26 Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Başarısızlığa uğrayan bu girişimin öncüsü Fidel Castro, savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. 1959’de Batista rejimini deviren gerillalar, yine Castro’nun öncülüğünde kıtanın en uzun soluklu toplumsal dönüşümünü gerçekleştirdi. Devrimin kısa öyküsü. 

 Devrimden sonra bile Küba hakkında yaygın kanaat bu ülkenin dans, müzik, fuhuş, tütün, turistik merkezler ve pornografik filmler diyarı olduğu yönündeydi. Susan Sontag, 1969 gibi ileri bir tarihte bile Küba’yı böyle tanımlamıştı. Keza adada sinema endüstrisinde de çalışmış olanlardan yine ünlü yazar Arthur Miller, Batista diktatörlüğü döneminde toplumu, mafyanın kollandığı, Amerikalı ve diğer yabancılar için bir genelev olarak takdim ediyordu. 

Albay’ın rejimi ABD destekli Albay Fulgencio Batista, 1933’ten 1959’a dek Küba siyasi tarihine damgasına vurdu.
1940-44 ile 1955-59 yılları arasında, diktatörlük rejiminin devlet başkanlığı görevini üstlenen Batista, tarım arazilerini ve doğal kaynakları çokuluslu şirketlere pazarlamasıyla eleştiriliyordu.

Küba’da Amerikalı mafya babalarının bulunmadığını, yukarıda sıralanmış yolsuzluk veya benzeri işlerin olmadığını söylemek mümkün olmasa da toplumu bundan ibaret sanmak, ülke gerçekliğini yansıtmak bir yana bugüne kadarki döneme ilişkin ABD kültürü kaynaklı yaygın önyargıların bir ürünü. 

Ülkede kumarhaneler 1920’lerden itibaren turizme paralel bir şekilde gelişmişse de, örneğin 1956 gibi iyi bir yılda hasılat ancak 30 milyon dolara ulaşmıştı; bu da aynı yıl şeker sanayinin ürettiği değerin ancak 10’da birine karşılık düşüyordu. Ayrıca 50’lerde ülkeye yılda 50-200 bin dolayında turist gelirken, son yıllarda bu sayı yılda 3 milyon! Ama kimse bunun Küba’nın çehresini belirleyen bir sektör olduğunu söylemiyor. 

Cienfuegos ve atlı köylüler Fidel Castro’yla Granma çıkarmasında yer alan, Küba Devrimi’nin önderlerinden Camilo Cienfuegos (sağda), 1959’da başkente doğru yola çıkan atlı birliklerin başında, elinde Küba bayrağı ile. 

Kumarhaneler meselesine gelince… Devrimden sonra Batista diktatörlüğünün unsurları bunun için değil, işkence ve cinayetlerden ötürü sorumlu tutuldular. Küba’nın mafya tarafından yönetilen bir ülke olduğu da bir şehir efsanesi. Her ne kadar birçok mafya ailesi FBI’dan ve Amerikan maliyesinden kurtulmak için Küba’ya yerleşmişler ve örneğin 1948’de filmlere de konu olmuş olan ünlü mafya lideri Lucky Luciano’nun düzenlemesiyle önemli ailelerin temsil edildiği bir toplantı yapılmışsa da, ülke bunların denetiminde değildi ve sınırdışı edilmişlerdi. Elbette diktatör Batista ile mafya arasında bir ilişki vardı; ancak bu mafyaya sığınma imkanı sağlamakla sınırlıydı. 

Küba’nın bir fuhuş yuvası olması da ülkenin gerçek yüzünü göstermiyordu. 1950’de Havana’da bu mesleği icra eden 270 ev ve hayatlarını böyle kazanan 11.500 kadın bulunsa da, bu durum adanın bir eğlence merkezi olmasından değil, adada hüküm süren yoksulluktan kaynaklanıyordu. 

