çok ülkeden gelen 1000’den faz­la “meşhur” gönüllü, Yunan da­vası uğruna isyana katıldı. Ne var ki bu “Helen dostları”nın önemli bir kısmı isyan sırasın­da tanık oldukları vahşet ve in­sanlık dışı muameleler nedeniy­le hayalkırıklığına uğrayacak, o korkunç günlerin kabusundan hayatları boyunca kurtulama­yacaktı.

1827’de İbrahim Paşa isyanı tam yatıştırmak üzereyken Av­rupalı devletlerin müdahalesi somutlaştı. İbrahim Paşa’nın is­yanı bastırırken uyguladığı şid­det ve zulme son vermek iddia­sıyla İngiltere, Fransa ve Rusya biraraya gelerek Sankt Peters­burg Protokolü’nü imzaladılar. Osmanlı Devleti’nin, bağımsız bir Yunanistan’ın kurulması yönünde atılan ilk adım sayıla­cak bu protokolü yoksayması üzerine; üç devlete ait mütte­fik donanma Mora’yı abluka altına alarak 20 Kasım 1827’de Navarin limanında demirli du­ran Osmanlı-Mısır donanma­sını ani bir baskınla yakarak yoketti. Karaya çıkarılan Fran­sız ordusu Mora’yı işgal etti. Os­manlı Devleti’nin Sankt Peters­burg protokolünü uygulamayı reddetmesi, Rusya ile 1828-29 Harbi’nin de çıkmasına sebep oldu. Yeniçeri Ocağı’nı lağvet­miş, düzenli ordusunu teşkiledememiş Osmanlı Devleti için bu harbin neticesi belliydi. Mu­harebelerde uğranan ağır yenil­giler neticesi Rus orduları batı­da Edirne’yi doğuda Erzurum’u işgal etti. Rus ordusunun İstan­bul’a yaklaşması üzerine yapı­lan antlaşmada, eli kolu bağlı Osmanlıların önünde kendisi­ne dikte edilen Yunanistan’ın özerk yönetimini kabulden baş­ka yol kalmamıştı. 1830’da İn­giltere, Fransa, Rusya arasında imzalanan Londra Protokolü ile Yunanistan’ın tam bağımsızlı­ğı ilan edildi. Üç devletin aldı­ğı bu karar, 1832’de imzalanan antlaşma ile Osmanlı Devleti’ne kabul ettirildi.

Yaklaşık 10 yıl süren isyan dönemi sona erdiğinde, başta Mora olmak üzere tüm Yunanis­tan topraklarında Türklerden eser kalmadı. Çoğunlukla kat­ledildiler; sağ kalanlar göçe zor­landı. İsyan neticesinde Mora’da Türklerin sahip olduğu mal, arazi ve emlak Rumların eline geçti. Mora’da yüzyıllar boyun­ca tesis edilen Müslüman-Türk medeniyetinin kültür mirası, mezarlıklara varıncaya kadar yokedildi.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-119.png
İngiliz şair Lord Byron’ın Missolonghi’de Rumlar tarafından karşılanması. Byron, bir Yunan hayranı olarak tüm servetini Yunan davasına adamıştı.

PADİŞAHIN HATT-I HÜMAYUNU

Sultan 2. Mahmud’un acil müdahale kararı

Katliam haberini alan 2. Mahmud’un, kendisine gelen yazının hemen üzerine sadraza­ma hitaben yazdığı 9 Ocak 1822 tarihli yazı.

“Manzûrum olmuşdur.

Bu maddeler yürek dayanur madde değildir.

Gidecek sefâin ve asker ve mühimmat her ne ise bir kadem akdem (bir an önce) Boğaza cem‘ olub orada dahi eğlenmeyerek hemen çıkmaları esbâbı ne ise icrasına ihtimâm ve gayret eyle­yesiz.

Bu kadar ümmet-i Muhammed telef oldu. İmdad farz olmuş iken kimsede gayret görmem. Mehmed Paşa’ya yüzellibin guruş azdır. Beşyüz kese akçe gönderesun”.

(Başbakanlık Osmanlı Arşivi, HAT, 877/38842)

TANIKLIKLAR VE TARİHÇİLER

Eğer Türkleri öldürmeseydik onlar bizi katledecekti!..

Katliamın kimi tanıkları ve kimi tarihçiler, yaşananları hafifletmeye bile çalışmadan, öldürülen sivilleri suçladı! Az sayıda Batılı tarihçi, yaşananları objektif biçimde değerlendirdi.

Bundan 200 yıl önce Mora Yarımadası’nda yaşanan katliam, gerek hemen o dönemde gerek sonrasında, özellikle görgü tanıklarının yazdıklarıyla, ayrıntılarıyla kanıtlanmıştı. Bu tanıkların arasında, bizzat Yunan isyancıları destekleyen ve Batı Avrupa’dan gelen pan­helenik yazarlar vardı. Bunlardan kimisi, tanık oldukları hadiselerden sonra hayalkırıklığı ve nefret içinde ülkelerine dönmüştür. Kimisi ise, maalesef yaşanan katliamı rasyonalize etmeye çalışmıştır.

