#tarih
Sosyal Tarih

35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

Moda, insanın hem topluma uyum sağlama, hem de bireyselliğini vurgulama isteğinden kaynaklanır. Adı üzerinde, modernliğin bir ürünüdür, çünkü sürekli yeniyi arar. Bu sayfalara giyim tarihinin önemli dalgalarından sadece bazıları sığabildi. Ama bu anlar, modanın toplumsal dönüşümlerin dışavurumu olarak da tanımlanabileceğini göstermeye yetiyor.

MİLADIN İLK KOKOŞLARI

Erkekler bukleli kadınlar örgülü

Romalı deyince aklımıza toga gelir. Vergilius’un Aeneis destanında, tanrı Jupiter Romalıları şöyle tarif eder: “Dünyanın efendileri, toga giyen halk.” Bu çok uzun, yünlü kumaş parçası, sadece Roma vatandaşları tarafından vücuda dolanarak giyilirdi. Rahat değildi ama statü belirtirdi. Evli kadınlar omuzdan tutturulmuş uzun, kolsuz, sade bir “stola” giyerdi. Ama onlar da modayı saçlarıyla yarattılar. Vespasianus’tan Hadrianus’a uzanan dönemde (69-138) saç modası zirve yaptı. Bu yıllardan kalma büstlerde, alnın üzerinde kocaman taç şeklinde kabartılmış bukleler ve karmaşık saç örgüleri görülür. Kadınlar şık saç iğneleri ve fileler kullanıyor, peruk ve saç desteğine başvuruyordu. Romalı yazar Iuvenalis, bir kadını “önden uzun, arkadan tam tersi” diye tarif ederken, bu modayla dalga geçiyordu.

PARFÜMDEN KIYAFETE ZİRYÂB MARKASI

Endülüs’e stil öğretti

Endülüs’teki yaşam tarzı bütün Avrupa’yı etkilemişti.

Kuşkusuz Ziryâb (öl.852), tarihin önemli bir moda önderiydi. Ebu Hasan Ali bin Nâfi’ye (Ziryâb) herkes sahip çıkmak istediğinden, İranlı, Kürt, Afrikalı olduğu söyleniyor. Abbasi halifesi Harunürreşid’in Bağdat’taki sarayında müzisyen olarak parladı. 822’de Endülüs’teki Emevi halifesi II. Abdurrahman’ın yanına Kurtuba’ya (bugün Córdoba) gitti. Bağdat’tan getirdikleri arasında kozmetik ve parfümler de vardı. Mevsimlere ve “yarı-mevsimlere” göre farklı giyinme alışkanlığını Endülüslülere tanıttı. Yazın beyaz ve açık renkli hafif giysiler, ilkbaharda renkli ipekliler, sonbahar ve kışın ise yünlü kıyafetler giymek moda oldu. Endülüs’te kadın erkek herkes saçlarını ortadan ayırmakla yetinirdi. Ziryâb, alnı örtecek kadar kahkül kesmeyi, yana bırakılan zülüfleri kulağa doğru sarkıtmayı öğretti. Diş macunu, şampuan, deodorana benzer bileşimler de geliştirdiği söylenir.

500 SENELİK BAŞ TACI

Sarmaktan sarık kovaktan kavuk

Devlet kurma girişimine çobanlıktan, göçebe beyliğinden adım atan Ertuğrul oğlu Kara Osman için çok sonraki ressamlar kırmızı börküne ahi babalarının ak tülbendini dolamış, bu “perişanî sarığın” altındaki çeneye de sakalı uygun görmüşler. II. Mehmed’e kadar klasik kisve budur. II. Mehmed’i önüne sorguç iliştirilmiş burma bir sarıkla gösteren resimler olasılıkla uydurmadır. Çünkü onu Roma kayzerleri imajıyla klasik niş/kemerle çerçeveleyerek resmeden Gentile Bellini, ahi dolamasını korumuştur. Demek ki sarık modası, 1300’den 1480’lere Osmanoğulları’nın ilk iki asrında tutunmuş. II. Bâyezid’i bu geleneksel sarıkla gösteren frapan bir resim yok. Şu halde kavuk biçiminde içi kov-kof, dolayısıyla oval, balkabağımsı, kallavi… kavuk modası için II. Bâyezid’den (1481-1512) II. Mahmud’a (1808-1839) yaklaşık 350 yıllık bir süreç söz konusu. Kalafatlar, devirmeler, selimiler, örfîler, çatalbaşlar… bu uzun zamanın modalarıdır.

Gentile Bellini’ye atfedilen II. Mehmed portresi, 1480.

KRALİÇE JUANA’NIN İCADI ÇEMBER ETEK

Saray kadınının alameti farikası

İspanyol ressam Diego Velázquez’in 1660 tarihli eserinde İspanyol Prensesi Margarita Teresa.

Çember etek, Avrupa’da kadın giyimine, kısa bir nefes alma dönemi (1780-1815) dışında, 400 yıl hükmetti. İspanya’da 15. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. Modayı Kastilya Kraliçesi Portekizli Juana’nın yarattığı söylenir. Juana (1439-1475) hamileliğini gizlemek için beline taze keresteden (İspanyolca verdugo) yapılmış bir çember takmış ve bol etekle saray halkının önüne çıkmıştı. Kısa süre sonra çember etek, Fransız sarayında “vertugadin” ve İngiliz sarayında “fartingale” olarak görüldü. Bele takılan çemberlerin yapımında (esnek olduğu için) balina kemikleri, kereste, saman daha sonra metaller kullanıldı. Yastık etek, sepet etek, fıçı etek, tanbur etek gibi değişik isimler aldı. Navarra Kraliçesi Marguerite, çember eteğiyle o kadar çok yer kaplıyordu ki, ona yol vermek için insanların duvarlara yapışması gerekiyordu. İspanya’da bu eteklere “prenses-koruyan” (guardainfanta) adı verildi. Velázquez’in resimlerinde bu küçük prensesler yanlara doğru aşırı geniş eteklerle görülür. Kadınların oturabilmesi için kolluksuz “çember etek sandalyesi” (chaise à vertugadin) icat edildi. Çember etek modası 1830’larda “krinolin” adıyla geri dönecekti.

HURREM: BİR OSMANLI ‘TREND-SETTER’I

Kanuni Sultan Süleyman’ı stiliyle kendine aşık etti

Hurrem Sultan’ın 18. yüzyıla tarihlenen portresi.

