Para sadece ekonomik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunların da hem nedeni hem sonucudur. Paranın itibarıysa onu çıkaran devletin yaşadığı orunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Osmanlılar’ın para istikrarsızlığı aynı zamanda yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Cumhuriyetten bugüne dek de müdahaleler paradan kaçışı engellememiştir.

Para ve yazı, Homo sapiens’in yeryüzündeki iki büyük buluşudur. Her fikri, her ifadeyi yazıyla başka çağlara aktarabilir, başka mekanlara gönderebilirsiniz. Para da evrensel bir araçtır. Onunla her şeyi, her şeye dönüştürebilirsiniz. Yıllar önce öğrencisi olma şansına eriştiğim, erken yitirdiğimiz şair ve ekonomist Ergin Günçe’nin bir dersinde şu örneği verdiğini dün gibi hatırlıyorum: “Gelibolulu balıkçıların emeğini çeliğe dönüştürebilirsiniz; bunları satıp, bulabildiğiniz herhangi bir yerden çelik alabilirsiniz”. İşte bunu yapabiliriz ama bunların karşılığında alacağımız ve vereceğimiz paralar hemen her koşulda farklı olacaktır.

Piyasa koşulları bir yana, devletlerin yarattığı para sabit bir şey değildir. Devamlı oynar. İner, çıkar, bozulur, saklayan bir bakar ki enflasyon karşısında değeri uçmuş gitmiş; yatıran da sürekli kuşkudadır. Değişken, oynak, kandıran ve kalleş bir şeydir. Kaprislidir. Sahiplerini sürekli şaşırtır. Paranın inadı hemen her zaman politikacının inadından daha kuvvetlidir. Kendisiyle fazla oynayana her türlü kazığı atabilir. Bu nedenle parayı yönetmek, kişiler, kurumlar, hele de devletler için büyük özen ister.

Niçin devlet? Çünkü devletler çoğu zaman kötüye kullandıkları bir para yaratma ayrıcalığına ve tekeline sahiptir. Bu tekel son birkaç yılda sanal paralarla bozulmuş gibi görünse de devletlerin, diğerleri gibi, sanal paraya da müdahalesi kaçınılmazdır. Aksi düşünülemez, devlet mantığının dışındadır; bunun ilk işaretlerini de görmeye başladık.

Bütün bunlar bir yana, para yaratmak aynı zamanda bir egemenlik meselesidir. Paranın itibarı onu çıkaran devletin yaşadığı sorunlara, bunları çözme şekline, o devletin güç ve itibarına bağlıdır. Savaşta yanıp yıkılan bir devletin parası da pul olur. Almanlar 1. Dünya Savaşı ertesinde sabah kahvesini dört, akşam kahvesini sekiz milyar marka içiyordu. İşçiler el arabasına yükledikleri yevmiyeleriyle bakkala koşup bir ekmek alırken artık kimse para saymıyordu. Niye saysınlar… Ertesi gün değeri tekrar yarıya düşecek olan para destelerini kim sayar. Banknot matbaası 24 saat iş başındaydı.

Paranın en büyük talihsizli­ği, muhtemelen bizzat kendi­si değer taşıyan şeylerle, yani altın ve gümüşle bağlantısının kopartılmasıydı. Para, altın ve gümüşten basılan sikkelerden oluşunca devletin buna müda­hale şansı yoktu. Altın altındı, gümüş de gümüş. Eline geçire­bilirsen var, yoksa da yoktu.

1930’lu yıllarda Osmanlı Bankası (üstte). Fetihten 23 yıl sonra, 1476 (Hicri 882) yılında basılan ve “Sikke-i Sultani” adı verilen Fatih Sultan Mehmet’in ilk altın parası (altta).

