Bundan tam 50 yıl önce, henüz çiçeği burnunda bir başbakan olan Süleyman Demirel’le evinde yaptığımız röportaj çok ses getirmiş ve kamuoyu Demirel ailesini ilk kez yakından tanımıştı.

Ankara’da çalışan bir gazetecinin politikacılarla, devlet adamlarıyla herhangi bir anısının olmaması olanak dışıdır elbette. Süleyman Demirel ile anılarımız bir bir anlatılmaya kalkılsa bir derginin tek sayısı yetmez, tefrika edilmesi gerekir. Ben burada, belleğimde canlılığını hâlâ koruyan birebir onun konuğu olduğumuz ilk üç-beş günün öyküsünü aktarmaya çalışacağım.

Ragıp Gümüşpala’nın 1961 yılında Ankara Valiliği’ne Adalet Partisi’nin kuruluş dilekçesini verişini anımsıyorum. Demirel anılan tarihte askerlik görevini yerine getirmekte olduğundan, ismi başlangıçta pek gözümüze çarpmamıştı. Celal Bayar’ın “Su Müdürü” diye adlandırdığı rivayet edilen ve kısa zamanda “Barajlar Kralı” olarak ünlenen Süleyman Demirel, zaman içinde bir mühendis zekâsıyla ve politik başarılarıyla yavaş yavaş, kademe kademe yükselmeyi, sivrilip öne geçmeyi bilmişti. Sonunda partiyi ele geçirip, onu iktidara taşıma becerisini de gösterdi. Ve nihayet 1965 yılında Başbakan oldu.

Çalıştığım Hayat dergisi o yılların en prestijli aile magaziniydi. Tirajı birkaç gazetenin toplam tirajının üzerindeydi. Ne biz artık Türkiye’yi yönetecek Demirel’in bu önlenemez yükselişini görmezden gelebilirdik, ne de Demirel etkili bir yayın olmamız nedeniyle bizi gözardı edebilirdi. Onun için hemen “aile boyu” bir röportaj yapmak üzere girişimde bulunduk. Anında olumlu yanıt geldi ve evine davet edildik. Kavaklıdere’deki evine adeta koşarak gittim.

Demirel çifti Güniz Sokak’a taşınmadan önce, Britanya başbakanlarının evi “Downing Street 10 Numara”yı çağrıştıran bir adreste, “Buğday Sokak 10 Numara”da oturuyordu.

Ev Güniz Sokak’taki evden önceki, onun Ankara’daki ilk eviydi. Adres bir hayli ilginçti: Buğday Sokak 10 Numara… Bu hemen bende bir çağrışıma neden oldu. Dünyanın kuşkusuz en ünlü başbakanlık konutu Londra’daydı. Churchill başta olmak üzere bütün Britanya başbakanlarına ev sahipliği yapan konutun siyasi literatürdeki adı “Downing Street 10 Numara” ya da kısaca “10 Numara” idi ya, eh bizim de Başbakanımızın 10 numaralı bir konutu vardı işte. Henüz koltuğunu ısıtmamış taze başbakanımızı ve sayın eşlerini dışarıya davet ettim. Röportajın ilk fotoğrafını evin önünde, kapı numarası görülecek şekilde çektim.

Sıra Başbakan’ı evinin kendine özgü dekoru içinde fotoğraflamaya gelmişti. Evin çeşitli köşelerinde fotoğraflarını çekerken en çok iftihar ettiği şeyin diplomaları olduğunu fark etmiştim. Bir duvarda beş-altı diploma özenle piramidal bir biçimde yerleştirilmişti. Onların önünde de bir fotoğrafını çekmeyi ihmal etmedim. Bir ara kitaplığından bir cilt çekti. “Sen madem fotoğrafa meraklısın, bak bizde de neler vaa” dedi. Elinde tuttuğu Amerika’da yayınlanan ünlü Popular Photography dergisinin yıllığı Photography Annual’ın son sayısıydı. Böylece Süleyman Bey’in fotoğrafa yakın ilgisinin de tanığı olmuştum.

Fotoğraf çekimine giderken arabayı Nazmiye Hanım kullanıyordu. Koruma filan hak getire!

Gerçi geri planda üzerinde kitaplar, dosyalar bulunan bir masa görülüyordu ama, Süleyman Bey’in oraya sıklıkla oturduğunu sanmıyorum. Sanki onun çalışma tarzı çok farklıydı. Bu fark hemen sezilebiliyordu. Büyük salonu ortalayan bir koltuğu vardı. Önünde bir sehpa, sağında solunda yine sehpalar, etajerler üzerinde gazete ve dergi yığınları, uzanabileceği mesafede dosyalar filan… Ve merkezdeki koltuğu hedef alarak etrafa sıralanmış başka koltuklar. Demirel, konuğu olan kişileri ve heyetleri de bu atmosfer içinde ağırlıyordu. Bu düzen Güniz Sokak’taki evde de aynı biçimde sürdürülmüştü.

Nazmiye Hanım, bir vatandaşın hediye ettiği fotoğraflarının önünde poz verirken gülümsüyordu.

