10 KASIM 1938 – BELGESEL

“10 Kasım 1938” belgeseli, 80. yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün son yolculuğunu, ona eşlik eden ve bugün 90’lı yaşlardaki tanıklarla anlatıyor. İşte Cem Fakir ve ekibinin gerçekleştirdiği çalışmada, bir halkın kahramanına vedası ve hiç dinmeyen bir özlemin başlangıcı… 

Müşir (mareşal) üniformasıyla Mustafa Kemal 1.1. 1926 Şefika Falih Rıfkı Hanımefendi’ye… Gazi M. K. 
(ZEYNEP IRGAT KOLEKSİYONU). 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 80 yıl önce 10 Kasım 1938’de hayata gözlerini yumdu. Naaşı 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda katafalka kondu. İstanbullular üç gün boyunca, eskilerin deyişiyle tazim, yani saygı geçişi yaptı. Atatürk’ün cenazesi, 19 Kasım’da törenle Karaköy ve Sarayburnu üzerinden Yavuz zırhlısına taşınarak İzmit’e götürüldü. İzmit’ten trenle Ankara’ya taşınan cenaze, 20 Kasım’da devlet erkanı ve halk tarafından karşılanarak TBMM önündeki katafalka kondu. 21 Kasım 1938’de ise 15 yıl boyunca kalacağı Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine nakledildi. 

“Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ;
Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ.”
Mithat Cemal Kuntay

Ali Fuar Diriker 

Onu kaybetmenin acısı çok büyüktü 

11 Kasım 1918’de İzmir’de doğdu. Babası Ahmet Nuri Diriker, Çanakkale Savaşı’nda ve Millî Mücadele’de Atatürk’ün silah arkadaşlarındandı. İnşaat Yüksek Mühendisi Fuat Diriker, Atatürk vefat ettiğinde Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydi. 

O’na büyük hayranlık duyardık çocukluğumuzda. Mustafa Kemal hakikaten bizim en büyük idolümüzdü. Atatürk okulumuzu ziyaret ederdi. 6. sınıfa geçtiğimiz vakit Atatürk üçüncü defa lisemizi ziyaret etti. Onu Galatasaray’ın giriş bahçesinde karşıladık ve ondan sonra lisemizin sınıflarını ziyaret etti. Maalesef lise son sınıftayken onu kaybettik. Atatürk’ün rahatsız olduğunu, Dolmabahçe’de olduğunu takip ediyorduk ve vefat ettiği zaman da Galatasaray Lisesi’ne haber verildi. O sadece bir kumandan değildi; aynı zamanda çok ileriyi gören ve her bakımdan Anadolu’nun, daha doğrusu Türkiye’nin garba açılmasını isteyen biriydi. Lisemiz, bizim sınıf, bilhassa 12 Fen sınıfımız Dolmabahçe Sarayı’nda onun hatırası önünde geçit yaptık. Dolmabahçe önünde biraz da hava soğuktu. Ben böyle bir şey tahayyül edemiyorum, bütün milletin ağladığını. Ertesi gün de Galata Köprüsü’nde cenazenin geçişini bekledik ve top arabasında geçerken tazimde bulunduk. Onun kaybetmenin büyük acısını hissetti bütün millet. 

Ayşe Sıdıka Tulça 

İçimizdeki boşluk hiçbir zaman dolmadı 

1922’de İstanbul Bebek’te doğdu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi Enis Akaygen’in kızı. 10 Kasım 1938’de Arnavutköy Amerikan Koleji’nde öğrenciydi. 

Atatürk’ü çok severdik. Onun muhakkak muvaffak olacağına inanıyorduk. Atatürk’ün bütün inkilaplarına bayılıyorduk, seviyorduk. Daha hür olduk. Gençler daha hür oldu. Biz o gün maaile İstanbul’a iniyorduk. Yakacık’ta evimiz vardı. İstanbul’a iniyoruz. Araba vapuruna geldik. Bir de baktık sarayın bayrakları inmiş yarıya. Herkes şaşkın falan böyle. Eminönü’ne doğru gideceğiz. Biz arabayla ilerledikçe bütün bayraklar yarıya iniyor. Yani o manzarayı hiç unutmam. Ölümünde babam ölmüş gibi oldum ben. O kadar üzüldüm. O kadar büyük bir boşluk. O boşluk hiçbir zaman dolmadı. Onun yerine kimse gelemez ki. 