Ancak, sikkeler de sorun­luydu. Öncelikle, bu değer­li metaller sınırlıydı. Ayrıca sikkelere hile karıştırılıyor, alaşım yapılarak ayarı düşü­rülüyor veya uçlarından azıcık kırpılıyor, bazen de tozu alı­nıyordu. Eski tüccarların ya­nında, ayda bir veya iki gram altın tozu için, sikke dolu tor­bayı sabahtan akşama kadar silkeleyip duran çocuklar ça­lışırdı. Bu arada piyasada yüz­lerce farklı ağırlık ve saflıkta sikke olduğu için ödemelerin hesaplanması tam bir kabu­sa dönüşüyordu. Tüccarlar an­laşıp kutlamaya giderken, ka­tipleri de ödeme için sikkeleri cetvele dökerdi. İki florin; biri yüzde üç, diğeri yüzde beş yıp­ranmış. Üç düka altını; biri şu kadar diğeri bu kadar…

Bunu kısmen de olsa çöz­mek için önce kenarı tırtıllı, tartısı itibarlı, referans olan sikkeler çıkarıldı; sonra da gü­venilir bir bankanın altın ya­tıranlara verdiği senetler kul­lanıldı. Altın yerine senetler el değiştiriyor, getiren isterse karşılığı olan altını çekebili­yordu. Tabii bunun da makul bir komisyonu vardı. Öte yan­dan Avrupa’da bunların ha­yata geçmesinden daha önce Çin’de kağıt para kullanıldığı kaydedilmişti.

Devlet, paraya sıkışınca tüm sikkeleri topluyor, aynı miktar gümüşe daha çok de­ğersiz metal katarak daha fazla sikke basıyor (yani sikke tağ­şiş ediliyor), eski sikkesini darphaneye teslim etme­yenin de boynu vuru­luyordu. Dolayısıyla paranın değeri düşü­yordu. Bizde bunu ilk kez Fatih Sultan Mehmet yaptı; İs­tanbul’da ilk yeniçe­ri isyanı ve yağmalar onun ölümüyle başladı. Kapıkulları oğlu Cem Sul­tan’a karşı kardeşi 2. Bayezid’i desteklemek için ondan parayı tağşiş etmeyeceğine dair söz aldılar. Bayezid sözünü tuttu ama bu, daha sonra giderek ar­tan şekilde devletin standart uygulaması hâline geldi. Her tağşiş, kapıkulu askerlerinin ayaklanmasına ve devlet rica­linden kelle alınmasına yolaçı­yordu.

İstikrar ve para ilişkisi

Geçmişin bize parayla ilgili anlattığı çok şey var, hatta bunlardan bazı kurallar çıkarmamız mümkün olabiliyor. İstikrar ve para arasındaki ilişki bunların başında geliyor. Paraya güven, ya paranın kendi değerine ya da parayı çıkaran devletin istikrarına duyulan güvene dayanır. Değerli metal para döneminde, altın üretimi çok sınırlı olduğu için, sorun dolaşımda yeterli altın olup olmaması ve bunun bir kısmının yöneticiler tarafından nasıl toplanacağından ibaretti. Ne kadar vergi, ne kadar haraç, ne kadar savaş… Elbette devletin para sıkıntısı varsa verginin yanında borç da alınırdı ve sıkıntı ne kadar çoksa, bunun faizi de o kadar yüksek olurdu.

Gene Osmanlılardan örnek verilirse, Osmanlıların borç­landıkları tutarın büyük bir kısmı daha başından, elleri­ne geçmeden kesilirdi. İkili metal para döneminde, pa­ranın içinde ne kadar al­tın veya gümüş olduğu ve bunlar arasındaki oranın tayini ayrı bir sorun haline geldi, çünkü devletler bunu serbest değerinin dışında be­lirliyordu. Para, altın ve gümüş arasında en avantajlı değişimin yapılacağı ülkeye akmaya baş­ladı ve hiçbir yasak bunun önü­ne geçemedi.