Ezcümle 50’li yılların Küba’sını kumarhane, mafya ve fuhuş ile tanımlamak, diktatörlük, genelleşmiş yoksulluk, şekere dayalı monokültür ve kırsalda derin yoksulluk ve yüksek işsizlik oranı gibi unsurlar yanında birşey ifade etmez. Küba’da bir devrimci durum olduysa, ilkindeki belirtiler değil, ikincisindeki gerçekler bu ortamı hazırlamıştır. 

Başarısız girişim 26 Temmuz 1953’te, Fidel Castro ve beraberindeki 135 isyancı, Albay Alberto del Rio Chaviano’nun kumandanlığındaki Moncada Kışlası’na bir saldırı düzenler. 15 askerin ve 3 polisin öldürüldüğü saldırı başarısızlıkla sonuçlanır. İsyancılar tutuklanır, bir kısmı idam edilir. 

Kısa tarih 

Küba 1492’den 1898’e kadar bir İspanyol sömürgesiydi. Bağımsızlık Savaşı sırasında ülke, İspanya’nın kıtadaki son sömürgesiydi. Köle elemeğine dayanan tütün ve şekerkamışı plantasyonları Küba’nın alameti farikasıydı. 1841’de 1 milyonluk nüfusun 400 bini kölelik altındaydı. İspanyollar idari işleri ve ticareti yürütürken zengin Kübalılılar da plantasyonların efendisiydi. 

1868’de ilk bağımsızlık savaşı başladı. Küba halkının en mütevazı kesimlerinin katıldığı bu savaş 10 yıl sonra ezildi. Ancak bu 10 yıllık savaşın önemli bir kazanımı oldu: 1886’da kölelik kaldırıldı. 

1895’te Kübalılar tekrar bağımsızlık için silaha sarıldılar. Bu kez hazırlıklıydılar. José Marti’nin önderliğindeki parti, devrimi yönlendirmeye başladı. Lojistik desteği olmadan, 300 binlik sömürge ordusuna karşı herhangi bir kaynaktan yoksun 1,5 milyonluk Küba halkına dayanan devrimciler, sömürgecileri iyice yıprattılar. 1898’de Amerika askerî müdahalede bulundu. Bunun sonucunda Filipinler gibi sömürgeler de İspanyolların elinden çıktı. Kübalıların mücadelesi adanın ABD tarafından ilhakını engelledi ve 1902’de bağımsızlık elde edildi. ABD tahakkümünün altındaki ülkede bugün de Küba bağımsızlığının simgesi olarak kabul edilen Jose Marti önderliğindeki savaşta nüfusunun %22’sini kaybeden Kübalılar için bu hadise, o yüzyılın “Vietnam Savaşı”ydı. Ancak Amerikalıların askerî üssü adada yerleşik kaldı ve Küba’ya müdahale hakkı kabul edildi. 

“Tarih beni aklayacaktır” Moncada Kışlası’na yapılan saldırıdan sonra yargılanan Fidel Castro (en önde), 16 Ekim 1953 günü mahkemede yaptığı ünlü konuşmanı bu cümleyle bitirecekti. Batista, ülke içi siyasi tansiyonun düşmesi amacıyla tutukluları serbest bıraktıracaktı. 

Bağımsızlık Savaşı’nı sürdüren ordu dağıtıldı ve ABD’nin bastırmasıyla paralı askerlerden oluşan bir ordu kuruldu. ABD’nin adadaki etkisi hızla yayıldı. 1896’da adadaki Amerikan yatırımları 50 milyon dolarken 1906’da 160, 1911’de 205 ve 1923’te 1.2 milyar dolara çıktı. ABD adanın başlıca kaynağı olan şeker sanayinin dörtte üçünü elinde bulunduruyordu. Böylece Küba, İspanyol sömürgeciliğinden ABD’nin “arkabahçesi”ne geçmiş bulunuyordu. 