Hurrem’den önceki padişah eşleri için de hatunluk, hasekilik pâyeleri gereği, alımlı çalımlı ipekli giysilerle hotoz ve yaşmak, koşuldu. Süleyman’la Hurrem’e gelindiğinde Avrupa’da da kraliçelerin öne çıktığı bir evre yaşanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun ecesi bunu gören bir fettandı. Doğu tezgahlarında dokunan paha biçilmez kuponlardan modalar yarattı. Haremin güngörmezlerinden bir tek o, giyim kuşamıyla da ilgi topladı. Süleyman da, Hurrem’e beğendirdiği kaftanları, sorguçlu sarıklarıyla Batılıların parlak saltanatına “Muhteşem” yakıştırmasını güçlendirmişti. Hurrem’in saklanabilmiş dal iğnesi, birkaç çevresi, ona atfedilen kaftan, yelek, gömlek… vardır; fakat asıl Batılı ressamların portreleri, haremdeki kraliçe zarafeti olarak harikuladedir: Mücevherli hotoz, mengüş (hilal küpe), hotozun önünde alnında ışıldayan bir hayatağacı (lotus) olduğu kuşkusuz pırlanta taş, boynunu çevreleyen ipekli yakayla başlayıp kat kat inen ipekten, seraserden, Çin Hint kutnilerinden giysiler, acaba Avrupa kraliçelerinde var mıydı? Portrelerindeki renkler ve biçimler, bize sarayın bir kreatör modacının atölyesini andırdığını düşündürüyor. Tintoretto’nun yaptığı portresinde de yine yarı cepheden başında daha ağır bir hotoz, üzerinde yarım kollu açık yakalı daha sade bir saray giysisiyle betimlenmiştir. Gür saçları örgülü biçimde arkaya bırakılmış, alnında şakaklarında da zülüfler vardır. Çağının örtünme kurallarına karşın hayli açık bu resminde ve diğerlerinde güzelliği kadar inceliği de yansıtılmıştır. Hurrem, Topkapı Sarayı’ndaki portrelerinden, yukarısında “Rosa Solimani Turc imp” (Türk İmparatoru Süleymanın Gülü) yazılı tabloda giysisinin altında hamile gibidir. Siperlikli şapka havası verilmiş yaşmağı, çene altından sarılmıştır. Melchior Lorck’un profilden yaptığı Rokselana, topluca, elinde çiçek, başında incilerle süslenmiş dolama, kulaklarında armudi küpelerle betimlenmiştir. Yüz ifadesin- deki çekicilik, cihan padişahının 40 yıl süren aşkının haklılığını doğrular.

400 YILLIK BOYUN BAĞI SANATI

‘Hırvat’tan kravata

Kravatın, 17. yüzyılda, Fransa kralının hizmetindeki Hırvat askerler tarafından Batı Avrupa’ya getirildiği, “kravat” kelimesinin de Hırvat’tan türediği söylenir. Bu bir öyküdür, ama 1670’de Fransa Kralı XIV. Louis’nin saray teşkilatında ilk kez bir “kravatçı”nın (cravatier) görev aldığı kayıtlı bir gerçektir. Kravat, 400 yılda kimi zaman dantel ve kurdelelere büründü, uzadı, genişledi, kimi zaman basit bir siyah bağ oldu. 18. yüzyılda çok uzun ve geniş bir bez olan kravatı herkes kendine göre bağlıyor, bu da büyük maharet sayılıyordu. Eylül 1818’de İngiltere’de çıkan Necklothitania (Kravatistan) adlı mizahi broşürde, kravat düğümlerine verilen isimleri okuruz: Matematik, Oryantal, Aşk Tahtı, Napoléon, Posta Arabası… Sonraki yüzyılda kravat sadeleşti, farklı çeşitleri (örneğin papyon) ortaya çıktı. 1926’da New Yorklu kravatçı Jesse Langsdorf kolayca şekil verilebilen ilk kravatı geliştirdi. 1960’lardan sonra konformizmin bir sembolü olarak görülmeye başlandı. Bugün gücünü kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ tahttan indirilmiş değil.

17. YÜZYILIN PAHALI ZEVKİ

Ye kürküm ye

İlk matbaanın kurulmasına katkısıyla bilinen III. Osman dönemi sadrazamı (1755-1756) Yirmisekizzade Mehmed Sait Paşa da kürk modasından nasibini almış.

Kadınlar kısa etekli, bedenkâr denen kakım kürkler giyerdi. Rical ailelerinin havalı, fingirdek kızları, paşaların gözde câriyeleri, bu modanın “kız kürkü” denen kesimine düşkündüler ama bunlar, çok pahalı, adeta servet düşmanı şeylerdi. Biraz hesaplıları samurdan “bedennûr”du. Kürkçüler hanında satılan Rusya’dan gelme kakım ve samur kürklerin ayarttığı İstanbullu çılgınlar ne kadar çoksa, genç haremlerine aynısını giydirmeye heveskar taşra derebeyleri ve ayanlar da az değildi. Kürkle seksi buluşturmayı düşünen bir modacı değil, Osmanlı padişahı İbrahim oldu. Sarayın bir odasını tepeden tırnağa samur kaplatıp o yumuşak ortamda hasekisiyle sevişmek istemesi, parasal değil siyasal açıdan pahalıya patladı. Tahttan indirilip boğulmasının bir nedeni de buydu.

AVRUPA GİYİMİNDE ORYANTAL ESİNTİLER

1700’lü yılların şalvarlı leydileri

Cenevre doğumlu ressam Jean- Étienne Liotard’ın eserinde karısı Marie Fargues, Ege kadını kostümüyle.

İngiliz elçisinin karısı Lady Mary Montagu, 1717 tarihli mektuplarından birinde, giydiği “Türk elbisesi”ni, şalvarı, terliği, gömleği, entariyi, kemeri uzun uzun anlatır. O yüzyılda Doğu modası Avrupa’yı sardı. Avrupalı kadınlar ara ara taktıkları “türbanın” Türk kadınının başlığı olduğuna inanıyorlardı. Bir başka ünlü Türk giysisi ise şalvardı. 1851’de ABD’de kadın hakları savunucusu Amelia Bloomer, elbisenin altına giydiği şalvar şeklindeki pantolonu bir kadın dergisinde tanıttı. “Bloomer” veya “Türk pantolonu” denilen tasarım çok ilgi gördü ancak tutmadı. Bu konuda asıl şöhret yapan Paul Poiret oldu. Oryantalizm, Ortadoğu’dan ibaret değildi. Batı modası, başka yerlerden malzeme aramayı hiç bırakmadı.

TOKYO’DA İKİ AKIMI

Dış görünüş her şey demekti

Utagawa Toyoharu’nun (1735-1814) Bir Kış Partisi eserinden detay bir görünüm.

