#tarih
Albüm

AİLE FOTOĞRAFLARIYLA OKUNAN TARİH

19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve giderek yaygınlaşan fotoğraf, Osmanlı toplumunda da rağbet gördü. Gündelik hayat tarihinin bu önemli vesikaları, kitapların yazıyla anlatamadığı ayrıntıları, duyguları ve âdetleri günümüze taşıdı. Dünkü aile fotoğraflarının anlattıklarını, Necdet Sakaoğlu okudu. 

İlk Türk aile fotoğraflarında, baba-oğul, kardeş, erkek bireylerin yer alması doğaldı. Kadınların aile karelerine girmesi zaman alacaktı. 

Türk aile yaşamına “objektif”ten bakışın tarihi 1860’lara inebilir mi? Bir aileyi kadın-erkek- çocuk- yaşlı birarada gösteren en erken fotoğrafların tarihleri saptanmış mıdır? İlk çekimlerin saray ortamlarında yapıldığı söylenebilir mi? Görkemli saltanat koltuklarına oturtulmuş mini mini şehzade ve sultan efendilerin sevimli fotoğrafları güzel ama neden yanlarında baba padişah, anne kadınefendi veya ikbâl hanım, yahut babaanne valide sultan yok? 

Üstat Levnî’nin III. Ahmed’i şehzadeleriyle, saray ressamı Rafeel’in de III. Mustafa’yı oğlu Selim’le resmetmesi birer istisnadır. Yakın zaman fotoğraflarına baktığımızda bile, Sultan Abdülaziz’i, şehzadelerinin küçüğü kucağında, büyükleri sağında solunda gösteren bir kare bulamayız. 

20. yüzyıla gelindiğinde, yaşlı Sultan Reşad, olgun yaştaki kaytan bıyıklı, yatık fesli şehzadeleriyle bir anı fotoğrafı çektirmiş midir? Son padişah Vahideddin’i Malta’da karaya çıkarken gösteren fotoğrafta, oğlu şehzade Ertuğrul yanında görülüyor ki bunu bir İngiliz fotoğrafçısı çekmişti elbette. Son padişahların “şefkat” fotoğraflarının nedretine karşılık, çağdaş İran şahlarını mirzalarıyla gösteren fotoğraflar var. 

Bu konuda Fatih Kanunnamesi’ndeki “padişahın tekliği” yasasına fotoğraflarda da uyulmuş deyip geçelim. Kucağında bebesiyle bir kadınefendi, torun mürüvveti görmüş bir valide sultan fotoğrafı yokluğunu da günün kaç-göç, namahremlik anlayışına bağlayabiliriz. 

Toplumsal tarih açısından bizi ilgilendirecek fotoğraf belgeleri, -Balkanlar’da veya Anadolu’da, farketmez- Müslüman ailelerin kadın erkek ve çocuk bireylerini erken tarihlerde gösteren kareler, bunların çekildiği ortam ve kimliklerdir. Bu alanda açığımız büyük. Bu boşluğu Avrupalı gezginlerin “kaçamak/çaktırmadan” çekebildiği fotoğraflar, yaptıkları gravürler, oryantalist tablolar bir ölçüde kapatıyor. 

Kendi birikimlerimizden seçtiğimiz, -binlercesi bulunabilir- sıradan fotoğraflarsa, ailelerin giderek fotoğrafa ilgi duyması, fotoğrafın, daha 20. yüzyıla girmeden kaç-göç engelini aşması açısından kabaca bir zaman dizim fikri veriyor. Fotoğraflarla toplumsal tarih incelemek isteyenlere, “açılım sürecinin bir öyküsü” olmak üzere Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Meyhanede Hanımlar’ını okumalarını da tavsiye edelim. 

‘ÇEKİYORUM, GÜLÜMSEMEYİN!’ 

Bahçede bir aile. Kartın arkasındaki çok silik yazıda “Sofya’da pederimize takdim. 8 zilhicce-i şerife1325 (12 ocak 1908) okunuyor. İstanbul’da değilse Bursa’da, İzmir’de, “Hürriyet” ilan edilmeden yedi ay önce çekilmiş. Öndeki dört hanımdan ikisi maşlahlı ikisi feraceli. Soldan ikinci anne, iki yanındaki yetişkin kızları, en sağdaki gelini olabilir. Bu sonuncu hanım, arkadaki uzunca boylu fesli gencin eşi miydi? Dört kadına karşılık, biri büyükçe dört de çocuk var. Bunlar maşlahlı yaşlıca kadının torunları, genç hanımların da çocukları yeğenleriydi kuşkusuz. Görüntü ve arkadaki not, varlıklı Balkan muhaciri bir aileyi düşündürüyor. Resim, Sofya’daki aile reisi babaya gönderilmek üzere çektirilmiş. Gülen yok! Bakışlardaki ortak hüzün, çekim sırasındaki “ciddi durun!” uyarısına bağlanabilir. Çocukluğumuzdan hatırlıyoruz: fotoğrafçı makinesini sehpaya yerleştirir, yanımıza gelir başımızı, duruşumuzu düzeltir, bir yandan da “-kıpırdamayacaksınız, sakın gülmeyin, gözünüzü yummayın!” gibi uyarılarda bulunur, “ciddiyeti” sağladıktan sonra deklanşöre basardı. Fakat bu fotoğraftaki hüzünlü hava başka: Sanki Sofya’daki pedere, kendi yokluğunda ailesinin nasıl mutsuz olduğu veya başka bir uyruğa geçmenin yüreklere işlediği hüzün okutulmak istenmiş. 

