Mazisini tüketen ulus, geleceği nasıl inşa eder? Günlük hayatın, insan hikayelerinin aktarılmadığı, küçümsendiği bir tarih ne denli kalıcı olur? Hafızamıza takılanlar eğer kayıt altına alınmazsa, salt “nostalji edebiyatı”nın ucuz malzemeleri olarak kalır. 1950’li yılların Sivas-Divriği hattından çocukluk-gençlik hatıraları ve günümüzle karşılaştrmalar… 

Artık geçen yüzyıl dediğimiz 1900’lerin 2. yarı sında, İstanbul gazetelerinde köşe yazarlığı yapan ve doğum tarihleri 19. yüzyıla inen İstanbullu yazarları okurduk. Burhan Felek (1889-1982), Ref’i Cevad Ulunay (1890-1968) bunların kıdemlilerindendi. 

Felek Cumhuriyet’te, Ulunay Milliyet’te, o devirde fıkra -bugün köşeyazısı- denen yazılarıyla tanınıyorlardı. Kendi üsluplarıyla biri “Hadiseler Arasında Felek”, diğeri “Geçmiş Zaman Olur ki” girişli, günlük yazılar kaleme alırlardı. Başka gazetelerde de yazınsal, kültürel yaşamsal alanlarda “fıkra” yazanlar vardı. 21. yüzyılda köşe yazarları artık günlük siyasi olayları önemsediklerinden, bu çığır neredeyse kapanmıştır. 

Çaltı Çayı Vadisi’nin kenarındaki Sivas’ın Divriği ilçesi. 

Andığım iki üstadın gazete sayfalarında kalan yazıları, bugün birer belge değerindedir. Her ikisini de gençliğimde Cağaloğlu’nda, Üsküdar ve Kadıköy iskelelerinde gördüm, yazılarını okudum; kesip sakladıklarım da çok. Ulunay, İstanbul’dan hayli uzaktaki evinden eşeğiyle Yunus istasyonuna, banliyö treni ile Haydarpaşa Garı’na, oradan vapurla Köprü’ye, Eminönü’den dolmuşla Cağaloğlu’na çıkar; “Nokta polisi”yle selamlaşarak gazeteye yürürmüş. Yatık beresinin, gür kaşlarının altında daima gülümseyen bir çehresi vardı. Akşam gazeteden çıkınca, sabahki gelişin dönüşünde son biniti yine Yunus istasyonunda bekletilen eşeği olurmuş. Bu hayvanı, hamulesi (yükü) tuz çuvalı veya odun değil de bir kalem erbabı muharrir, yani kültür hadimi (emekçisi) olduğu için hemcinslerine göre şanslı saymak gerekir. 

Bir paşazade olan Ulunay, çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’undan neler anlatmazdı ki? Renkli simaları, kabadayıları, tulumbacıları, musiki fasıllarını, evleri, konakları, külhanbeyleri, mirasyedilerin kopuklar arasında düzenledikleri küfür yarışmalarını… Üstat, Mevlâna soyundan olmakla övünürdü. 

Her iki yazar gazetecimiz de geçmiş dünyaları zengin, eski İstanbul kültürünün yaşayan birer hazinesi, son damıtık üstatları, birer nihrir (bilge) idiler. Burhan Felek’in gençliğinde spor yazarlığı, savaş fotoğrafçılığı (1916 başında İngilizler Gelibolu Yarımadası’nı terkettikten sonra bölgeye giden ilk Türk gazeteciydi) yaptığı da bilinirdi. Yazılarında Nasrettin Hoca’ya sıklıkla göndermeler yapardı; “Recebin Kahvesi ve Konsolos Bey” karakteri haftasonu yazılarına özeldi. 

Kadınlar ilk defa bir meydan kutlamasında  Cumhuriyet’in 10. yılında Divriği’de yapılan törende, Türk kadınları belki de ilk kez meydanda bir ulusal bayrama katılmıştı. Çizgili beyaz çarşaflarını giymiş kadınların ve çocukların güvenliğini önlerinde duran subaylar sağlıyor. 