Japonya’da Edo döneminde (1603-1867), özellikle 18. yüzyılda ülkenin yeni başkenti Edo (bugün Tokyo), “iki” denilen estetik akımın etkisine girdi. Şogunluğu ele geçiren Tokugava ailesi burayı başkent yapmış, iç savaşlara son vermişti. Edo çok kalabalık bir ticaret merkezi oldu. Echigo-ya adlı kimono mağazası, 2500 metrekarede 300 kişiyi istihdam ediyordu. Yeni modaların ortaya çıkmasını kentteki zengin tüccar sınıfı sağladı. “İki,” Avrupa’daki “dandy” akımı gibi, dış görünüşü dünyanın merkezine koyan bir hayat biçiminin ifadesiydi. Bugün geleneksel Japon kıyafeti dediğimiz tarz, bu dönemde Edo’da gelişti. Kimononun yeni modelleri geliştirildi, kollar gittikçe uzarken bele takılan “obi” de genişledi. Bunun bağlanması, Batıda kravat bağlamak kadar çeşitlendi. Netsuke adlı bir aksesuvar ortaya çıktı. Bu, erkeklerin cep işlevi görmesi için kullandığı küçük keseleri bellerindeki obiye tutturan bir süstü. 1681’de şogun, zengin tüccar İşikava Rokubei ile karısını göz alıcı kıyafetleri nedeniyle tutuklattı. Bu, sadece bir örnekti. Şogunlar ikide bir ferman çıkartarak tüccar sınıfın moda anlayışını denetlemeye çalışsalar da bu eğilimin önüne geçemediler.

DEKOLTE VE TRANSPARAN

İstanbul 18. yüzyılda açılıp saçıldı

18. yüzyılda Osmanlı saraylı kadınları.

Suzeni ve müşteha… Bu iki sözcük, taassubun söz geçiremediği bir açılım saçılım evresinde buluştu. Suzeni yakıcı-transparan, müşteha iştah kabartan tahrik eden demekti. Bu ikilinin ortak hedefi, 18. yüzyıl sonundaki açılıp saçılma modasının erkekleri kudurtmasıydı. Önlenmesi de zordu, çünkü renk renk şemsiyelerin altında salınan gül yanaklı gülücüklü, usulen yaşmaklı tül gibi ince ve uçuk renkli ferace üstlüklerden bugünün dekolte, transparan ya da “göğüslere balkon havası aldırma” modasını ilk o zaman mesirelere taşımış, ortalığı yıkıp yakmıştı. Baş sorumlularsa sahil saraylarında, çayır köşklerinde fink atan III. Mustafa’nın laf anlamaz kızlarıydı. 16. yüzyılda ta Hurrem zamanında başlayan saray modası akımı 17. yüzyılda söner gibi olsa da 18. yüzyıl sonlarında Şah, Beyhan ve Hatice sultanlarla bir daha kabarmıştı. Kardeşleri III. Selim (1761-1808) bunlara her türlü serbestliği tanımıştı. Kâğıthane, Göksu, Boğaz teferrüçgâhları, Tepebaşı… Süslenmiş koçularda sıra sıra bahtiyar kadınlar, bir elde yelpaze, ötekinde şemsiye, yanında mesire sepeti… Sağlı sollu, önden arkadan yavuklular, âşıklar, kestirenler. Kadınlar çayırlara dökülmüş incecik ipeklilerin altında gerdan ziyafeti veriyor, erkekler de yanıp yakılıyorlardı. Modanın adı da suzeni (yakıcı) oldu ve padişahın İstanbul’u yöneten Kaymakam Paşa’ya hükümlerinde bile yer aldı.

DEVRİM ÖNCESİ RÜKÜŞLÜK

Tanınmaz hâldeki İngiliz züppe

1774 tarihli karikatürde, yolda karşılaştığı oğlunu tanıyamayan İngiliz baba.

İngiliz aristokrat ve burjuvaları 18. yüzyılda aşırı zenginleşmişti. Oğulları, Oxford ve Cambridge’de bir-iki yıl geçirdikten sonra Avrupa’da “Büyük Tur”a çıkardı. İşte “Makaroni Kulübü” adı takılan grubun erkek giyiminde yarattığı modayı, bu tur sırasında İtalya’da baştan çıkmalarına bağlayanlar çok oldu. Yolda babasıyla karşılaşan bir “makaroni”yi gösteren karikatürde (S. H. Grimm, 1774) baba oğlunun peruğunun tepesine kondurduğu iki köşeli şapkayı işaret ederek

“Bu da nedir Tom?” diye sorar. Tom, minik şapkası, dev pudralı peruğu, göğüs fırfırları, dantel
kravatı, şık külot pantolonu, altın tokalı ayakkabıları, fildişi bastonu, kırmızıya boyadığı al yanaklarıyla, kadınsı, dolayısıyla gülünçtür. Bunun bir de kadın versiyonu vardı. Kadınları pudralı peruklarının üstünde tablo veya heykeli andıran dev şapkalarıyla gösteren karikatürler çoktur. Bunlara Fransız Devrimi son verecekti.

MODA BASINI

Stil kağıda bürüdü

Fransa’da 1672’de yayına başlayan Mercure Gallant’da, saray kadınlarının giysilerinin çizimleri yer alırdı. Ama 18. yüzyılda, yeni modellerin yer aldığı Fransa’daki Cabinet des Modes (1785) ile İngiltere’deki Lady’s Magazine (1776) ilk moda dergileriydi. Seçkinlerden çıkan modayı, taşraya taşıyorlardı. Örneğin Gustave Flaubert’in karakteri Madame Bovary, bu dergilerin müptelasıydı. 1867’de bugünün en eski moda dergisi Harper’s Bazaar, ABD’de çıkmaya başladı. Moda ile sanat arasında, çizim ve fotoğraf aracılığıyla yeni bir bağ kuruldu. 1874’te şair Mallarmé’nin dergisi La Dernière Mode bunun ilginç bir örneğidir. Moda çizerlerinin en ünlüsü Rus asıllı Erté’ydi. Fotoğrafçı Edward Steichen, modacı Poiret’nin kıyafetlerini çekerek yayınladı (1911). Ertesi yıl, ünlü ressamların çizimleriyle La Gazette du Bon Ton dergisi yayına başladı. Artık moda-basın-sanat ortaklığı sıradan hâle geliyordu.

‘İÇ ETEKLİ KRALİÇE’ MARIE ANTOINETTE

‘Moda Bakanı’ atadı

Louise Élisabeth Vigée Le Brun’ün eserinde muslin elbisesi içinde betimlenen Kraliçe’nin bu görüntüsü zamanında uygunsuz olarak değerlendirilmişti.