Kağıt para döneminde ise borcun yanısıra temel sorun ne kadar para basılacağı oldu. Para basanın bunun karşısında elinde tuttuğu bazı değerli re­zervler olması beklenirdi ama esas sorun devletin istikrarına olan güvendi. Sağlam bir mali­yeye sahip olan devlet, harca­malarını vergilerle karşılıyorsa pek sorun yoktu. Ama harca­maların bir kısmı fazla para ba­sılarak karşılanıyorsa paranın değeri derhal düşer ve hiçbir yasak buna mani olamazdı. Şa­yet devlet hem borç alıp hem de fazla para basıyorsa sorun daha da büyüktü. İşte bizim tarihimiz boyunca sürekli ba­şımızda olan en büyük dertler­den birisi buydu.

1970’lerin sonundan itibaren Batı dünyası, Türkiye’ye tekil borç vermek yerine Ankara’yı IMF üzerinden borçlanmaya yönlendirdi. 31 Mayıs 1979 tarihli Cumhuriyet…

Borç, rüşvet ve faiz karışınca

Çoğu zaman sağlıklı bir maliyemiz olmadı. Osmanlı döneminde devlet paranın değerini düşürerek ve borç alarak işleyişini sürdürmeye çalıştı. 7. Padişah Fatih Sultan Mehmet sikkeyi altı kez tağşiş etmişti. Onun zamanına kadar yeterli olan gümüş para sistemi, İstanbul’un fethiyle birlikte devletin imparatorluğa dönüşmesinin gerektirdiği dev masraflar karşısında bozuldu. Bunların başında muazzam saray masrafları, imparatorluk için prestijli yapılar, İstanbul’un imarı ve büyük seferler geliyordu. Osmanlı istikrarsızlığı kötü maliye ile çok yakından bağlantılıdır.

16. yüzyılda seferler gelir getirmez olunca durum büsbü­tün kötüleşti. Bu dönemde Do­ğu ticaret yolları Avrupalıların eline geçiyor ve deniz sefer­leri büyük mali külfet oluştu­ruyordu. Sokollu’dan sonra en büyük tağşişlerden biri yapıldı. Bu dönemde ahalinin paraya güveninin kalmaması ekono­mik hayattaki gerileyişi artır­dı. Nihayet 19. yüzyılda iç ve dış borçlar işi iyice içinden çı­kılmaz hâle getirdi. Sonradan Galata Bankerleri adını alacak olan sarraflar, 16. yüzyıl sonla­rından itibaren acil devlet har­camaları için borç verdikçe, gi­derek daha büyük ayrıcalıklar kapmaya başladılar. Borç, rüş­vet ve faiz birbirine karıştı.

1854’te Kırım Savaşı dış borç alımı için dönüm nokta­sı oldu. Nihayet 1881’deki Mu­harrem Kararnamesi ile devlet, borçlarını ödemek üzere vergi­lerini, dolayısıyla iktisadi faali­yetini yabancıların kontrolüne bırakmak zorunda kaldı. Dü­yun-u Umumiye idaresi devlet içinde devlet hâline geldi ki bu açıkça devletin egemenlik hak­larından taviz verilmesinden başka bir şey değildi.

Kırım Savaşı sırasında Osmanlı
Devleti’nin cüce İngiltere ile
Fransa’nın dev olarak gösterildiği bir karikatür

Kısacası, Osmanlılar’ın pa­ra istikrarsızlığı aynı zaman­da yönetim istikrarsızlığının hikayesidir. Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı’ndan itibaren al­dığı dış borçların çok azını de­miryolu gibi yatırım işleri için kullanmış, çoğu zaman cari giderler ve savaş harcamaları için yabancılara başvurmuştur. Cumhuriyetin ilanı ve Lozan Antlaşması ile Düyun-u Umu­mi ve borçlar tasfiye edilmiş, hissemize kalan son taksit, ilk dış borcun alınmasından tam 100 yıl sonra, 1954’te ödenmiş­ti. Osmanlı borçlarından çok çekmiş olan Cumhuriyet’in ilk yöneticileri denk bütçe ve sıkı para politikası konusunda cid­di gayret göstermişlerdi. Ama huylu huyundan vazgeçmez. 2. Dünya Savaşı sonrasında para istikrarı gene hızla bozulmuş ve bu, devalüasyon ve enflasyon olarak hayatımıza yansımış­tı. Osmanlı borçları biterken Cumhuriyetin borçlanmaları başlıyordu.