Yayımlanmış kitapları da olan her iki yazar da bugünleri görseler yeni kuşaklara: “Teknolojiye ayırdığınız saatlerden çalabildiğiniz vakitlerde kalem ve kağıtla dostluk kurun. Yaşadıklarınızdan kağıda düşürecekleriniz gün gelir anı olur, öykü olur, hatta tarih olur” derlerdi. 

Bu uzun girişi noktalarken, “yaşlı-genç, her okur-yazarın yaşamındaki vazgeçilmezleri arasında kağıtla kalem de olmalıdır” diye biz de yineleyelim. Özellikle de depremler, seller, yangınlar, kazalar ve hepsinin üzerinde bir de salgın yaşanıyorken…

Felek’in ve Ulunay’ın aksine tanıdığım birçok aydın, yaşadıklarını yazmak hatta anlatmak yerine unutmayı seçenlerdendi. Hatta geçmişi anlatmanın günah olduğunu söyleyenler bile vardı. Günümüzde de böyledir. Bu, yaygın bir sorumluluktan kaçıştır. Bu nedenle de bizde yerel kültür zenginliklerinin sözlü-yazılı aktarımı yetersizdir. Yerel kültür alanındaki boşluklarımız dağlar gibidir. 

Yine de köylü-kentli 1900 öncesi doğumlu eski yaşlıların, folklor, etnografya alanlarında, çarşı-pazar, komşuluk gelenekleri üzerine araştırmacılara aktardıkları epeyce bir birikim vardır. Bunlar 1970’lere kadar folklor ve etnografya dergilerinde yayımlanıyordu. 

Günümüzde de kabaca 80 yıl ve üzeri yaşlılar, ya kendi çocukluk-gençlik yaşamlarını veya bir-iki kuşak öncekilerden dinlediklerini anlatacak araştırmacılar bulabilirler. Ancak bu fırsatı yakalamak da ayrı bir sorundur. Çağdaş iletişim ve medya kültürü bu tür ilişkilere ne kadar izin verir? Durağan yaşama kültüründen ve onun belleğe yüklemelerinden sözedemeyiz. Artık salt “şimdiki zaman” var! 

1940’lardan insan manzaraları  Divriği’deki İstiklal İlkokulu’nun öğretmenleri ellerinde satırlarla fotoğraflanan öğrencilerine çarşı esnafını tanıtıyor. Burada Demirci Aydoğmuş’un dükkanının önündeler. 

Yaz aylarını geçirdiğim Amasra’da köy pazarında gördüğüm bir “Balçıklı Ayşe Kadın” vardır. Onunla söyleşmeyi çok isterim ama galiba duymak ve anlamak sorunu var. Oysa dünyasını değiştirmeden, yaşayanlara bırakılması gerekenleri çok olmalı. Anlatabilse, yaşadıklarını yazacaklarımın en başına koyarım! Her yaz köy pazarında rastladığım bu köy anıtı, gençliğinden beri “köy kadını” urbalarını zamane giysilerine feda etmemiş, küçülmüş de küçülmüş, iki büklüm bir kadın. Vücudunun yarısı şalvarında, üst tarafı yerli basma yazmasıyla sırtından eksik etmediği boş küfesinin altında. Elinde boyunu geçen “daynağı” (değnek), ayağında cizlavet lastik. Tanıyanlar yıllar önce bana “100 yaşını geçti, hiçbir şeyi unutmaz” demişlerdi. Hâlâ aynı! Yaşlanma sorununu bir yerde noktalamış demek. Onun hatırlayabildiklerini neden bir dinleyen ve kaydeden yok? 

Divriği Halkevi’nin 1940’lardaki coşkulu günleri.