Fransa Kraliçesi Marie Antoinette (1755-1793) ve terzisi Rose Bertin (1747-1813) en büyük moda ikilisidir. Taşralı yoksul bir kız olan Rose Bertin, Paris’e gelerek “Grand Mogol” adlı şirketini kurdu. Dönemin dedikodularını içeren ve sansüre uğramamak için Almanya’da basılan Correspondance Secrète adlı dergide şu hikaye anlatılır: Bir gün taşralı asil bir kadın, Rose Bertin’in mağazasına gelerek bone almak istediğini söyler. Bertin, yardımcısına “geçen ayın bonelerini getirin” diye emreder. Müşteri “ama ben son moda olanlardan istiyorum” diye itiraz edince modacı “olamaz madam” der. “Kraliçeyle karar verdik: Son moda boneler sekiz gün sonra çıkacak…” O günden sonra Fransızlar Bertin’e “Moda Bakanı” adını yakıştırdı. 1783’te Bertin, zamanın ruhuna uygun, doğal, sade bir tarzı lanse etmek için, muslinden, çember eteksiz, basit bir elbise yaptı. 1783’te Kraliçe’yi bu elbiseyle gösteren tablo Paris Salonu’nda sergilendiğinde skandal yarattı. Elbiseye “kraliçenin iç eteği” (chemise de la reine) adı verildi; Fransa kraliçesinin bu kılıkla devletin itibarını yerle bir ettiği söylendi. Ancak muslin elbise, Kraliçe’nin 1793’teki idamına rağmen, 40 yıl boyunca Avrupalı kadınların gardrobunda yer aldı.

İHTİLALDEN SONRA ŞIKLIK

Kadınlar ‘harika’ erkekler ‘inanılmaz’

Devrim sonrası Fransa’da seçkin kadınlar dönem modacılarının “muslin kombinezon” adını taktıkları yarı-şeffaf elbiseler giyiyorlardı. Fransız sanatçı François Gérard’ın 1802 tarihli resmindeki sosyetik güzel Juliette Récamier de onlardan biriydi.

Fransız Devrimi’nde Terör devrinin sona ermesiyle Direktuar dönemi başladı (1795). Politikadaki aşırılıklar bitmiş sıra modaya gelmişti. Madame Tallien ve Madame de Beauharnais (sonra Napoléon ile evlenen Josephine) gibi kadınlar, Paris’teki salonlarında yeni bir seçkinler sınıfının ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Bu kadınlar, Antik Yunan modasını giysilerine uyguladılar. Korseleri attılar, dekolteleri açtılar, etekleri kısalttılar, elbise belini yukarıya, göğüs altına taşıdılar.

Bu yarı-şeffaf giysilere modacılar “muslin kombinezon” adını taktı. Bir de bunu abartanlar vardı ki onlara “Harikalar” (Merveilleuses) deniyordu. Dönem karikatürlerinde bu kadınların neredeyse çıplak gezdiği çeşitli esprilerle vurgulanır. Erkek cephesindeki “İnanılmazlar”ın (Incroyables) en belirgin özelliği, Steenkerke boyun bağlarıydı. Bu, çok geniş, uzun bir atkıydı. Karikatürlerde, “İnanılmazlar”ın yüzlerinin yarısının bununla kaplandığı görülür. 1801’de Le Bon Genre dergisindeki karikatürde, iki “İnanılmaz”ın başında peruk vardır. Aslında peruk çoktan kalkmıştı ama karikatür “İnanılmazlar”ın eski rejime dönüşü simgelediklerini belirtiyordu. Onlar, yozlaşmanın sembolüydüler. Ancak ardından gelen Napoléon döneminde, bu aşırılıklar törpülenerek yeni akım yani “Ampir modası” yerli yerine oturdu.

KREASYON-U HÛMAYUN

II. Mahmud’un devrimi moda evrimi

30. Osmanlı Sultanı II. Mahmud, getirdiği kılık-kıyafet düzenlemelerinden sonra.

Yeniçerilerin ocağını söndüren II. Mahmud’un, yeni merkez ordusu Asakir-i Mansure’ye, yeniçerileri anımsatacak kıyafetten uzak, modern bir görüntü kazandırması koşuldu. Bu, bir giyim kuşam yeniliği gerektirdiğinden devrimi önce kendi kisvesinde başlattı. 1828’de başbinbaşı rütbesi alarak klasik padişah giysilerine hiç benzemeyen, Avrupa krallarına öykünen bir garip kıyafet benimsedi. Fes, setre pantolon ve boz çuhadan mantovari “hırvani” denen kaput ve çizmeden oluşan bu kıyafetle taburuna talim yaptırmaya, cuma selamlıklarına çıkmaya başladı. Bu garip kisve-i hûmayun, İstanbul’da şaşkınlık yaratsa da padişah, 3 Mart 1829’da bir ferman çıkararak ulema dışında, tebasının kavuk, sarık ve biniş giymesini yasakladı. Kamu görevlileriyle ordu mensupları için fes, hırvani, setre, pantalon öngörüldü. Kendisi de bu üniformasıyla denetimlerini sıkılaştırdı. Bu zoraki fermanlı moda, İstanbulluları utanca taşısa da kısa zamanda kürk, kaftan, şalvar hammallığından kurtulup setre-pantalon mengenesine sıkışıldı. Osmanlılığın son asrını bu imaj temsil etti.

TAKIM ELBİSEYİ YARATAN ‘YAKIŞIKLI’ BRUMMELL

Ayna önünde yaşadı ve öldü

Robert Dighton imzalı portrede ‘Yakışıklı’
Brummell, klasik heykellerdeki gibi
yüzüne doğru taranmış, pudrasız ve
kıvırcık Brutus tarzı saçıyla görülüyor.

Modern erkek modasının önderi İngiliz dandy’si George “Beau” Brummell’dir (1778-1840). Dandy aşırılıkları reddeden ama mükemmel bir görüntüye, eksiksiz bir özgüvene sahip bir kentli erkekti. “Bir ayna önünde yaşamak ve ölmek.” Beaudelaire’e göre dandy’nın sloganı buydu. Beau Brummell, tam böyle bir adamdı. Ceket, yelek, gömlek, kravat ve pantalondan oluşan takım elbiseyi yarattı. Çok temizdi ve sinek kaydı traş olurdu. Sadece beyaz gömlek giyerdi. Titus modeliyle taradığı saçlarının “rüzgardan hafif uçuşmuş” görünmesi için yastıkların üzerinde yuvarlanırdı. Boyun bağını takması bir saat sürerdi. Ceketleri kahverengi, lacivert veya koyu yeşildi. Pantalonları tek bir kırışık olmadan bacaklarını sarardı ve “Nankeen” denilen, çünkü Nankin’den (Çin) ithal edilen krem rengi yünlü kumaştan yapılmaydı. “Hessian” çizmelerini (Hessen Büyük Dükalığı’nın kiralık askerlerinin giydiği çizme) şampanyayla parlattığı söylenirdi! Baston, eldivenler ve “beaver” (kunduz) şapka kıyafetini tamamlardı. Saat zinciri ve yüzük dışında takı kullanmazdı. Kendisi için “Giyinmekten başka yeteneğim yok; bütün deham bundan ibaret” demişti. Giyinip kuşanması bir ibadet gibiydi. Yunan heykellerinde görülen kusursuz formu, erkek giyimine taşımış, geçmiş dönemlerin fırfır ve saçaklarından sakınarak, hatları usta işi terzilikle belirlenmiş kıyafetiyle vücudun erdemlerini yükseltmişti.