Süleyman Bey, “Bu evin asıl sahibi Nazmiye Hanım’dır” dedi. Sıra Nazmiye Hanım’ın eşiyle ve tek başına fotoğraflanmasına gelmişti. Evin bütünü evden ziyade çok katlı bir mobilya mağazasını andırıyordu. Böyle deyişimin nedeni birden fazla salon ve odanın her birinin ayrı ayrı koltuk takımlarıyla donatılmış olmasıydı. Bu da gösteriyordu ki, bu evin kimi zaman tek bir mekâna sığdırılamayacak kadar çok konuğu oluyordu ve onların ayrı ayrı ağırlanması gerekiyordu.

Masaların, sehpaların üzerleri çoğu ak porselenden, birkaçı da bronzdan at biblolarıyla doluydu. Adalet Partisi’nin arması kır attı ve bu amblemi halk ağzındaki “Demirkırat” deyimini anımsattığı için bizzat Demirel’in kararlaştırdığı biliniyordu, bağlantı kurmak zor değildi ama, “Bu kadar at biblosunu nasıl topladınız” diye sordum. “Biz toplamadık. Sağ olsun vatandaşlar armağan olarak getiriyorlar, biz de onları kıramıyoruz. İşte böyle birikiyorlar…” Bir duvara zorla yaslanmış kapı yüksekliğinde Süleyman Bey’le Nazmiye Hanım’ı gösteren koskoca bir fotoğraf vardı. Nazmiye Hanım kahkahalarla gülerek onu gösterdi. “Bunu da vatandaşın biri getirmiş, nereye koyacağımızı bilemiyoruz” dedi.

Nazmiye Hanım, bahçedeki kümeste yaşayan tavuklarla ilgileniyor.

Nazmiye Hanım, mutfakta yemekleri bizzat yapıyor.

Nazmiye Hanım arada bir mutfağa giriyor, yemek hazırlığı yapıyordu. Dışarıya çıkıp ev dışında da fotoğraflarını çekeceğim için ikisi de ona göre giyinmişlerdi. “Bu kılıkta mutfakta resim çektirmek komik olmuyor mu” diye biraz nazlanmıştı ama onun pilava pirincini salarken fotoğrafını da çektim. Biraz sonra sofraya oturduk. Pilav dahil yemeklerin nefasetine bizzat tanık olduk. Dikkatimi çeken bir husus, aşı mutfakta Nazmiye Hanım bizzat kotarıyordu ama, sofrada bir erkek garson servis yapıyordu.

Süleyman Bey’in taşıyıp geldiği şöhreti “Barajlar Kralı” olmasıydı. O yüzden röportajımızın olmazsa olmaz fotoğrafı kendi eseri olan bir baraj önünde çekilecek bir fotoğraftı. Ankara kentine pek uzak olmayan ve yakın bir tarihte bitirilmiş olanı Bayındır barajıydı. Yemekten sonra Demirel’in özel arabasına binip oranın yolunu tuttuk. Kendisi araba kullanmıyordu. Arabayı süren Nazmiye Hanım’dı. Süleyman Bey onun yanında oturuyordu. Arka koltuğa da ben yerleşmiştim. Koruma moruma hak getire, biz yola revan olduk. Hiç kuşkusuz bu görüntü hoş bir manzaraydı. Kırsala çıktığımızda arabayı durdurttum. Yere inip o ânı fotoğraflarla saptadım. Sonraları ne zaman bir projeksiyon gösterisi yapsam ve gösteri programı içinde bu fotoğraf da varsa, sessiz sedasız seyreden seyircilerde hoş bir kıpırdanma olur, hayranlık, şaşkınlık, belki daha başka başka duygular da ifade eden sesler çıkar. Bundan da ben -haddim olmayarak- bu fotoğrafın çok tutulduğu ve hoşlanıldığı çıkarımını yapmaktayım.

Demirel’in memleketi İslamköy’de yaşayan babası.

Yine aynı köyde yaşayan annesi…

Baraj göleti kıyısında da fotoğraflar çektikten sonra şehre döndük. Ertesi gün yeniden evlerinde buluşmak üzere ayrıldık. Çünkü ertesi akşam yeni transferimiz Şemsi Kuseyri, Demirel’in anlatacaklarından notlar alacaktı. Ben daha başka fotoğraflar da çekerim umuduyla gündüzden bir uğramıştım. Süleyman Bey ilk Bakanlar Kurulunu mu toplamıştı, yoksa güven oylamasıyla mı meşguldü, anımsamıyorum; çok daha sonra gelebilecekti. Bu arada evin içinde değil, bahçesinde oturmayı tercih etmiştik. Nazmiye Hanım daha sade giyinmişti. Bana pek çok kuşun barındığı, neredeyse kafeslerden kurulmuş bir apartman görünümündeki kuş barınağını gösterdi.


Ne kadar çok kuş beslediklerini hayretle izledim. Bahçenin bir köşesinde tahta parçalarından üstünkörü yapılmış, içi tavukla dolu bir de kümes vardı. Başkentin göbeğinde, apartmanlar arasındaki bir avluda inanılmaz bir köy manzarası… Demireller günlük yumurtalarını kendileri üretiyorlardı.