30’lu yıllarda Küba’da sol düşünceler ve örgütler gelişmeye başladı. Juan Antonie Mela gibi Latin Amerika sosyalizminin önde gelen simalarının belirdiği bu evrenin ardından, 1935- 39 arasında, devletin ekonomik alana müdahale ettiği, işçiler ve burjuvazi arasında aracı rolü oynadığı, Keynesçi denebilecek bir ekonomi politika yürürlüğü kondu. 

Batista diktatörlüğü döneminde Küba, her ne kadar ABD’ye bağımlı yarı sömürge bir ülke olsa da, tarımın ağır bastığı bir ülke niteliğinden uzaktı. 1955’te nüfusun %55’i kentlerde ve nüfusun altıda biri Havana’da yaşıyordu. Şeker ve tütünden oluşan tarımsal üretim, kapitalist bir yapıya sahipti. 1934’ten itibaren Kübalılar da işletmelerde söz sahibi olmaya başlamıştı ancak bunların önemli bir kısmı ABD’ye aitti. Venezuela hariç Küba, Latin Amerika’da en çok ABD yatırımı çeken ülkeydi. 

Küba’da 1959’da Julio Lobo ve ailesi 400 bin hektar toprağın yanısıra gemiler, radyolar, oteller ve banka sahibiydi. Tek başına kendisi yıllık Küba şekerinin % 35-50’sini, ABD’ye ise rafine edilmiş şekerin de %60’ını satıyordu. O zamanlar şeker Küba ihracatının %80’ini ve millî gelirin de üçte veya dörtte birini oluşturuyordu. 

Küba’da kişi başına aylık gelir de, Arjantin ve Uruguay’dan sonra kıtadaki en yüksek seviye olan 350-550 dolar dolayındaydı. Ancak bu veriler, derin eşitsizliği de gölgeli-yordu. 200 bin köylü ailesinin en azından 140 bini çok yoksuldu. Bu köylü ailelerinin yanısıra, yalnızca sadece şeker kamışı kesicisi olan 600 bin tarım işçisi vardı. Bunlar bir tür “işçi aristokrasisi” olarak kabul edilen, rafineride çalışan ve sendikalarda güçlü bir biçimde örgütlenmiş 100 bin işçiden tamamen farklı koşullardaydılar. 400 bin aile ise yine iyi örgütlenmiş kentsel proletarya saflarındaydı. 200 bin aile, turizmden na-siplenen işlerde çalışanlar, esnaf ve dükkancılardan oluşuyordu. Geriye 400 ila 650 bin kişilik işsizler ordusu kalıyordu. 

Kentsel ve kırsal proletarya başlıca toplumsal güç olmaktan uzaktı. İdari ve ticari kadrolar, hukukçular, öğretmenlerden oluşan önemli bir kesim ise siyasi ve toplumsal hayatın merkezindeydi. Özellikle bu kesim askerî rejime karşı Küba’da demokratik bir siyasal sistem oluşturmaya çalışmış, ancak gücü yetmemişti. Bizzat Fidel Castro, bu akımın son temsilcilerinden biri olarak hareketin açmazlarını yaşamış ve görmüştü. 

Sierra Maestra dağında Fidel Castro, Granma teknesiyle Küba’ya çıkartma yaptıktan sonra, 12 kişilik küçük gerilla grubuyla Sierra Maestra Dağı’na sığındı. Adanın güneydoğusunda yükselen bu sıradağ, Castro’nun Batista’ya karşı yürütülen askerî savaşı kumanda ettiği ve gerilla ordusunu büyüttüğü bir karargâh hâlini alacaktı. 

1933’den 1935’e Küba, ABD tarafından bastırılan kalkışmalara sahne oldu. Kanlı bir biçimde bastırılan toplumsal hareketlerin sonucunda ABD’nin müdahale hakkı iptal edildi. Bu hadiseler sırasında 1959 devriminde iktidarda olan general Fulgencio Batista ilk kez iktidara gelmiş ve bu bastırmada önemli bir rol oynamıştı. 1944’te seçimleri kaybeden Batista, giderken milyonlarca Doları da yanında götürmüştü. 1952’de ise bu kez askerî bir darbeyle tekrar başa geçecek ve iktidardan ancak devrimle ayrılmak zorunda kalacaktı. 