ÖNCE DENİZCİLER GİYMİŞTİ

Fas’tan gelen fes

Osmanlı saray ressamı Fausto Zonaro’nun gözünden 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Dömeke Muharebesi.

Fes modasının “Memâlik-i Mahrusa-i Şahâne” simgesi olarak ortaya çıkışı, Afrika işi kırmızı başlığın Osmanlılıkla yetinmeyip hem Türklerin hem İslâm dünyasının simgesi oluşu için zaman boyutu aşağı yukarı 1820’lerden 1920’lere 100 yıldır. Bu yüzyılda, her milletten ve inançtan tebanın ortak serpuşu olan fese uzak duran tek kesim, başlarında örf denen kavuğu taşıyan ulema zümresiydi. Adını II. Mahmud’dan alan serpme püsküllü tepesi genişçe Mahmudiye fesi, daha oğlu Sultan Abdülmecid’in saltanatında moda değiştirdi. 1850’lerde Mecidiye modası aldı yürüdü. Bunu Abdülaziz zamanında basık, asabası geniş ve kulaklara inen Aziziye, II. Abdülhamid’in saltanatında uzun ve kalıplı, duman renklisi rağbette olan Hamidiye modası yaşandı. Fes ithalatçıları, kalıpçıları, püskülcüleri bu 33 yılda iyi iş yaptılar. Büyüklerimizden hatıra feslerin çoğu Hamidiye modasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin şapka yeniliğine yenik düşmeyenlerse, beyaz tekne sarık altında, alında ve tepede varlığını gösteren kalıplı Hamidiye fesleriyle cami imamları oldu. Beyaz dolamalı fesler, ikinci etapta da Maraş dondurmacılarının sembolü olarak yaşamaya devam etti . Unutmamalı ki Suriye’de, Mısır’da daha 50 yıl fesler kalıba çekildi, püskülleri tarandı.

PARİS MODASININ İNGİLİZ ATASI: WORTH

‘Haute couture’ü o başlattı

Worth, yarattığı kıyafetlerin içine markasının etiketini diken ilk tasarımcıydı.

İlk modern modaevi Paris’te bir İngiliz tasarımcı tarafından kuruldu. Charles Frederick Worth (1825-1895), genç yaşta Paris’te tezgahtar olarak çalışmaya başladı. Parlayışını eşi ve mankeni Marie Vernet ile müşterisi İmparatoriçe Eugénie’ye borçluydu. 1851 Paris Evrensel Sergisi’ne bir saray kıyafetiyle katılıp altın madalya alınca kendi mağazasını kurdu. 1853’te Avusturya elçisinin eşi Prenses Metternich’e diktiği bir kıyafet sayesinde, III. Napoléon’un eşi Eugénie ile tanıştı. Galler Prensesi, Rusya Çariçesi ve Avusturya İmparatoriçesi de müşterileri arasındaydı. Paris’teki mağazasında aynalı büyük salonda mankenler son model kıyafetlerin yanında bekler, istenileni giyerek müşterilere gösterirdi. 1200 dikişçinin çalıştığı Maison de Worth, 1952’ye kadar yaşadı. Worth’ün 1868’de kurulmasına öncülük ettiği ilk moda sendikası bugün güçlü Fransız Yüksek Moda Federasyonu’nun atasıdır.

HANIMLARA MAHSUS BATILILAŞMA

İstanbul’da peçeler 1850’lerde inceldi

Osmanlı tarihinde kadınların nasıl giyineceği hakkında pek çok ferman çıktı. Önce mevcut durum anlatılır ve kadınların şu veya bu yasağa uymamasından şikayet edilirdi. Yani, kadınlar hep moda yaratma peşindeydi. 19. yüzyılda İstanbul, İzmir, Selanik gibi kentlerdeki Müslüman kadınlar Batı modasından etkilenmeye başladı. Yüzyıl sona yaklaşırken feracenin yanında çarşaf da ortaya çıktı, sonra peçeler inceldi, çarşaflar pelerine dönüştü. Dönemin kadın dergilerinden Batı modası izleniyor, “modistra” denilen Rum terzilere Batı tipi esvaplar yaptırılıyordu. İkinci Meşrutiyet’le birlikte yayın hayatına atılan Mehasin daha ilk sayısında “mükemmel bir moda gazetesi” olacağını açıklamıştı. Mehmet Rauf’un yazdığı “iç çamaşırları” başlıklı yazıya eşlik eden iç çamaşırı resimleri bile yayınlamıştı. Tesettür çok tartışılan konulardan biriydi. 1918’den sonra, İstanbul’a Rus göçmenlerin gelişi ve kumaş sıkıntısı nedeniyle pek çok kadın çarşafı bırakarak başa, boynu bile açıkta bırakan bir tülbent ya da eşarp sarmaya başladı. Yani Batı modası daha Cumhuriyet ilan edilmeden, seçkin çevrelerde çoktan yayılmıştı.

ERKEKTE GALLER ETKİSİ: VII. EDWARD

Melon şapkayı tanıtan Prens

İngiltere Kralı VII. Edward öldüğünde (1910) Almanya Başbakanı Prens von Bülow şöyle demişti: “Centilmenlerin en şık giyindiği ülkede, en şık giyinen centilmen oydu.” Bu bir övgü olduğu kadar yergiydi. Kraliçe Victoria’nın oğlu, 60 yaşında tahta çıkıncaya (1901) kadar kendini zevk ve sefaya vermişti. Babası Prens Albert şöyle diyordu: “Ne yazık ki kıyafetlerden başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Ava çıktığında bile tilkilerden çok pantolonlarına dikkat ediyor.” Bütün Avrupa onu izlerdi. Güya gizlice Marienbad’a kumar oynamaya gittiğinde, gazeteciler kente doluşarak fotoğrafını çek- meye çalışırdı. Erkek modasına yenilikler getirdi: Yeleğinin üst düğmesini açtı; tüvit kumaşını lanse etti, Homburg şapkasını (kurdele bantlı şapka) ve melon şapkayı tanıttı, pantolonlara ütü çizgisini getirdi, golf pantolonun, kruvaze ve çift düğmeli ceketin yayılmasını sağladı. Kendi adını taşıyan torunu Galler Prensi (VIII.) Edward’a kadar, onunla boy ölçüşecek başka bir erkek moda ikonu çıkmadı.