Fransız tarihçi Camille Leynadier 1847’de Toplumların Tarihleri ve Devrimler kitabının 135. ve 136. sayfalarında “Yunanlılar yüzyıllar boyunca yuttukları hakaretleri adeta bir kan gölünde boğdular. Onca yıllar boyunca ve sayısız biriken borçlar, bir gecenin ve bir şehrin dar alanında ödetildi. Kurbanların kızgınlığının nerelere kadar gitmiş olduğu gözlenmemiş olsaydı, Müslüman baskısının nerelere kadar uzanmış olduğu da her zamanki gibi görmezden gelinmiş olacaktı” diye yazmış, yazabilmiş­tir. Aynı şekilde birçok “Yunansever” Batılı yazar da, Tripoliçe’de yaşanan vahşetin daha önceki “Türk zulmü”ne bir cevap olduğunu iddia ederek, bir “acı yarıştırma” yaklaşımını desteklemiştir. Bunlar arasında “eğer Türkler öldürülmesiydi, Yunanlıları katledeceklerdi” diyecek kadar alçalmış örneklere rastlamak da mümkündür.

Yine de yıllar öncesinden bugüne kadar bağımsız tarihçilerin konuyla ilgili kitap ve yorumları, yaşanan büyük katliamın niteliğini açıkça gözler önüne serer:

“1821 Nisan ayında Yunan Yarımada­sı’nın her tarafına yayılmış, tarımla uğraşan 20 binin üzerinde Müslüman yaşamaktaydı. İki ay geçmeden bunların çoğunluğu kadın, çocuk denmeden acımasızca ve pişmanlık duyulmadan vahşice katledilmişti. Şimdi bile yoldan geçen seyyahlara taş kümelerini gösterip, ‘İşte şurada Ali Ağa’nın konağı vardı ve biz onunla birlikte ailesini ve hiz­metkârlarını burada kestik’ deyip; bir gün bu yaptıklarından ötürü kindar bir öfkeyle kar­şılaşacağını hiç düşünmeden, bir zamanlar Ali Ağa’ya ait olan tarlaları sakince sürmeye koyulan yaşlı adamlara rastlarsınız. İşlenen suç bir ulusa aitti ve doğurduğu huzur bozu­cu sonuçlar ne olursa olsun, telafi etmesi o ulusa ait bir davranış biçimi olarak o ulusun vicdanında yer etmeliydi”.

(History of the Greek Revolution, Londra, 1861)

İngiliz tarihçi W. Alison Phillips:

“Tripoliçe’deki perişan Türk halkı, üç gün süreyle vahşi haydutların hırs ve zul­müne maruz bırakıldı. Yaşına ve cinsiyetine bakılmadan hepsi katledildi. Kadınlarla çocuklar dahi öldürülmeden önce işken­ceden geçirildiler. Katliam öylesine büyük ölçekteydi ki, çetecilerin lideri Kolokotro­nis’in kendisi bile, ‘Kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi’ demektedir. İlerlediği zafer yolu, cesetlerden oluşan bir halıyla döşenmişti. İki günün sonunda, sağ kalabilen feci haldeki 2.000 kadar her yaş ve cinsiyetten Müslüman, bilhassa kadın ve çocuklar merhametsizce toplanıp, yakında­ki bir dağdan uçuruma yuvarlandı ve orada sığır gibi parçalandılar”.

(The War of Greek Independence, 1821 to 1833, New York, 1897)

İngiliz tarihçi William St. Clair:

“Yunanistan Türkleri, kendilerinden sonra çok az iz bıraktılar. Onlar ansızın ve tamamen 1821 yazında yok oldular. Bu yok oluş tüm dünyanın gözlerinden uzak oldu ve arkalarından ağlanmadı. 20 binden fazla erkek, kadın, yaşlı, çocuk Türk, kendi komşuları Rumlar tarafından birkaç hafta içinde katledildiler. Bu katliam acımasızca, kasten ve tereddütsüz hayata geçirildi… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki şehre sığınmaya çalı­şanlar da, isyancı güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kasabalarda Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılarsa da bunlardan pek azı kurtula­bildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı. Mora’nın her yanında sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Rumlar çevre­yi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar onlara önderlik ediyor ve sözde kutsal eylemlerinde onları kışkırtıyordu”

(That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence, Cambridge, 2008).

Amerikalı tarihçi Justin McCarthy:

“Yunanistan’daki Türklerin ölümü, savaş zayiatı değildi. Yunan çetelerinin eline geçen tüm Türkler, kadın ve çocuklar dahil katledilmişlerdi. Tek istisna, köle olarak alı­konan bir kaç kadın ve kızdan ibaretti. Bazen savaş sarhoşluğu içinde ve eski efendilerin düştüğünü görmek arzusuyla Türkler derhal öldürülmüşlerdi ama katliamların çoğu planlı ve serinkanlılıkla işlenmişti. Şehir ve kasabaların tüm Türk nüfusu toplanıp şehir dışına yürütülmüş ve kuytu yerlerde boğaz­lanmışlardı”.

(Ölüm ve Sürgün, TTK, Ankara, 2014)

TARİH-İ CEVDET (1884)

Yaşayanları katlettiler mezardakileri yaktılar

Acı hadiselerden 63 sene sonra, vakanüvis Ahmet Cevdet Paşa’nın eserinden Mora’da yaşananların özeti: “… Müslümanların bu hal-i pür-melâli üç gün devam etti ve bu müddet zarfında Yunan eşkıyası ehl-i İslâm’a karşı öyle vahşiyâne muameleler icra ettiler ki anlatması derin bir elem verir… Yunan eşkıyası, dirilere yaptığı vahşice hareketlerle yüreğini soğutamamış, Müslüman mezarlığını kazarak ölüleri dışarı çıkarıp yakmıştır. Velhasıl Mora eyaletinin merkezi olan Tripoliçe ahalisinin çoğu böyle mazlum ve mağdur olarak mahv olup gitmiştir…”