6.-8. yüzyıllarda kendilerini Türk adıyla tanımlayan ilk topluluklardan bu yana, tarih her dönemde farklı yazıldı. Tengri’den Yafes’e, Hz. Muhammed’e, Hunlara uzanan atalar ve devletler… Sonradan “Türk” ilan edilenler… Türkiye Türkleri Orhun Yazıtları’nı 1897’de, bugünkü “millî tarih” anlayışının Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na taşıdığı devletlerin isimlerini de 1923’te Batılı araştırmacılardan öğrendi.

Türkler, Moğolistan, Orta Asya ve Yakın Doğu diye tanımlayabileceğimiz üç coğrafyada, üç kültür dairesinde varlık gösterdiler. Bunlar, Türk adıyla karşımıza çıktıkları 6.-8. yüzyıllarda Doğu Asya, 10. yüzyıldan sonra İslâmiyet, 18. yüzyıldan sonra da çok genel olarak “Batı” diye tanımladığımız kültür daireleridir. Bu kültür daireleri birbirlerinden farklı hakimiyet anlayışları geliştirdi. Her hakimiyet telakkisi kendine özgü bir köken ve tarih anlayışını beraberinde getirdi, bu görüşler kaynaklara yansıdı.

Doğu Asya kültür dairesi içinde bulunulduğu zaman hakimiyet tanrısal temellere dayandırılmış ve ancak insanüstü bir ailenin Tengri’den gelen “kut” (saadet bulmuş) sahibi olduğu düşünülmüştür. “Kut” sahibi kağanların görüşlerini bize en iyi anlatan Orhun Yazıtları’dır. Burada kağanlar hem kendilerinin hem de milletin başından geçenleri anlatarak, bunları tarihe maletmişlerdir. Bu “tarih yapan-yazan” yöntemi din değiştirmek ile değişmemiş, sonradan İslâmi geleneklere bağlı olarak 16. yüzyılda Haydar Mirza Duglat’ın Tarih-i Reşidi’sinde, Babürname’de, Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk’ünde kullanılmıştır.

Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra hâkimiyet telakkilerinde de değişiklik olmuş, tarihleri Nuh Peygamber’in oğlu Yafes ve onun oğlu Türk’e dayandırılarak İslâm tarihine bağlanmıştır. Bu bilgiler önce onlar hakkında bilgi veren Mücmelüttevarih vel kısas gibi Arapça kaynaklarda, sonra da Orta Asya’da (15. yüzyıl), Osmanlılarda (16.-17. yüzyıl) yazılan eserlerde görülür. İç Asya’ya özgü hakimiyet sembolleri olan Bozkurt veya Güzel Alan (Alan Go’a) Orta Asya’da İslâmi geleneklerle birarada yer almaya devam etmişse de, Osmanlı tarihleri İslâmi gelenek yanında ancak Müslümanlığı kabul eden Oğuz Kağan’a yer vermişlerdir. Öte yandan evliya tezkirelerinde soylar, Hz. Ali veya Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’e veya Orta Asya’da olduğu gibi Hz. Fatima vasıtasıyla Hz. Muhammed’e götürülmüştür.

Üçüncü kültür dairesi ise uluslararası alanda Batı uygarlığının etkin olmağa başladığı 18. ve 19. yüzyıllarda “hâkimiyet milletindir” anlayışı ile tanımlanabilir. Ulus devlet ve milliyetçilik anlayışları çerçevesinde gelişen doğubilimciliği (orientalizm) çerçevesinde, Hunlardan başlayan bir millî tarih anlayışı meydana gelmiştir. Bu konuyu öğrenmemize ise, eserini 1759’da yazan De Guignes’in büyük katkısı olmuştur. Önce Fransızca bilenlerin okuduğu ve 1923’te Hüseyin Cahit Yalçın tarafından Osmanlı Türkçesine çevrilen eser, ancak 1970’li yıllarda günümüz Türkçesiyle yayımlanmıştır. Böylece İslâmi gelenek çerçevesinde kendilerinin varlığından haberdar olmadığımız yeni bir tarihi atalar şeceresi ortaya çıkmıştır.

Her kültür dairesi eskiyi tamamen silmemiş, kendi içinde öncekilere küçük de olsa yer vererek devam etmiştir.