20. YÜZYILIN İLK DEHASI: POIRET

Kadını korseden kurtardı

Fransız çizer George Barbier’nin Paul Poiret için yaptığı illüstrasyonlardan biri, 1912

Korse, Fransız Devrimi sonrasında kısa ara dışında, kadınların mahkum olduğu bir giysiydi. Fransız modacı Paul Poiret 1903’te kimonodan esinlenerek tasarladığı bir kıyafette ilk kez korse kul- lanmadı. Tabii bu henüz ilk adımdı. Poiret’nin kariyeri, oryantalizmin zirve yaptığı yıllarda başladı. Şöhretinin başlangıcını bir “türban” tasarımına borçluydu. Poiret 1910’da ünlü “harem pantolonları”nı lanse etti. Modaya getirdiği yenilikler çoktu: Parfüm ve dekorasyona el atan ilk modacıydı, tanıtımda ilk kez fotoğrafı kullandı. Fransız Yüksek Moda Sendikası’nın 1911’de Paris Modası Sendikası’na dönüşmesini sağladı. 1914’te, Fransız Yüksek Modası Savunma Sendikası’nı kurdu ve modellerin kopyalanmasına karşı ilk mücadeleyi başlattı.

KADIN ATALARIMIZIN İZİNDE

Sutyene tekrar merhaba

2008’de Avusturya’da bulunan 600 yıllık sutyen, modern görüntüsüyle moda tarihçilerini şaşırttı.

Sutyenin hikayesi, tarihte “ilk”lerden söz etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren bir örnektir. Çünkü, üç yıl öncesine kadar, askılı sutyenin 20. yüzyıl başında yaratıldığına inanıyorduk. Fransız korseci Eugénie Herminie Cadolle, korseyi ikiye bölerek, üst parçayı yani ilk sutyeni 1900’de Paris Evrensel Sergisi’nde tanıttı. Ama resmi öncü, Amerikalı yazar Caresse “Polly” Crosbie’ydi. 1910’da “iki mendil, pembe bir kurdele, iğne-iplik” sayesinde ilk askılı sutyeni geliştirmiş, 3 Kasım 1914’te ABD Patent İdaresi’nden ilk patenti almıştı. Son derece net bir öyküydü bu. Hepimiz buna inanıyorduk. Ama, 2012’de Avusturya’dan gelen bir haber, giyim tarihçilerini allak bullak etti. Lemberg Şatosu’nun kalıntılarını araştıran Innsbruck Üniversitesi arkeologları burada bugün kullanılana benzer bir askılı sutyen bulmuş, karbon testlerinde bunun 1400’lerin sonuna doğru dikildiği anlaşılmıştı. Muhtemelen kadın atalarımız, sutyeni en az 600 yıl önce geliştirmişti; ama bu tasarım daha sonra kaybolmuş, 100 yıl önce yeniden keşfedilmişti.

KÜKREYEN 20’LER

Kısa etek kısa saç modası

1920’lerin aktif yaşam biçimleri kadınlar için de hareket rahatlığı sağlayan giysiler gerektirdi. Ayrıca yeni erotik bölge sırttı.

1920’ler, Büyük Savaş’la Büyük Bunalım arasına sıkışmış kısa bir on yıldı ama büyük değişimlere sahne oldu. “Kükreyen 20’ler” veya “Çılgın Yıllar” denilen bu çağda kadınlar oy hakkı başta olmak üzere bazı özgürlüklere kavuştu. Ve yüzyıllardan beri ilk defa, hem etekler, hem saçlar kısaldı. Göğüsler adeta yok oldu, bel aşağıya düştü. Alagarson kesilmiş saçların üzerine çan şeklinde şapkalar oturtuldu. “Flapper” (dağınık saçlı) veya “garçonne” (erkek çocuğa benzeyen genç
kız) denilen yeni nesil kadınlar, ilk kez pantalon giydiler. Amerikalı film yıldızı Louise Brooks, kısa saç modasını yayanların başındaydı. Pantolon giyen, eteğini ve saçını kısaltan ilk kadınlardan biri de modacı Coco Chanel’di. Yeni moda, Victoria çağında doğmuş önceki nesli öyle sarsmıştı ki, İngiltere Kraliçesi Mary (1867 doğumluydu) gibi bazı kadınlar eski elbiselerini terk etmeyi reddetti. Kuşaklar arasındaki bu çarpıcı giyim farkı, belki Fransız Devrimi’nden beri ilk kez görülüyordu.

DEDESİ GİBİ TARZ SAHİBİ VIII. EDWARD

Süveteri icat etti

Galler Prensi Edward, 1. Dünya Savaşı’ndan az sonra, babası İngiltere Kralı V. George’u ziyarete gider. Eski kafalı kral kaşlarını çatarak “Ne o? Dışarıda yağmur mu yağıyor?” diye sorar. Çünkü genç prens ilk kez kıvrık paçalı pantolon giymiştir. Bu delikanlı (sonra VIII. Edward) 50 yıl önceki stil ikonu VII. Edward’ın torunuydu. 1920’lerde giyimi bir dizi yenilik içeriyordu.

Kendi adıyla anılan prens-dö-gal kumaşını tanıttı; kumaşın deseni bir İskoç klanının tartanından alınmıştı. Fair Isle bölgesine özgü renkli desenli süveterle fotoğrafı çekilince süveter Amerika’daki dükkanlarda satılmaya başladı. Siyah yerine beyaz yelek giymeyi bir moda akımı hâline getirdi. ABD’de bir polo maçına kahverengi ceylan derisinden delikli ayakkabıyla gitti; üstelik bunları, İskoç desenli Argyle çoraplarıyla giymişti. Oxford çuvalları denilen yüksek belli, bol pantalonu yaygınlaştırdı. Sonradan şöyle söyleyecekti: “Aslında ben bir moda önderi olarak üretildim; terziler şovmenlerim, dünya da sahnemdi.”

1925 ŞAPKA KANUNU

Buna şapka derler!