Eski çağlardan beri, süregelen bir yaşama sürecini yaşayanlardan yazmak önemli bir kültür hizmetidir. 1960’larda yerel tarihlere çalışırken bunun değerini kavramıştım. Ancak bu sözlü derlemeleri ödül kazanan çalışmamda kullandığım için Karacan Armağanı jürisi üyelerinden Selçuklu medeniyeti tarihçisi Prof. Dr. Osman Turan: “Delikanlı, vesikalarla çalışman iyi. Şifahi (sözlü) tarih diye bir şey yok! Sakın böyle uydurmaları dikkate alma!” demişti. Kendisini rahmetle anıyorum. Tabii uyarısını gözardı ederek belgeler kadar sözlü tarihten de çok şeyler öğrendiğimi belirteyim. 

Aktaracaklarım, çocukluktan gençliğe veya ilkokuldan ortaöğretime evrilen 1950-1960 yıllarından kesitler; asırlar ötesinden beri yazılı tarihi de çalışılmamış bir Anadolu Ortaçağı kentinin, Divriği’nin bu yıllardaki panoramasından sahnelerdir. 

Divriği’den yolu geçenler  1944’de Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Divriği okullarını ziyarete gelenler arasındaydı. 

1950’lerde bir kasaba dünyası 

Kaymakam Bey, cumhuriyet müddeiumumisi (savcı) ve hakimler, ahşap hükümet konağındaki odalarında çalışırlardı. Sonbaharın kısalan günlerinde akşam erken olur, tavana asılı radyum veya lüks lambalarını hademe sıra ile yakardı. Bu ışık lüksü, sayılanlarla sınırlıydı. “7 numara petrol lambası” yakılan odalarda ise tapu, nüfus, varidat, icra ve diğer yerli memurlar çalışırdı. İlerleyen günlerde kış soğukları başlar, resmî odaların pencerelerinden dışarıya onlarca soba borusunun üfürdüğü dumanlar görkemli konağı dört yandan sarardı. Dışarıda lamba ve fenerden yoksun kaldırım döşeli yollar, hava durumuna göre ya çamurlu ya karlı olurdu. 

Ahşap yapılı küçümen belediye binasının içi-dışı kireç sıvalıydı. Burada belediye reisi, 1 katip, 1 muhasebeci, 3 zabıta memuru, 2 veya 3 hademe vardı. Toprak damı sonradan kiremit döşeli bir çatıyla örtülen tahta minareli Çarşı Camii de gaz kokusu yayan petrol lambalarıyla aydınlatılırdı. Müezzin 5 vakit minareye çıkar, sesinin yettiğince inanca-ibadete çağrı için, -Türkçe- ezan okurdu. Arasta düzeninde sokak sokak sıralı dükkanlardan oluşan çarşıda, marangozlar, demirciler, bakırcılar, köşgerler, yemeniciler, kunduracılar, semerciler, birkaç çilingir ve saatçi, dükkanlarını erken kapatırdı. Bakkallar, birkaç aşçı-kebapçı, terziler ve manifaturacılar, berberler de akşamın erken saatlerinde lamba yakarlardı. Dükkanlar “daraba” denen tahta kepenkliydi. 1 lokanta, 1 Tekel bayii ve kahvehaneler lüks lambalarıyla aydınlatılırdı. Köylülerin hayvanlarıyla geceledikleri ilkel, yarı-karanlık çarşı hanlarında hava kararınca “tam” gece başlar; ölü gözü ışıltısıyla “fıtik” denen küçük idare lambası, yatmak için kerevete çıkmakta, bir yere çarpıp düşmemekte ve hayvanlara bakmakta işe yarardı. 2 otelde, yolcuların odalarına “yatarken söndürün” uyarısıyla 5 numara petrol lambası konurdu. 

Türkiye’nin ilk ve en önemli demiryolu müteahhitlerinden Sivas milletvekili Abdurrahman Naci Demirağ, Divriği’yi bir ziyareti sırasında.