Sorunlar yeni değil

Cumhuriyet hükümetlerinin mali istikrarsızlığı kamu açıkları ve dış ticaret açıklarının birlikte büyümesinden kaynaklandı. Sürekli açık verilmesinde demografik gelişmeler genellikle gözardı edilir. Bu dönemde dünyada eşi görülmemiş bir artışla ülke nüfusu 12 milyondan 84 milyona çıktı. 100 yılda nüfusun yedi katına çıkması inanılması zor bir olaydır. Dünya nüfus artışının yaklaşık iki katı olup, birçok ülkenin üç veya dört katıdır. Bu kadar insan için eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, imar, altyapı, belediye hizmetlerini sağlamak, bütçe açıklarının borçlanma veya para basılarak karşılanmasına yolaçmış, buna silahlanma ve güvenlik harcamaları eklenmişti. Birçok ülkede ve denizlerde sürdürülen operasyonlar da sürekli harcama gerektiriyordu. Bu koşullarda bütçe disiplini ve para istikrarı sürekli bozuluyordu. İşte, kısa bir aradan sonra döndük Osmanlı döneminde yaşadığımız sorunlara. Buna gelir için kamu varlıklarının satılması da eklenmeli… Osmanlılar da sıkıştıkça miri arazileri satarak günümüzde hâlâ devam eden bir başka geleneği başlatmışlardı.

Sorunlarımız yeni değildir ve bunları geçmişten gelen bir devamlılık olarak görmemiz gerekir. Tarihin amacı geçmiş­ten geleceğe uzanan çizgileri bilmektir. Günlük hayatın, dev­letin, ticaretin, eğitimin, sağlı­ğın, yemeğin, savaşın, ulaşımın, akla gelen her insan faaliyeti­nin tarihi birbirlerine bağlıyken bunların devlet yönetimindeki istikrar ve para ile bağlantısını yakından bilmek gerekir.

Para herhangi bir meta, ya­ni mal değil, tüm diğer mal ve hizmetlerin hızla değişen oran­larını belirleyen bir araçtır. Ba­zen bir servet saklama aracıdır. Fiyatı ise faiz olup bu bir neden değil, sonuçtur. Kararnameyle belirlenmeye çalışılması hemen her zaman ters teper. Döviz fi­yatına müdahale de elinizde sonsuz rezervler yoksa işe yara­maz. Bu müdahaleler paradan kaçışı önlemez. Dış ilişkilerin çok daha sınırlı olduğu geçmiş asırlarda bile önlememişti, şim­di hiç mümkün değildir.

Hep aynı vaziyet 19 Kasım 1950 tarihli Cumhuriyet’te ekonomi liberalleştikçe ülkede artan yabancı sermaye miktarını eleştiren bir Ali Ulvi karikatürü. En altta kalan Millî İktisat “Siz rahatınıza bakın Baylar… Ben otuz sene evvelinden bu vaziyete alışığım” diyor.

Bunun yolu, temeldeki ne­denleri, yani bütçe ve dış ti­caret açıkları ile istikrarsızlı­ğı azaltmak, üretim ile tüketim arasındaki dengesizliği makul seviyede tutmaktır. 1950’lerde açıldık; ilk büyük devalüasyon geldi; Dolar 3 TL’den 9 TL’ye çıktı. 1960’larda tekrar açıldık; bu sefer 9’dan 15’e çıktı. Böyle devam edip gitti. Şimdi bir tura daha girdik.

Para sahipleri siyasi istik­rarsızlıktan ve belirsizlikten ürker, güven peşinde koşar. İs­tikrarsız ülkenin parasının içte ve dışta değer yitirmesi, özellik­le döviz karşısında ucuzlaması ise o ülke insanlarının emek ve varlıklarının ucuzlaması anla­mına gelir. Para sadece ekono­mik ve siyasi olayların değil, çok daha temel sosyal sorunla­rın da hem nedeni hem sonu­cudur.