Onu ben gördüm de. İngiltere Kralı gelmişti. Ben de Dolmabahçe’de piyano dersine gidiyordum. Bir de baktım Atatürk, İngiltere Kralı ile açık arabada. Ne polis var ne bir şey. Öldüğü vakit hepimiz mahvolduk. Okulla Dolmabahçe’ye gittik. Çok kalabalıktı ama bize yolu açtılar talebe geldi diye. Cenazesini bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nden takip ettik, en önden. Öyle bir uğultu ki, anlatamam nasıl. Bir rüzgar gibi geldi o uğultu. 

Hıfzı Topuz 

Beyoğlu’na çıktık, bütün millet ağlıyor 

Gazeteci-yazar Hıfzı Topuz 1923’te İstanbul’da doğdu. Atatürk’ün ölümünü Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken öğrendi. 1947’de gazeteciliğe başlayan Hıfzı Topuz, Yunan generali Trikopis başta olmak üzere dönemin tanıklarıyla Atatürk üzerine röportajlar yaptı. Atatürk ile ilgili üç kitabı bulunuyor. 

Atatürk’ü ne zaman gördüm ilk? İlkokuldaydım galiba. Ankara’da bir motosikletli polis geçer, dururuz, Atatürk gelir. Araba açıktır, selam verir geçer. Böyle bir havada müthiş heyecanlanırdık… İstanbul’da Galatasaray’da Ortaköy’de okuyordum. İlkokul Ortaköy’deydi. Bir de bakardık uzaktan Atatürk’ün motoru geliyor. Herkes yığılırdı kenara. Motor yaklaşırdı, Atatürk selam vererek geçerdi. Müthiş heyecanlanırdık Atatürk’ü gördük diye. Sonra Atatürk’ü bir kaç kez daha gördüm… Biz o zamanlar Atatürk’ü ölmeyecek gibi görürdük. Sağlığı hakkında bir şeyler söylenmeye başlanmıştı. Bir gün sınıfta galiba Fransızca dersi vardı. Öğretmen dersi kesti, “Atatürk’ün öldüğünü öğrendim,” dedi. Ağlamaklıydı. Hepimiz ayağa kalktık. Ondan sonra dersi terk etti. Beyoğlu’na çıktık, bütün millet ağlıyor. Ondan sonra bizi toplu halde saraya götürdüler. Atatürk’ün cenazesi katafalka konmuştu. Biz de katafalkın önünden dolaştık. Birkaç gün sonra Atatürk’ün cenaze töreni yapıldı. Biz de okul olarak katıldık o cenazeye. Böyle müthiş bir sessizlik içinde, yalnız top arabasının tekerleğinin sesi duyuluyor. Kenarda hıçkıran insanlar. Atatürk’ü öyle yolcu ettik. Atatürk’ün bu cenaze töreni yıllarca belleğimden çıkmadı. 

Cavit Bayer 

“Eyvah sonumuz geldi” gibi bir duygu vardı 

5 Ekim 1926’da Kilis’te doğdu. 1947’de ykatıldığı ordudan, 1971’de tankçı albay olarak emekli oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat ettiği sırada, Bursa’da ortaokul öğrencisiydi. 

O gün Türkçe dersimiz vardı. Türkçe hocamız Saadet Oktar diye bir hanımefendiydi. Sınıf mümessilimiz ödevleri aldı, vermeye götürdü. Hoca ağlayarak sınıfa girdi ama, biz tabii bilmiyoruz. ‘Ne ödevi? Atatürk öldü haberiniz yok mu?’ dedi ve ağlamaya devam etti. Biz Atatürk’ün ölümünü böyle duyduk. Akşamüstü sokakta bilhassa kadınlar, mendil ellerinde ağlayarak sokakta dolaşıyorlardı. Ve hemen aileler radyosu olan evlerde toplandı. Herkes yas içinde ağlıyor. ‘Atatürk öldü, bittik’ sesleri… Biz Atatürk ruhuyla yetiştik. Ben 1933’te birinci sınıftaydım. O zaman ‘Çıktık açık alınla’ marşını söylerdik. Düşünün, çocuk balosu yapılıyordu. Babam bana smokin gibi bir elbise diktirmişti. Her zaman Cumhuriyet balosu yapılırdı. Okullarda Atatürk anlatıldı, konuşuldu. Atatürk öldüğü zaman ‘eyvah sonumuz geldi’ diye bir duygu vardı yani, öyle bir duygu ki anlatılamaz. 