Devrim ufukta belirirken 

Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Birçoğu öldürülürken Fidel Castro ve kardeşi Raul Castro kısa süre sonra yakalandı. Fidel savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. Bu söylevde topraksız köylülere toprak dağıtmak, bütün sanayi, ticari ve maden işletmelerinde işçilere kârdan %30 verilmesi, elektrik ve telefon gibi tekellerin millileştirilmesi gibi taleplerde bulunmuştu. Denebilir ki, sonraki yıllarda diktatörlüğe karşı mücadelesinde toplumsal planda daha da ılımlı olmuştu. Böylece gerilla mücadelesini ve 26 Temmuz Hareketi’nin kent mücadelelerini destekleyecek geniş bir toplumsal ve siyasal koalisyona evrilmesini kolaylaştırmıştır. Devrimin hemen ardından kurulan hükümet sanayinin %90’ını ve tarımsal toprakların %70’ini millileştirecekti. 

Castro 15, kardeşi 13 yıla mahkum olsa da, Batista iki yıl sonra muhalefetin ve Cizvitlerin baskısıyla Moncada kışlasına saldıranlar da dahil olmak üzere bütün siyasal mahkûmları serbest bırakır. Castro kardeşler Meksika’ya geçerler ve orada İspanya İçsavaşı’ndaki komutanlardan Alberto Bayo’nun nezaretinde sıkı bir eğitimden geçerler. Ernesto Che Guevara da ekibe burada katılır. 

2 Aralık 1956’da Granma teknesiyle Küba’ya çıkan Fidel Castro önderliğindeki bir avuç gerilla Sierra Maestra’da mücadeleye başlamış ve Batista ordusunun 40 bin askerine karşı iki yıllık mücadeleleri sonucunda, bir genel grevin hazırladığı ortamda dik-tatörlüğü tamamıyla çökertmiştir. 

ABD’nin burnunun dibindeki devrim, oluşumu ve yönelişi itibarıyla bütün dünyanının ilgisini üzerine çekti. Devrim, o güne kadar bilinen Sovyet ve Çin devrimlerinden farklı bir yörünge izlemişti. Herhangi bir partinin önderliğinden sözetmek mümkün değildi. Castro başta olmak üzere Jose Marti çizgisinde liberal görüşlere sa-hip olanların yanısıra, kardeşi Raul gibi daha radikal olanlar ve neredeyse herhangi bir siyasal görüşe sahip olmayanlar da vardı. Gerilla tam anlamıyla bir ordu bile kurmuş değildi; en iyi durumda bile düzenli ordunun 10’da birine karşılık düşen gerilladan düzenli bir yapıya geçmemiş, daha sonra da kendisini bir parti olarak örgütlememişti. 

Devrimin üçlü ayağı 

Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünün devrilmesine neden olan muhalefet hareketi, sanıldığının aksine yalnızca Granma ile çıkarma yapan gerillalardan ibaret değildi. Gerilla hareketinden de önce kentlerde varolan farklı türden muhalefet hareketleriyle bir bileşimden sözedilebilir. Diktatörlüğe karşı üç farklı düzeydeki mücadele yapılanmış ve bileşik bir hal almıştı. 