Çarşıdaki dört fırında francala-somun değil, yerli usulü pide yapılır; yerli aileler ekmek gereksinimlerini evde odun ocağında yufka tarzında bazlama pişirerek karşılardı. Çarşı pidesini günübirlik kasabaya gelen köylüler, öğlenlerde çarşı esnafı, yerliden olmayan memur aileleri alırdı. Kasaplar arastası karşılıklı 8-10 dükkandı. Çay köprüsünün üstündeki mezbahada kesilen çoğunca keçiler, açıkta at sırtında çarşıya getirilir; vitrini camekanı olmayan kasap dükkanlarında “gövde” olarak çengellere asılır; müşterinin sözde isteğine göre satırla kesilen parçalar tartılıp verilirdi. Galiba 1 kg. et 35-40 kuruştu (1 Cumhuriyet Altını 35-36 TL idi. Kaba bir hesapla 1 altınla 80-100 kg kemikli et alınabiliyormuş). Kasaplarda kıyma makinesi yoktu. Dolma ve köfte için parça etten evde, et kütüğünde satırla et dövülürdü. Esnaf, sinek ve haşerat çokluğundan bizardı; kasaplar, bakkallar, fırıncılar, ellerinde yelpaze, süpürge sinek kovalardı. 

Çarşı girişindeki Halkevinin karşısında hem manav hem gazeteci Mehmet Amca’nın dükkanı vardı. Babamla dostlukları olduğundan, tezgaha yanyana sıraladığı gazetelere “yakından” bakmak gibi bir ayrıcalığım vardı. Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Yeni Sabah, Hürriyet, Dünya gazetelerine bakardım, bakardım! Gazete alma şansım haftanın 1 günüyle sınırlıydı. Ulus Halk Partisi’ni, Zafer Demokrat Parti’yi tutardı. Babam çarşının CHP’lilerindendi. Dükkanımıza bitişik marangoz Ahmet Amca ise öylesine Demokrat, o zamanki söyleyişle “Demirkırat”tı. Komşuluk hukukuna dikkat ederek tartışırlardı. O günkü saflaşmalar bugün de var ama artık “bozuk”. 

Sağımızdaki berber Hacı Mansur İsmail Amca, ikindi sonrası çalışmalar sona erince Ulus veya Dünya gazetesiyle bizim dükkanın önüne gelir, yerel konuşma ağzıyla gazetenin İstanbul Türkçesi arasında peltek bir seslendirmeyle sözgelişi Dünya’dan Falih Rıfkı’yı, Bedii Faik’i, Ulus’tan Hüseyin Cahit Yalçın’ı okurdu. 

Bu kıraat seansına sokaktan geçenlerden bir an durup kulak kabartanları tanırdım. Bunlardan ev komşumuz, Türklerin Gazel Ağa dediği Gazer Kıskanoğlu da adının Marmara olduğunu bildiğim Ermenice gazetesi cebinde dürülü gelir, çömelerek İsmail Amca’nın okuduklarını dinlerdi. 

1951’de haftasonlarında babamın verdiği 15 kuruşla bir Hürriyet gazetesi alırdım; arka sayfasında Ratip Tahir Burak’ın renkli çizimleriyle “Cem Sultan tefrikası” çıkardı. O gün Hürriyet’i alamasam uykularım kaçardı. İstanbul gazeteleri, posta treni tehir yapmasa bile çıkış tarihinden iki gün sonra gelirdi. Nasıl sabırsızlıkla beklerdim! Tarihe bağlanışımda o yıl boyunca yayımlanan bu tefrikanın dürtüsü de vardır. Cem Sultan tefrikasını hâlâ saklarım. 

Dünyaya bağlanan bir kasaba  Divriği 1938’de demiryolu gelinceye kadar bütün dünyaya kapalıydı. Bağlı olduğu Sivas’a bile 4 günde gidiliyordu. 1938’de demiryolu açılışında kurulan takta “Cumhuriyetin kuvvet ve kudreti, kuş uçmaz, insan geçmez bu boğazlardan medeniyet yolunu geçiriyor” yazıyor. 