Ali Nejat Ölçen 

‘Bugün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı’ 

4 Haziran 1922’de Amasya’da doğdu. DPT uzmanı ve ekonomist. 1980 öncesinde iki dönem milletvekilliği yaptı. 1993’ten bu yana “Türkiye’nin Sorunları” kitapçığını yayınlıyor. 10 Kasım 1938’de Kabataş Lisesi öğrencisiydi. 

1926’da veya 27’ya yakın bir dönemde Mustafa Kemal, Tokat’a geldi. 4 yaşındaydım. Babam elimden tuttu. Büyük bir balkonda Mustafa Kemal’i gördüm ama etrafında da insanlar vardı. İkinci defa 1935’te, Nişantaşı’nda ilkokulun 5. sınıfındaydık. Elimize kağıt bayraklar verdiler ve Şişli Terakki yani Işık Lisesi’nin önünde açık arabada Şah’la birlikte geçmekte olan Mustafa Kemal’i bayraklarımızla selamlayacaktık. Atatürk geçtikten sonra, ‘bana baktı, sana baktı’ diye aramızda tartıştık. Onun öldüğünü gazeteden öğrendik. Nihat Sami Banarlı edebiyat öğretmenimizdi. Ertesi gün sınıfa geldi, ‘anılarınızı bir kağıda yazınız’ dedi. Faruk Dursunoğlu yanımda oturuyordu. Tek bir cümle yazmıştı. Ayağa kalktı, ‘Bugün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı’ dedi. Nihat Sami mendilini çıkardı, gözyaşını sildi. ‘Çok güzel olmuş’ dedi ve sınıfı terketti. 1938’in Kasım ayının 10. günüydü. 

Sonra naaşı Dolmabahçe’de ziyarete açıldı. Biz ikinci günü müdürümüzle birlikte bütün Kabataş orta ve lise kısmı Dolmabahçe Sarayı’na yürüyerek gittik. Yol boyunca marşlar söyledik. O büyük salona girdik. İki subay kılıçlarını uzatmışlardı. Orada kimimiz fatiha okuduk ve bir 10 dakika eğildik Mustafa Kemal’in yatakta bize bakan bakışları altında. Öyle selamladık Mustafa Kemal’i. 

Betül Mardin 

Başka türlü bir şeydi ‘Canım Atatürk…’ 

1926’da İstanbul’da doğdu. Halkla ilişkiler ve iletişimcilik mesleğinin Türkiye’de gelişmesinde öncü oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatını öğrendiğinde Arnavutköy Kız Koleji’nde öğrenciydi. 

“Cihangir’den koşa koşa aşağı inerdik, aşağı yola, deniz kenarına. Tramvaylar o zaman çok dolu, başka bir şey yok. Tramvaylar geliyor, önümüzden geçiyor, Eminönü’ne gidiyor, dönüyor tekrar geçiyor. Biz koleje Arnavutköy’e gideceğiz. Koştura koştura aşağı ineriz, bekleriz. Dolmabahçe’nin önünde vatman biraz yavaşlar, biletçi koşaraktan gider, o büyük kapının üstünde bir beyaz kağıt asılı olurdu. Gider ona bakar gelir, ‘İyi uyumuş’ diye bağırır, ‘Gazi iyi uyumuş dün gece’, onu yazarlar. ‘Çok öksürüyormuş’ derler, herkes başlar öksürmeye. Yok benimki gibi öksürüyordur falan diye. Başka türlü bir şeydi canım Atatürk. Böyle bir sevgi, böyle bir tutku bilemezsiniz Türklerde. Ondan sonra evimize gittik ‘vefat etti’ dediler. Kıyamet koptu. Konuşma yok, herkes ağlıyor. Erkekler de ağlıyor, kızlar da ağlıyor, kapıcı da ağlıyor, şoför de ağlıyor, garson da ağlıyor, sen de ağlıyorsun. Atatürk başka bir şey. Gazi. Kurtarmış adam bizi. 