Mustafa Kemal, 27 Ağustos 1925’te “Efendiler bu serpuşun ismine şapka denir” dediği konuşmasıyla kılık kıyafette bir devrim başlatmıştı.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanının ardından, kıyafet yeniliği gündeme geldi. Hedef fesi ortadan kaldırmaktı. 1925 yazında hazırlıkları yapılan bu yeniliğin önderi Cumhurreisi Mustafa Kemal’di. O yaz beyaz bir panama şapkayla görüldü.2Eylül 1925’te hükümet “ilmiye kisvesi ve bilumum devlet memurlarının kıyafetleri hakkında kararname”yi çıkardı. Bu kararnameyi, herkese şapka giyme zorunluluğu getiren 15 Kasım 1925 tarihli “Şapka İktisası Kanunu” izledi.

İlk günlerde piyasada yeterli sayıda şapka olmadığından, kağıt şapka veya kadın şapkası giyenler görüldü. Memurlara bir yıl vadeli “şapka avansı” bile sağlandı.

SAVAŞTAN SONRA BİKİNİ

Bomba gibi patladı

5 Temmuz 1946’da tanıtılan bikini, 19 yaşındaki modelin elindeki kibrit kutusuna sığıyordu.

Avustralyalı yüzücü ve dansçı Annette Kellerman’ın mayo giydiği için tutuklanmasının 30 yıl geçmiş, Josephine Baker, muz kostümünü giyeli 20 yıl olmuştu. Ava Gardner ve Rita Hayworth gibi yıldızlar sayesinde iki parçalı mayolar popülerdi. Bugünkü anlamda bikini ise Fransız mühendis Louis Réard tarafından 5 Temmuz 1946’da tanıtıldı. İki ay önce tasarımcı Jacques Heim “Atome” ismini verdiği ve “en küçük mayo” olarak tanımladığı iki parçalık tasarımını sunmuştu ama Réard bunun daha cüretkar bir versiyonunu canlı bir model üzerinde tanıttı. Bikiniye modellik yapan, 19 yaşındaki Micheline Bernardini bir striptizciydi. Zira “bikini, bir alyansın içinden geçirilemediği sürece bikini değildir” diyen Réard giymeyi kabul edecek bir model bulamamıştı. “Bikini” ismini o yaz bir atom bombasınıntestedildiğibirGüney Pasifik adasından almıştı. Réard tasarımının atom bombası gibi

DIOR İMZALI ‘YENİ GÖRÜNÜM’

İnce belli zarafet

Christian Dior, 2 Şubat 1947’de moda dünyasına yepyeni bir koleksiyonla damgasını vurdu. Dior, Lucien Lelong ve Pierre Balmain gibi moda devlerinin yanında yetişmişti. Moda yazarı Carmel Snow’un “New Look” (Yeni Görünüm veya “A Look”) adını taktığı koleksiyon, 2. Dünya Savaşı’nın bittiğini ilan etti. Kumaş kısıtlamaları kalkmıştı. Askerlerin devri sona ermişti. Artık kadınsı görünüme geri dönme zamanıy- dı. Kabarık etekler, büyük şapka, bele oturan ceketle bu gösterişli figür, yıllarca etkisini korudu.

TEK TAŞ MODASI

Reklamla parladı gelenek hâlini aldı

Türkiye’ye bu moda “tek taş” olarak 20. yüzyıl sonunda geldi. Bayilik sistemiyle büyüyen Türk kuyumculuk sektörünün gelişi- minde de etkili oldu. Günümüzde artık bunun yeni bir gelenek hâline geldiği öne sürülüyor.

Moda yaratmakta, reklamcılığın etkisini gösteren en ilginç örnek, 1940’ların sonunda De Beers elmas tekelinin pırlanta nişan yüzüğü kampanyasıdır. De Beers, Güney Afrika’da elmas madenlerini işletiyordu. Dünya elmas cevherinin yaklaşık yarısı burada bulunduğundan şirket, bir dünya tekeliydi. Büyük Bunalım döneminde elmas piyasası çökünce De Beers, Amerikan reklam şirketi N.W. Ayer & Son’la anlaştı. Ayer, pırlantayı evlilik ve/veya aşkla birleştirecek bir strateji düşündü. 1947’de reklam yazarı Frances Gerety, reklamcılığın en eski ve güçlü sloganlarından birini buldu: “A Diamond is Forever” (Bir Pırlanta Ebediyen Yaşar). Resim tarihinin tanınmış tabloları, altında bu slogan yazılı olarak basında çıkmaya başladı. 1951’de Ayer, De Beers’in patronlarına “Artık pırlanta yüzük almadan bir kızla nişanlanmak mümkün değil” demişti. Aynı yıl, ABD’de evlenen 10 Amerikalı kadından sekizinin pırlanta yüzüğü vardı. Bugün de istatistik aynı.

İLHAM PERİSİ HOLLYWOOD

Hepimiz Marilyn’iz

Film yıldızları 1950’lerde stil ikonlarına dönüştü ve modacılara “ilham perisi” oldular. Bu ortaklıklardan hafızalara en çok yer eden Hubert de Givenchy ve Audrey Hepburn arasındaki işbirliği oldu. Sabrina, Funny Face ve Tiffany’de Kahvaltı gibi klasik filmlerden, bugün hâlâ referans gösterilen kareler ortaya çıktı. O dönemin yıldızları Marilyn Monroe, Grace Kelly, Elizabeth Taylor ve Brigitte Bardot gibi isimler bugün bile dünyaca ünlü tasarımcılara ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Bir de Parisli tasarımcıların gölgesinde kalan ama modayı yakından etkileyen film stüdyolarının tasarımcıları var. Bunların başında gelen Edith Head, 35 kere Oscar’a aday olarak gösterilmiş, 8 kerede bu ödülü kazanmıştı. Edith Head sadece tarihi kostümler değil, güncel kıyafetler de tasarlıyordu.

DERİ CEKET VE KOT PANTOLON

Havalı giyin uzun yaşa

Marlon Brando’nun oynadığı 1953 tarihli The Wild One filminden sonra deri ceket satışlarında patlama olmuştu.

Amerika’da doğan rock’n’roll akımı ve “teenager” adıyla anılmaya başlayan gençlerin
yeni yaşam stili, asi bir havaya büründü. Bu tavır Marlon Brando ve James Dean’in öncülüğünde jean pantolon, beyaz tişört ve siyah deri ceket üçlüsünde hayat buldu. James Dean’in başrolünde oynadığı 1955 yapımı Asi Gençlik (Rebel Without a Cause) filmi sokak modasını son derece etkilemiş, dünyanın her yerinde sayısız James Dean türemişti. 24 yıllık kısa ömrünün ardından jean pantolonu, beyaz tişörtü ve deri ceketi gençliğin üniforması olarak moda tarihine kazındı.

1960’LARIN ÖZGÜR RUHU

Ebeveynleri gibi görünmeyi reddettiler

Şapkasız John F. Kennedy, dönemin bir başka ikonu, karısı Jackie ile.