Daha hastane yapılmadığından çarşıda iki katlı bir yapının bir tarafı dispanser, öbür tarafı Ziraat Bankası işlevindeydi. Sağlık kadrosu 1 pratisyen doktor, 2 veya 3 sağlık memuru, 1 hayvan sağlık memuru ve 1 hastabakıcı hademe idi. Karakolda 1 polis ve çarşı bekçileri vardı. Hükümetin karşısında kiralanan bir evin alt katı da bir gardiyanın gözetiminde tutukevi idi. 

Şaşılacak durum, kasabada asayiş tamdı; sanki güvenlik sorunu yoktu. Cinayet, kavga, hırsızlık, olan-duyulan şeyler değildi! 30 yıl önceki son cinayet ve hırsızlık bir masala dönüşmüş, sırası geldikçe anlatılırdı. Durağan yaşamın, kasabayı örten sükunetin neden veya nedenlerini bugün de açıklayamam. Bir çocuk, önünde giden yaşlı adamı “sollamayı” ayıp saydığına göre asırların nasırlaştırdığı töre veya gelenek baskıları vardı. 

Merkezde 6 bin, 109 köyünde toplam 40 bin dolayında nüfusun ilaç gereksinimi için eczane yoktu. Biri giden öteki atanan pratisyen hekimler, birinden ötekine bir “ecza dolabı” anahtarı teslim ederdi. Bu dolap, fotoğrafçının camlı vitrini idi. Kasabada trahom, sıtma, şark çıbanı yaygındı. Çalışan iki tarihî hamam sabah erkeklere, öğleden sonra kadınlara açıktı. 

Andığım yıllarda tek parti dönemi kapanmış, Demokrat Parti iktidarı başlamıştı. Çarşının ortasında belki yarım yüzyıldır harabe bir cami vardı. Damı çökmüştü ama duvarlarındaki renkli bezemelere pencere demirlerine tutunarak bakardım. Galiba bir 18. yüzyıl sonu mimarisi idi. Ne yazık çok sonraları hepten yıkıp yerine buz gibi soğuk duvarlarıyla beton bir cami yaptılar. Bu bir hayırseverlikmiş! Önceki Boyalı Camii’nin çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapıldığını yaşlılardan dinlemişimdir. Yani bir tür “Aristo mektebi” imiş. Çocukları renkli bir masal ortamında eğitmeyi bizden yüzyıllar önce düşünen, çocuk eğitimini yarı meddah çocuksu hocalara bırakan bilgelerimiz varmış. 

Üç ilkokulun adları Atatürk, İstiklâl ve Cumhuriyet’ti. Cumhuriyet, 2000’lerde yıkılmaktan kurtarılarak restore edildi. Okulun cumhuriyetin 5. yılı anısına halk imecesiyle yapılması, yerel sivil mimarinin çizgilerini ve okula yakışanı yansıtması ne kadar anlamlıdır! 

Memleketin hemşerileri Demirağ kardeşlerden Nuri Bey’in, kasabanın ilk mimari projeli betonarme yapısı Nuri Demirağ Ortaokulu’nu yaptırıp eğitime açması 1937’dedir. Yine o yıllarda demiryolu ve demir madeni işletmesi kasabayı gelişmeye açmıştır. 1951’de kaydolduğum bu okulda kütüphane, fizik-biyoloji laboratuvarları, havuzlu park bahçesi, oyun salonları vardı. Toplantı salonundaki tiyatro sahnesini, Muhsin Ertuğrul kasabada dört ay kalarak yaptırmıştı. Nuri Bey’in kardeşi Naci Demirağ da, adıyla anılan kaynak suyunu 24 km. uzaktan getirterek kentte yaptırdığı çeşmelerde akıtmış; halkı ark suyu içmekten kurtarmıştı. İlk elektrik ışığı da 1951’de gözünü kırpmıştı. 