Muhalefetin önde gelen unsuru, devrimin ateşleyicisi olarak Granma çıkarmasıyla gelişen gerilla hareketiydi. Ancak alternatif bir yönetim şekli olarak askerî bir güç halinde kendini geliştiren gerilla hareketi, Nazi işgali altında Yugoslavya’daki kur-tarılmış bölgelerdekiyle veya Çin’deki Yenan Cumhuriyeti ile kıyaslanabilecek bir ölçekte değildi. Mayıs 1958’de gerillayı çökertmek için Batista’nın askerî saldırısının başarısızlığa uğramasından sonra, Sierra Maestra makiliğindeki gerilla, tarım refor-munu uygulamaya koymuştu. 400 hektardan küçük toprak mülkiyetine saygı duyuluyor, diğer toprakların Batista’nın yıkılmasından sonra (ekilebilir 37 hektardan daha aza sahip olanlara) dağıtılacağı belirtiliyordu. Aslında bu önlemler oldukça ılımlıydı, zira toprak sahiplerinin %1.5’i ekilebilir arazilerin %42’sine sahipti. Buna karşılık en yoksul köylülerin oluşturduğu %70’lik bir kesim ekilebilir toprakların ancak %12’sine sahipti. 

Zafere doğru 1 Ocak 1959 günü Castro güçlerinin Santa Clara ve Santiago de Cuba gibi stratejik önemdeki şehirleri ele geçirmesiyle Batista ülkeyi terketti. 

Küba’da ikinci önemli muhalefet hareketi, kentsel işçi hareketiydi. Buradaki Komünist Parti’yle (KP) 26 Temmuz Hareketi’nin direniş ağları arasında ise bir gerilim vardı. 9 Nisan 1958’de kentlerde bir genel grev çağrısı yapıldı. PSP (KP’nin resmî rumuzu) grevle arasına mesafe koydu ve böylece hareketi bölerek eylemin başarısızlığına katkıda bulundu. Batista bunun üzerine askerî karşı saldırıya geçme imkanı elde etti. PSP daha sonra gerilla yönetimiyle müzakereye geçerek önde gelen simalarından Carlos Rafael’i görevlendirdi ve Birleşik Ulusal İşçi Cephesi (FONU) oluşturuldu. Havana’da Ocak 1959’da genel grev çağrısını yapan bu cephe olacaktı. 

Muhalefetin üçüncü ayağı, kurumsal temsil düzeyinde M 26’ıydı. Burjuva ve ordudan kesimlerin oluşturduğu M 26’nın programı, 1940’daki demokratik anayasaya dönüş, eğitimin planlaması, ılımlı bir tarım reformu gibi demokratik taleplerle sınırlıydı. 

Devrimin arifesindeki Mayıs ayında, Fidel Castro serbest işletmeler ve sermaye yatırımına açık olduklarını ilan etti. 20 Temmuz’da Batista’nın askerî harekatının başarısızlığa uğramasından sonra Caracas Antlaşması bir tür geçici hükümetin oluşumunu öngörüyordu. Mayıs 1958’den itibaren Batista ordusuna karşı başarılı bir biçimde direnen gerilla prestijini artırdı. O andan itibaren rejim dağılmaya başladı. Batista’nın çevresindeki herkes paniğe kapıldı. Batista’nın kendisi de kaçışını hazırlamaya ve malını-mülkünü kurtarmaya baktı. Genelkurmay’dan general Cantillo, gizlice Castro ile müzakere edecek ancak 1 Ocak 1959’da Batista’nın kaçışından sonra onun bıraktığı yere talip olacaktı. Son dakikadaki bu gelişmeler devrimci süreci radikalleştirmekten başka bir işe yaramadı. 

2 Ocak’ta genel grev ve kitle gösterileri başladı. Cantillo’nun iğreti direnişi, devrimci mücadelenin doğrudan ürünü olan askerî gücün bir iktidar organı olarak tescilinden başka bir işe yaramadı. 

