Başkurtların davetleri sırasında konuklarla ilgilenen, kimlerin konuşacağına karar veren ve kadehleri dolduran kişiye “ayakçı” denir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız.

İSENBİKE TOGAN

Yolculuğa giden insan bir şeyleri geride bıraktığını zanneder. İnsan yolculuğa vücudunu götürmüş olur ve yeni yerlere ayak basar ama aslında zihninin ve gönlünün dağarcığında ne varsa gördükleri oralarda yankı bulur.  Gerek İpek Yolu gerekse babam yurdu Başkurdistan’a yaptığım yolculuklar işte tam bu açıdan tarihe bakışımı ve tarihî kaynakları okuyuşumu şekillendirdi ve zenginleştirdi. Bu muhtelif ziyaretlerden birinde, bir davette öğrendiklerim beni halk kültürü ile siyasi kültürün içiçe olduğu durumlar hakkında düşündürdü.

Genelde evsahibinin başrolü oynadığı davetlerde bir masa etrafında oturuluyorsa, örneğin üç-dört saat süren bir davet içinde “teneffüs” adıyla aralar veriliyor ve o sırada bizim halk oyunları dediğimiz türden oyun havaları (biyü) ile oynanıyor. Başkurtlarda bu oyunlar sırasında belden yukarısı sanki at üstünde imişçesine oynamaz; ayaklar at tuyaklarını taklit edercesine müthiş hareketlidir; oynayanlar zemin üzerinde kayıp giderler. Davet süresince de evsahipliği yapan kişi, davete katılanlara söz hakkı veriyor ve o kişi de günün mana ve ehemmiyetine göre bir konuşma yapıyor veya yır denen türkülerden birini söylüyor. Bu tamamen kendisine söz verilen kişinin seçimine bağlı; bazen söz alan kişi hem konuşuyor hem de yırlıyor. Başkurt yır’ları arasında sevda, aşk doğal olarak bir yer tutuyorsa da, birçoğu ya doğa veya tarihî bir olayla ilgili. Onun için de yır’layan kişi zamana ve zemine uygun bir türkü seçmesiyle de hünerini sergilemiş olur.

Akrabalarımı ve halamın yaşamış olduğu Makar köyünü ziyaret ettiğim 2004’te, bir akraba yemeğinde evsahibi olan şahsın davete başkanlık etmediğini, kendi yerine ağabeyine bu görevi verdiğini gördüm. Kadehleri boş bırakmayan ve kime söz verileceğine karar veren kişiye “ayakçı” dendiğini öğrendim. Bu sözcük aslında “kadehçi” anlamına geliyor. Ancak Türkçeye Farsçadan geçen “saki” gibi, yani mevkice aşağıda olanın konumu yüksek olana kadehte içki sunması şeklinde değil. Aslında “ayakçı”, içkileri dağıtan, kimsenin kadehini boş bırakmayan ve davete kol kanat geren kişi. Aynı zamanda o davette kime söz verileceğine de karar veren kişi.  “Ayakçı”lık yapan kişi evsahibi de olabilir, başkası da olabilir.

Kendisi tıp doktoru olan bu akrabama, neden davete evsahipliği etmediğini sorduğum zaman o gayet sade bir üslup ile “Ağabeyim, herkesin saygı duyduğu bir kişidir. O ‘ayakçılık’ yapınca, konuşan veya yırlayanlar yalnız misafirleri değil aynı zamanda onu da memnun etmek isterler. Ben de bu arada sofra ile ilgilenebilirim” demişti. Gerçekten yemek boyunca ağabey sürekli olarak yerinden kalkarak masanın etrafında dolaşıyor; boşalmış-azalmış kadehleri dolduruyor; kadehleri doldururken tekrar hal hatır soruyor; sonra da yerine geçerek kime niçin söz verdiğini anlatıyordu. 

Bu arada doktor olan evsahibi ve eşi de dışarıda mangal ateşinde yapılan kebapları ikram ediyorlardı. Sofra konusunda gösterilen özen ve iki erkek kardeş arasındaki bu dayanışma ve işbölümü bana tarihte “çifte krallık” dediğimiz olguyu hatırlatmıştı. Bu uygulamada kardeşlerden veya idarecilerden biri daha aktiftir, siyasi veya askerî işlerle meşgul olur; diğeri ise daha çok törensel görevler üstlenir. Tabii bu törenler bazen devlet idaresi ile ilgili olabilir, bazen ruhaniyetle; ancak bu şahsın birinci derecede mi ikinci derecede mi önem taşıdığı, döneme ve belki de kişilere göre değişir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız. Bütün bu gözlemler, saray kültürü ile halk kültürünün ayrışmış olduğu Osmanlı mirasını tevarüs etmiş olan Türkiye’de ne türlü çözümlemeler vardır sorusunu akla getirmektedir.