MÜSLÜMAN HANIMEFENDİNİN RAHAT POZU 

Bu ikinci fotoğraf daha eski. Erkeklerin fesleri aziziye biçimini andırdığından. 1870’lere tarihlendirmek mümkün. Çekim için evin ya da konağın cam serasının önü seçilmiş. Kırklı yaşlardaki palabıyıklı, hem koca, hem peder hem aile reisi, hem uşakların efendisi. Solundaki bol, daha doğrusu “zengin” giyimli nârin genç hanım haremi (eşi). Yüz çizgileri fevkalâde. Hafif tebessüm etmiş. Arkasında çocukların lâlası veya ailenin kâhyası, kucağında da kocaman başlığıyla çocukların küçüğü. Baba ile annenin omuzları arasından kızları bakıyor. Sarıklı oğlan medresede okumayı seçmiş. Sarığı ailenin Müslüman olduğuna da kanıt. Arkasındaki fesli esmer adam, ailenin her işine koşan ayvaz olmalı. 

Hanımefendiye bir daha bakalım: “örtme” denen bol tülbendini, sakınmadan, gelişigüzel sarmış. Yüzü, kısmen saçları, bilekten yukarı kolları görülüyor. Oysa fotoğrafçı erkek (nâmahrem), üstelik gayrimüslimdi. Bu aile fotoğrafı, dikkatli bakılırsa çok şey anlatıyor. Açılım tarihimiz için de ayan beyan bir belge! Resmin sağ altında “8” rakamı var. Eğer aile mevcudunu veriyorsa, belki hanımın arkasına gizlenen biri var! 

GELENEKSEL AİLE BAHÇEDE, HASIR ÜZERİNDE 

Yine 1870’lere tarihlendirilebilecek bir fotoğraf. Yere serilen hasıra oturmuş aile bireylerini gösteriyor: Öndeki yaşlı arkasındaki genç iki erkek, iki hanım, sanki ikiz iki de çocuk. Arkada da el bağlamış, köle değilse akrabadan bir yetim veya evlatlık görülüyor. Gür sakallı baba, arkasındaki oğlu veya damadı (iç güveyisi), kadınlar da kaynana gelin veya ana kız olmalı. Sağ kenarda ayaktaki çocuğun arkasında seçilen mimari örüntü, bir konak ortamı izlenimi veriyor. 

HALİDE EDİB DÜNYASININ KADINLARI 

Bu resmin stüdyoda çekildiği besbelli. Kurnaz fotoğrafçı ağaçlık manzaralı siyah fon örtüsünün önüne, çayır çimen havası vermek için ot saman yaymış ama döşeme tahtaları meydanda. Kadınların çocuklarını da alıp çarşı-pazar gezebildikleri, bir fotoğrafhaneye girip resim çektirebildikleri, yani 1908’le gelen Hürriyet/ Müsavat günleri ve yeldirme modası var. Kadınların başını örten yeldirmeler bugünkü türbanlara benzemiyor. Soldaki hanım perçemini kaşına indirmiş. Açık yaka maşlah giymekte haklı, çünkü boynundaki inci kelebi bir varsıllık nişanesi. İki hanım da oğlan kız ikişer çocuklu. Akrabalık veya komşulukları belli ki ileri düzeyde. Can ciğer arkadaş da olabilirler. Bu insanların dünyasının sahnelerini en ayrıntılı betimleyen ünlü kadın ronamcımız Halide Edib’dir ve o da o tarihlerde aşağı yukarı bu hanımların kıyafetinde meydan kürsülerine çıkıp kadın erkek binlerce vatandaşına sesleniyordu. 

FESTEN ŞAPKAYA GEÇİŞ BOCALAMASI 

Fes oğlanlarda, şapka kızlarda! Fesin resmî özel serpuş kabul edilmesinden bir asır sonra, 1925’te bu kez fes yasaklanıp şapka alınmıştı. Fotoğraftaki yetişkin iki bayan eşarp bağlamış. En soldaki üçüncü hanımın fotoğrafı, göğsünden yukarısı yırtılmış veya kopartılmış. Okullu iki kızla, ekose entarili yardımcı kızın başları açık. Asıl tezat öndeki küçüklerlerde: Kızlar şapkalı, oğlanlar fesli! 