Karanlık basınca yine avludaki üzeri muşamba kaplı bir masanın etrafında Süleyman Bey, Şemsi Abi ve ben üçümüz oturuyorduk. Masamızı bir ağaç dalından sarkıtılmış çıplak bir elektrik ampulü aydınlatıyordu. Demirel, çoğunlukla gözleri havaya dikilmiş vaziyette çocukluk, gençlik anılarından ve daha sonraki yıllardaki yaşamından bir şeyler anlatıyordu. Bir ara Nazmiye Hanım elinde bir kâseyle geldi, kâseyi masaya bırakıp yeniden eve doğru süzülüp gözden kayboldu. Kâsenin içi kabuklu fındıkla doluydu. Hani Değirmendere fındığı olur, taze taze yenir, kabuğu da yumuşaktır, dişe gelir… Hayır, öyle değildi. Bildiğimiz tostoparlak sert kabuklu Giresun fındığı. Ama yanında hiçbir kıracak alet yok. Az sonra Süleyman Bey’in eli kâseye uzandı, bir fındık alıp ağzına götürdü. Çatırtısı alenen duyulacak biçimde dişleriyle kabuğunu kırıp içini yemeye başladı. Bir süre tereddüt ettikten sonra, herhalde âdet budur diye, ben de bir fındık alıp dişlerimle kırdım. Elli yıl öncesinden söz ediyoruz, ben de gençtim ve dişlerim de sağlamdı yani… Artık bir kez kapı açıldı ya, bir taraftan o, bir taraftan ben fındıkları çatır çutur tüketmeye başladık. Şemsi Abi dişlerine güvenemediği için elini bile sürmedi. Demirel’in ne kadar dişli bir adam olduğunu o gün işte böyle bizzat görmüştük.

Demirel, Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, iki tecrübeli politikacı Başbakan Suat Hayri Ürgüplü (sağda) ve Çalışma Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in taktik diyaloğunu dikkatle izliyor.

Çocukluk anılarından ve İslamköy’den söz ederken, babasının ve annesinin de henüz sağ olduklarını öğrenmiş olduk. Ben hemen söze karıştım. “Keşke fırsatımız olsa da İslamköy’e bir gidebilsem, oradaki yaşamın, doğduğunuz evin, ananızın babanızın fotoğraflarını da çekebilsem” dedim. “Hemen sana bir araba tahsis edeyim, git çek” dedi. Bu fırsat kaçırılır mı? Ertesi sabah için sözleştik. Nitekim sabah olunca Başbakanlığın bir arabası evimin önünde emre amadeydi. Yanılmıyorsam, arabanın sürücüsü de, önceki Başbakan İsmet İnönü’nün makam şoförüydü.

O arabayla İsparta’ya gittim, bir gece şehirdeki bir otelde kaldık. Ertesi gün ver elini İslamköy. Süleyman Bey’in babası Yahya Demirel’i harman yerinde dönen düvenin üzerinde ağırlık yaparken bulduk. Orada, köyün içinde, yollarda yürürken ve evinde pek çok fotoğrafını çektim. Ümmühan Ana’yı da epey fo- toğrafladım. Çektiğim fotoğrafların arasında en güzeli galiba evlerinin kapısında çektiğim olmuştu.

İsparta’ya dönüşümüzde otelin önündeki kahvede biraz soluklanmak üzere oturmuştum ki, bir vatandaş bizim yabancı olduğumuzu anladığı için meraklanıp sorguya çekmeye başladı, acaba niye oralardayız diye… Gazeteci olduğumu, Demirel başbakan olduğu için onun köyünde fotoğraf çekmeye geldiğimi söyledim. “Ben de İslamköy’den çıkmayım, sen onları bana sor” dedi. Bulunmaz bir rastlantı. “Hadi söyle bakalım nasıl adamlarmış” dedim. Vatandaş tatlı bir İspartalı şivesiyle, r’leri yuta yuta, k’leri g yapa yapa , sözcükleri yaya yaya “Sülüman Bey’e bişey diyemem; okumuş adam olmuş, baksana memlekete başbakan bile olmuş” dedi. “Ama aylesi, hısım akrabası va ya, bunla gurt ile birlik olup guzuyu üleşirle, sona guzuyla birlik olup ağleşirle…” Böyle bir tanımı ilk kez duyuyordum. Adam İslamköy’deki tek muhalif kişi olmalıydı herhalde.

Sonraki yıllarda Demirel ile aramızda kayda değer pek çok hoş anılar olmuştur. Olağanüstü hafızasına, kadirşinaslıklarına, hoşgörüsüne tanıklıklar ederek birçok kez iltifatlarına da nail olmuşumdur. İddialı konuşmayayım ama, yine de aradan tam elli yıl geçmiş bu ilk merhaba öyküsü, galiba Demirel ile yapılmış ilk dört dörtlük magazin röportajıydı. Söze gerek yok, fotoğraflar kanıtlık edecektir.