Ne yapacağını bilmiyorsunuz Gazi’nin. Yarın ne çıkaracak? Kadınları açıyor, erkekler de daha bir rahatlıyor ama mesela şort sevmiyor adam. Şortun dizin üstünde bitmesini istiyor. Dikkat ederseniz ben hep ceketliyim. Hep o devirden kalma. Çocukların mutlaka bir dil daha öğrenmesini istiyor. ‘Türkler geliyor’. Hissiyat böyleydi canım. Kendimizle iftihar ederdik, güvenirdik. Eskiye çok meraklı değildik, ileriye meraklıydık. 

Dolmabahçe’ye girdik. Ana-baba günü. Beşiktaş’tan itibaren halk kuyruğa giriyor, Dolmabahçe’ye giriyorlar. Ağlaya ağlaya o halıların üzerinden geçiyorsun, Atatürk’ün etrafından geçip çıkıyorsun. Nasıl bir ağlama var! Bu başka türlü bir aşk. Adam bizi kurtarmış, daha ne yapsın. Sarayburnu taraflarında seyrettim ben cenazenin gidişini. Memleket yasa girdi. Çok büyük bir aşktı. Gitti, genç gitti. Çok genç öldü. 

Altan Öymen 

Ankara’daki tören ve büyük bir hüzün 

Gazeteci ve siyasetçi. 1932’de Trabzon’da doğdu. Çocukluğu başkent Ankara’da geçti. Atatürk’ün cenazesi İstanbul’dan Ankara’ya getirildiğinde ilkokul birinci sınıftaydı. 

Hastalık haberleri geliyor olsa bile fazla inanılmıyordu Atatürk’ün öleceğine. ‘Gazi atlatır bunu’ deniyordu. Babam memur, devlet dairesine gidiyor geliyor. O biraz daha endişeli gibiydi. Fakat bize hiç hissettirmiyorlardı. Okulda da öyleydi. Bir gün yine okuldayız. İşte birinci sınıftayım o zaman. Birden bir haber dolaştı ‘Atatürk öldü’ diye ve herkes ağlamaya başladı. Öğretmenler başta, çocuklar da öyle. Sonra dediler ki ‘herkes evine gitsin’. Evde de herkes ağlıyor. Böyle öğrendik yavaş yavaş. 

Atatürk’ün naaşının Ankara’ya getirilişini hatırlıyorum. Bir gün dediler gelecek. Ne olacak? İşte katafalka konulacak. Katafalk denilen şeyin resimleri, fotoğrafları İstanbul gazetelerinde vardı. Böyle bayrakların bulunduğu gösterişli bir mekan, ortada bir tabut. Ankara’da da öyle bir katafalk TBMM binasının önünde yapılacak. Ve bu yapıldı. Önce devlet memurları geçiyordu, sonra işte öğretmenler, okullar ve herkes. Annem, babam, ben, anneannem geçtik. Tabutun etrafında yüksek rütbeli askerler nöbet tutuyorlar, kılıçlarını çekmişler. İlk defa gördüm o manzarayı. Sonra tabii herkes ağlıyor, bizimkiler de öyle. Çocuklar da büyükler de öyle. Ağlamamayı becerebilen büyüklerin de gözleri kırmızı. Hıçkırıyorlar. O da duyuluyor. Şimdi bile hatırlarken heyecanlanıyorum. Sonra Etnografya Müzesi’ne götürüldü Atatürk’ün naaşı. Orada da epey kaldı. Çünkü Anıtkabir’in yapılması 1953. 15 yıl sürdü. Etnografya Müzesi’nde kaldırılıp Anıtkabir’e götürülmesini de gazeteci olarak izledim.