OSMANLI DOĞDULAR, T.C. VATANDAŞI OLDULAR 

Üç kuşağı temsil eden, altı bireyli bir ilk evre Cumhuriyet memuru ailesi. Ortada dul anne, eski geleneklerin temsilcisi. Doğuşunda “Devlet-i Osmaniye tebası” kaydedilmişti. Valide Hanım kimliğiyle ortaya oturmuş. İki yanında, oğlu veya damadı, gelini veya kızı, torunları. Artık rejim cumhuriyettir! Kravat bağlamak, kalın kumaştan geniş yakalı palto, ütülü pantolon, Cumhuriyet memurlarının ayrıcalığıydı o yıllarda. Siyah eşarbını omuzlarına salıvermiş bayansa memur eşi olmanın onuruyla bakmış objektife. Çocuklardan, ablalar değilse bile oğlan T.C. vatandaşı olarak dünyaya göz açmıştı. Fotoğraf aile albümünde saklanacak; çocuklar büyüyecek, evlenecek, kendi çocuklarına: “Şu annem, şu babam. Ortadaki babaannem” diyecekler. Onlardan övgüyle söz edecekler. Ama aile fotoğraflarının kuşaktan kuşağa ömrü uzun değildir: “Fotoğraflı” aile tarihi anlatıları, bu altı bireyden sonuncusu da hayattan çekilince albümüyle birlikte bir toplayıcının el arabasında, kitapçılara, efemeracılara taşınmış, “anonim eski zaman fotoğrafları” kategorisinde alıcı bulmuş. 

GÂZİLİ YILLARIN BAKIMLI ÖĞRETMENLERİ

Bu fotoğrafın arkasında “929, 8, 20 cüma” kaydı var. Tarihlerin tersine yazıldığı evre. Şöyle okumalıyız: 20 Ağustos 1929, Cuma. O yılların modasına uygun, bonelerden alna bırakılan kâküller, yanlarda kulaklarını örten zülüfler… Şık mantoları, olmazsa olmaz çantaları, ipek çorapları, topuklu zarif iskarpinleri ile kadınlar dünyasının kurtuluşunu, aydınlanışını, topluma açılışını simgeleyen üç kadın. Harem devri kapanmış, kafesler kaldırılmış, evlere balkon eklenmiş. Bunlar Gâzili yılların Cumhuriyet öğretmenleri; arkalarında ise yetiştirdikleri lise öğrencileri. 

ARTIK AİLEDE KÖPEKLER DE VAR 

Tramvay veya vapur idaresinde görevli baba. Eşi sırtına dayanmış. Güzel kızları iki yanlarında. Ailenin köpeği de var. Solda kenardaki kadını, babanın kızkardeşi, kızların halası tahmin edelim. İstanbul’un o eski asırlık ağaçların gölgelediği bahçelerinden birinde sere serpe yaz mutluluğundalar. İki kızdan biri -varsın doksanlık olsun- bugün bir yerden: “Ben hayattayım!” dese, bize o günü, ailesini anlatsa ne kadar seviniriz! 

EVLERDE GÖRÜŞMELER, YEMELER-İÇMELER 

Yandaki resmin kenarında “8 Eylül 1937 Antalya”, arkasında da “Sevgili Fahri’nin evinde… Birbirini seven canlar bir arada. Rağıp” yazılı. “Ma-aile” görüşmeler, yemeler-içmeler döneminin başladığı 1930’lu yıllar. İkisi subay beş erkek, eşler, çocuklar, akrabalar… Yemeli içmeli bir akşam konukluğu. Aşağıda sivil-memur aileleri. Galiba malt birası içiliyor. O yıllarda verem yaygındı ve çocuk genç demeden kılıç sallıyordu. Biraya ise bu illetin devası gözüyle bakıldığından, çocuklara da içiriliyordu. 

GÜLE GÜLE 1940, MERHABA 1941 

Yılbaşı. 1940’tan 41’e geçiliyor. Dört orta yaşlı erkeği seçmek, dört aile demek. Bir evde toplanmışlar. Masada servis tabakları, arkadaki masada da meyveler. Yılbaşı geleneği bir tür imece usulüydü. Biraraya gelecek ailelerin hanımları “sen şunu, ben bunu” diyerek işbölümü yapardı. Ortaklaşa ikramlar, en sade tertiple ağaç pastası, çerez ve meyve olurdu. Yılbaşı sofrasına nar gibi kızartılmış iç pilavlı yılbaşı hindisi koymaksa lüks bir gelenekti. Eğlence faslına gelince… Radyonun yılbaşı programı dinlenir, Milli Piyango çekilişi beklenir, yeni yılda şans yoklaması için mutlaka tombala oynanırdı. Saat tam 24’te hayırlı yıllar kutlaması yapılır, evlere dönülürdü. 

ESKİ KÖYE YENİ ÂDET 

1950’lere doğru değişen nişan törenleri ve düğünler, evlerden gazinolara, çay bahçelerine taşındı. Örtülü örtüsüz masalara, pasta veya yemek servisi yapan garsonlar, aynı masayı paylaşmak durumunda kalan ama birbirini tanımayan davetli aileler… Giderek “gürültü müziği” yayan orkestralar dönemi başlayacak. 

Exit mobile version