1967- DÖVİZE ÇEVRİLEBİLİR MEVDUAT UYGULAMASI

Özal ‘Bilgisizliğin vesikası’ demişti

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 Aralık 2021’de Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat Sistemi’ni açıklam­asının ardından kimi ekonomistlerden bu modelin geçmişte uygulanan Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) ile benzerlikler taşıdığı yorumu gelmişti. Dışarıdan döviz girişini teşvik etmek amacıyla başlatılan DÇM hesapları ilk kez 1967’de açılmış, dövizli işlem hakkı tanınan hesaplara Merkez Bankası (TCMB) tarafından Hazine adına kur garantisi verilmişti. Diğer bir deyimle kur farkları bütçeden karşılanmıştı. O yıllardaki ödemeler dengesi açıklarına bir çözüm olarak düşünülen uygu­lama ile başta yurtdışındaki işçiler olmak üzere dışarda dövizi olan, fakat bunu Türkiye’ye getirmek zorunda olmayanların dövizlerini çekme amacı güdülmüştü.

O tarihlerde yurtdışındaki işçiler ve ihracatçılar ilk hesapları açmış; toplamı 3.5 milyar doları bulan döviz Türkiye’ye girmişti. 1975 itibarıyla Türkiye’nin döviz rezervlerinin %98’i DÇM’lerden oluşuyordu. Ancak DÇM’lerin anapara ve kur farkı ödemeleri, verilen kur garantisi nedeniyle, Hazine’ye aşırı yük olmaya başlamıştı. DÇM’lerin para arzı artışına ve enflasyonun hızlanma­sına neden olmaya başladığı değer­lendirmesinin ardından kullanımına sınırlamalar getirilmişti. 1977’nin ilk aylarından sonra yeni hesap açma hızının azalmasıyla birlikte TCMB ve bankalar, vadesi gelen eski DÇM’lerin paralarını geri ödemede zorlanmaya başlamış ve sonunda sistem 1978’de sona erdirilmişti. Bu borçlar, 1981’den sonra devlet tarafından üstlenilmiş, o tarihte 2.5 milyar dolar kadar olan tutar, Merkez Bankası veya devlet borcuna dönüştürülmüştü.

Türkiye’nin dışa bağımlılığını artı­ran DÇM’lerin kullanımında herhangi bir kural uygulanmadığından, alınan kredilerin genellikle ticarette ve işlet­me giderlerinde kullanılması, yatırım­lara yöneltilememesi ve bu yüzden enflasyonun kaynaklarından biri hâline gelmesi, gelir dağılımını bozucu etkisi daha sonra uygulamayla ilgili yapılan eleştirilerin başında gelmişti.

1989’da dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “bilgisizliğin vesikası” olarak tanımladığı sisteme dair Milliyet gaze­tesinin 17 Eylül 1989 tarihli haberinde yayımlanan açıklamalar uygulama­nın bilançosunu şöyle anlatıyordu: “İnşallah gençlerimiz bundan ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokmaz. 84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabri­ka, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mâl olduğunun ba­sit bir bilançosu budur. 1970’li yıllarda o zaman kendilerini akıllı, uyanık sa­nanlar böyle bir yol buldular. Tam 221 bankaya borçlandık ve Türkiye bunları ödeyemedi”.

Özal, söz konusu haberde ayrıca 84-89 arası yaşanan enflasyon-e­misyonun ortalama %50’sinin DÇM ödemeleri yüzünden yaratıldığını söylüyor; DÇM’lerin yükünün yıllarca halka yüklendiğini vurgulayarak “Be­nim memurum, işçim, esnafım diyenler, DÇM’nin yükünü vatandaşın sırtına yıktılar, orta direğin sırtına yıktılar. Bu borcu siz ödediniz” ifadeleri kullanı­yordu.

Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM), 1967’de dönemin Demirel’in başbakanlığındaki Adalet Partisi iktidarının döviz açığına karşı bulduğu bir formüldü.