Batista’nın düşüşü ile siyasal iktidar bölündü. Ortada bir formel hükümet bir de reel hükümet bulunuyordu. Caracas’ta kendilerine vaadedilen Bakanlık mevkilerini işgal etmeye gelen “saygın temsilciler” bulunurken, öte yanda da Castro, özgürlük mücadelesinin kalesi olarak ilan ettiği Santiago Cuba’ya girerek burayı yeni başkent olarak tanımlıyordu. Simgesel olmanın ötesinde, otoritenin kimde olduğuna dair bir anlam da ifade ediyordu yeni başkent ilanı. Castro kardeşi Raul’u askerî komutan olarak Santiago’da bıraktı ve Havana’ya olan kısa mesafeyi sekiz günde tamamladı ve formel hükümetten ayrı devrimci iktidarın gücünü gösterdi. 

5.000 kişilik derme çatma silahlı gerilla örgütü kendisinin 10 katı Batista ordusunu tarumar etmiş, genel grev askerlerin piskolojik olarak silahsızlanmasında belirleyici bir rol oynamıştı. 

İlk hükümet 

Batista’ya karşı muhalefetin toplumsal taban açısından temsil kabiliyeti olmayan üye-leri çeşitli mevkilere gelirken, Fidel Castro da silahlı kuvvetler başkomutanı olarak yer aldı. Güçsüz ve dağınık burjuva temsilcileri, düzenli ordudan geri kalanlar, yüksek memurlar, basın ve özellikle büyük toprak sahipleri hâlâ etkindi. M 26 ve Castro ise kentsel kitlelerin seferberliği ve tarım reformu perspektifiyle kazanılmış köylülerce destekleniyordu. Fidel Castro anlamlı bir şekilde hükümet toplantılarını ihmal ediyor ve bir tür paralel devlet başkanı gibi davranıyordu. M 26 hareketi bir parti olmadığı gibi bir karar mercii de değildi. Üstelik bu hareket, yeni dönemin gerekleri konusunda da birlik içinde değildi. Dolayısıyla gerçek iktidar gücü, isyancı ordunun başındaki küçük bir yönetici grubun elinde toplanmıştı. Örneğin Ernesto Che Guevara ve Raul Castro’nun resmî bir hükümet görevi yoktu. Ancak Che’nin yönetimindeki Cabana kışlası adeta bir gölge hükümet işlevi görüyor, tarım, eğitim, orduya ilişkin konuları düzenliyordu. 

Diktatörlüğün devrilmesiyle ortaya çıkan bu “ikili iktidar” durumunu doğuran, genel grev karşısında Batista ordusunun çöküşü ve muhalefetteki burjuvazinin zayıflığıydı. Ortada meşruyeti olan herhangi bir siyasal parti de yoktu. Castro’nun isyandan edindiği popülarite her tür unsurun önüne geçmiş haldeydi. Castro 6 Ocak’ta Havana’da yaptığı ilk radyo konuşmasında bu kurumsal zaafın bilincinde olduğunu göstermiş ve devrimin savunulması için 5.000 kişilik bir isyan ordusuna değil, doğrudan kitlelere seslenmişti. Şubat ayında Fidel Castro’nun başbakan olmasıyla bu belirsizlik giderildi. 

ABD bu dönemde Küba’daki çıkarlarını gözeterek tedbirli davranmış, Batista’yı sonuna kadar desteklememiş ve Fidel Castro da 1959 başında ABD’yi ziyaret etmişti. Ancak 1959 yılı boyunca iktidarını pekiştiren Fidel Castro, Mayıs 1960’ta Sovyetler Birliği temsilcisi Mikoyan’la da görüşmüştü. Tarım reformu ABD’nin çıkarlarını zedelemiş ve Küba giderek radikalleşmeye başlamıştı. 1960’da tarım reformu, 1961’de eğitim reformu yapıldı ve 1962’de uzun vadeli planlamalara gidildi. 

Küba Devrimi demokratik taleplerle başlayan bir hareketin halkın ihtiyaçlarının giderilmesi için radikalleşmesinin belirgin bir örneği olarak tarihe geçti. Fidel Castro devrimden çok sonra, Nisan 1961’de ilk kez Küba Devrimi’nden bir “sosyalist devrim” olarak söz edecekti.