Yeşil boyalı bir cami  Bugün yıkılıp yerine beton bir cami yapılan eski boyalı cami, çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapılmış. Çocuklar renkli bir masal ortamında eğitim görsünler diye… 

1938’de ulaşıma açılan demiryolu ilk defa Batı’ya da ufuk açıyordu. Sivas’a, Ankara’ya, İstanbul’a tren yolculukları başladı. İstasyon, kasabanın can damarı demekti. Halk bu istasyonla Türkiye’ye açıldı. Yerliler pazar günü sabah veya akşam postalarını seyretmek için “şık” kıyafetlerle istasyona gitmeyi âdet edinmişlerdi. İstanbul-Ankara-Erzurum-Horasan hattında gidiş-dönüş seferleri yapan trenler istasyonda 20-30 dakika durur; yolcular ve askerler, seyyar satıcılardan alışveriş yapar; dünyaya kapalı bir yerleşimin halkı da “insan manzaraları” seyrederdi. Bu bir kültür-iletişim susamışlığı olmalıydı. Biz öğrenciler, kitaplarımızdaki siyah-beyaz resimlerinden bildiğimiz İsmet İnönü’yü, Celal Bayar’ı, Şemsettin Günaltay’ı ve diğerlerini, bu trenlerin penceresinde kalabalığı selamlarken görerek “canlı” tanıdık. 

Kasabaya inip tarihî eserleri gezenler, okulumuza gelen ünlüler de olurdu. Posta treninin getirdiği ilk gazeteleri görenler bunu bir “devrim” gibi anlatırlardı. Halkevleri 1951’de kapatılınca, ahşap küçük bir yapıda hizmet veren Divriği Halkevi de boşaltılarak, ayıklanan kitapları dışında her şeyi yok pahasına haraç-mezat satıldı. Bu, yeni DP iktidarının kasabaya ilk önemli hizmeti sayılmalıydı! 

Kasabada ilk fotoğrafların 1900’lerin başında Mengücek eserlerini ve yazıtlarını belgelemek için çekildiği biliniyorsa da, o sıradaki yol ve güvenlik koşullarında bunun nasıl yapıldığına ilişkin bilgi yoktur. 1930’larda da Fransız arkeolog Albert Gabriel, ekibiyle Divriği’ye gelerek buradaki dünya çapında değerli Selçuklu çağı yapıtlarını incelemiştir. 

Anadolu’nun dağ başında asılı kalmış “kom” ve mezra denen üç-beş evcikli yerleşimlerinden kasabalara, küçük kentlere ve il merkezi yerleşimlerine kadar yerel yapı geleneklerini, mimarlık eserlerini koruyan mekanlar; yer yer harabe görüntüleri verse de çok değerli bir tarihî mirası bugüne taşıyordu. 

Erzurum, Sivas, Kayseri, Malatya, Niğde, Aksaray, Konya, Afyon… Geçmişlerini tarihsel servetleriyle yansıtmakta, tanıtmakta idiler. Giderek bu kadim yerleşimlerin yanında veya ötesinde yeni zaman semtleri gelişti. Giderek bunlar eskileri yutuverdi. 

Gezginler bugün gittikleri yerlerde “eski yerleşim bölgesi görülebiliyor mu?” diye soruyorlar. Eski albümlerde ve kitaplardaki manzaraları artık görme olanağı yok. Ahşap donatılı evler de, onların ördüğü sokaklar da neredeyse bir anda kayboldu. Güzel bahçeler, sokaklar, mesireler, kırlıklar, akarsu kıyıları hatta sahiller silinip gitti. Vadiler de haritalardan siliniyor. 

Bu gidiş nereye, bilen de yok! Mazisini tüketen bir ulus olmak ne acı. Yukarıda betimlemeye çalıştığım kasabanın, pire ve tahtakurusu kaynayan bir hanında bile gecelemek isterim!