1960’lar isyan yıllarıydı. Moda editörü Diana Vreeland’ın tabiriyle,“Youthquake” (gençlik depremi) hareketi baş göstermişti. İngiliz müzik grubu The Beatles’ın önce takım elbise giyerken sonra bundan vazgeçişi dönemin ruhunu yansıtıyordu. Amerikan gençliğini temsil eden Vietnam Savaşı karşıtı hippiler el işçiliğinin, batik, nakış gibi detayların hakim olduğu tünikler ve İspanyol paça pantolonlarıyla dikkat çekiyor- du. Courrèges’in yarattığı kısa etek modelini daha da kısaltan Mary Quant, “mini eteği” yarattı. “Unisex” akımı yayıldı. Yves Saint Laurent 1965’te Piet Mondrian’ın grafiklerini, dönemin en yaygın elbise türü “çuval elbise” üstünde denedi. “Mondrian elbise” moda ve sanat işbirliğinin en çok ses getiren işlerinden biriydi.

ŞAPKASIZ JOHN F. KENNEDY

Sokak modasını belirleyen Başkan

Bu konuda bir kitap bile yazıldı. ABD’li gazeteci Neil Steinberg’in kitabının başlığı: Şapkasız Jack. Steinberg, şapkanın 1950’lerde gözden düştüğünü, John F. Kennedy’nin bunu dünyaya duyurduğunu anlatıyor. ABD’deki yaygın inanışa göre, şapkanın terkedilmesinin nedeni, John F. Kennedy’nin 1960’taki başkanlık seçimi sırasında halkın karşısına mümkün olduğu kadar şapkasız çıkmakta ısrar edişiydi. Oysa 1950’lere kadar sokakta şapkasız erkek düşünülemezdi. Kennedy ise kampanyasında bütün imajını gençlik ve değişim üzerine kurmuştu. Şapka takmak istememesi de bunun bir parçasıydı. Sıkıcı, muhafazakâr, gri 50’ler bitiyor, bireyci, canlı, renkli 60’lar başlıyordu. ABD Birleşik Şapka İşçileri Sendikası Başkanı, Kennedy’ye bir şapka giydirmeye çalışmış, ama başaramamıştı.

‘SÜPERMODEL’İN DOĞUŞU

Moda, onlarla ‘dal’lanıp budaklandı

İlk “süpermodel” Twiggy (solda), 60’ların yüzü oldu, 40 kiloydu ve dolgun kadın
imajının pabucunu dama attı.

Londra’da Lesley Hornby adıyla doğup dünyanın ilk süpermodeline dönüşen Twiggy, lakabını İngilizce “dal” anlamına gelen “Twig”den aldı. İncecik vücudu, iri gözleri ve uzun kirpikleriyle tanınan modelin şöhretini Leonard’ın saç kesimine borçlu olduğu söylenir. Twiggy magazin karakterine dönüşen ilk modeldi. Bir gazeteci başbakandan daha çok para kazandığını söylediğinde “Öyle miymiş?” diye kıkırdadığı söylenir.

HAZIR GİYİM VE İKONLARI

Tanrım benden bir Diana yarat!

Leydi Di, Prens Charles’ın kendisini aldattığını itiraf etmesinden az sonra halkın önüne sonradan “intikam elbisesi” adı yakıştırılan bu tasarımla çıkmış, büyük ilgi toplamıştı. Bugünün politik ikonuysa Michel Obama.

Modanın büyük bir sektöre dönüşme süreci, 1980’lerde yani ekonomide liberalleşme, gümrük duvarlarının inişi ve globalleşmeyle başladı.Toplum tüketime odaklanmıştı ve bundan gocunmuyordu. Stil ikonu Galler Prensesi Diana’nın kıyafetlerini artık herkes, hemen giymek istiyordu. Küçük, seçkin bir kitle için özel üretim yapan “yüksek moda” markaları bile hazırgiyim markaları oluşturmaya başladı. Modaevlerinden çoğu 1990’larda büyük şirketlerce satın alındı. Hazır giyim sektörü de kendi markalarını yarattı; bu markalar üretimlerini Türkiye, Hindistan, Kore, Brezilya, Mısır, Çin gibi gelişmekte olan ülkelere kaydırdı. Moda dergileri bile global birer marka oldu. Modaya yönelik TV kanalları kuruldu. Alışveriş merkezlerinin yanısıra dijital alışveriş siteleri açıldı. Günümüzde çok yayılıp “demokratikleşen” modanın belki de bu nedenle moda olmaktan çıktığı bile söyleniyor.

MODA DERGİLERİNDEN ALIŞVERİŞ SİTELERİNE YENİ BİR MODA

Türkiye’de ‘modern’ tesettür

Son yılların muhafazakar giyim modasında göğüs pensi, takma kol ve üstten kemer kullanımı, Türk-İslâm sentezi olarak ortaya çıktı.

1980’lerde büyük kentlerde yeni bir kadın silueti ortaya çıktı. “Modern tesettür” denilebilecek bir giyinme biçimi yayıldı. Bu tarz son on yılda büyük değişime uğradı. Başlangıçta başörtüsü ve muhtemelen eski feraceye benzetilen uzun, bol pardösüyle, dinî ve siyasi bir beyanatta bulunuluyordu. Örtülü kadınlar lüks mağazalara yöneldikçe, mağazalar onlara adapte oldu. Çok az kişi boyun ve enseyi açıkta bırakan türban tarzını (eski Maliye Bakanı’nın eşi Ahsen Unakıtan) benimsedi. Çünkü dinî örtünmeye göre boyun ve ense de kapatılmalıydı. Bunun için başörtülerin altına baş ve gerdanı kapatan dar boneler giyildi. Uzun saçlar bir topuz tokasıyla toplandığından, üstüne takılan bone ve başörtüsü, protezlerin (sünger, karton) de yardımıyla kabarık bir görüntü aldı. Başörtüleri önceleri çok desenli ve renkliyken, son yıllarda desensiz, tek renk yaygınlaştı. Kadınlar, başörtüsünün altına kot pantalon,tulumdahilhertürgiysiyi giymeye başladı. 2011’de çıkan

Âlâ, bu kesime seslenen ilk moda dergisiydi ve “muhafazakar giyiminin inceliklerini” yazıyordu. İkrâ, Hesnâ, Aysha gibi yayınlar da ona katıldı. İnternette bu stil konusunda yazan pek çok blogger, tesettür ürünleri satan epey alışveriş sitesi bulunuyor. Batı markalarını da takip eden bu yeni kuşak, İslâmi kesimden, özellikle erkeklerden gelen “tesettürün ruhu”nu kaybettikleri eleştirilerine pek kulak asmıyor.

Exit mobile version