İktidardakiler değiştikçe, mabetler de dönüştü…

Eski çağlarda bir tanrıya inanmak, mutlaka diğerini inkar etmeyi gerektirmiyordu. Tektanrılı dinlerin yayılmasıyla bu etkileşimler sınırlandı; bir toprağa gelip orada iktidarı ele geçirenin eski mabetleri kendi ibadethanesine çevirerek gücünü kanıtlaması yaygın hale geldi. Bu şekilde bir yandan insanları alışık oldukları ortamda ama bu sefer kendi dinleri için dua etmeye çağırıyorlar, bir yandan da birçok yapının kullanılmaya devam ederek korunmasını sağlıyorlardı. Dünyanın dörtbir yanından bazen korumak bazen tarihten silmek için işlevi değiştirilen dinî yapılar…

1) Cezayir – Keçiova (Keçava) Camii

Cezayir’in en eski camilerinden biri olan Keçiova Camisi’nin ilk yapımına ait bilgiler varolan bir caminin büyütülüp yeniden yapılandırıldığı 1612-1613’e tarihleniyor. 1830’da başlayan Fransız işgali sırasında ise, halkın dinine, ibadet yerlerine dokunulmayacağı hükmüne rağmen Keçiova Cami, katedrale çevrilmek istenmiş. Direniş gösteren Cezayir halkından yaklaşık 4000 kişi kurşuna dizilmiş. Keçiova Camii ise önce depo, konut vb. amaçlarla kullanıldıktan sonra 1832’de katedrale dönüştürülmüş. 1840-1880 arasında cami ile hamam ve türbelerden oluşan külliyesi yıkılarak yerine bugünkü katedral formundaki yapı inşa edilmiş. Yapı, 130 yıl boyunca katedral olarak kullanıldıktan sonra 5 Temmuz 1962’de Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasının ardından yeniden cami olarak ibadete açılmış. İşin ilginç tarafı, yapının Cezayir halkı tarafından benimsenmiş, Ayasofya’da olduğu gibi Kuzey Afrika cami mimarisini etkilemiş, zaman içinde cami denince bu coğrafyada akla gelen imgeye dönüşmüş olması… 

2) İspanya – Córdoba Katedrali

Günümüzde Córdoba Katedrali olarak bilinen İspanya’nın Córdoba kentindeki Kurtuba Ulu Camii (el-Mescidü’l-kebîr, el-Mescidü’l-câmi) Endülüs dinî mimarisinin en meşhur ve en büyük binası. Temeli 786’da 1. Abdurrahman tarafından atılan cami, Endülüs’ün 1236’da Katolik Hristiyanların eline geçmesinden sonra kiliseye çevrildi. Minareleri yıkılarak çan kulesi yapıldı. 1500’lerde ise orta bölümündeki 63 sütun kaldırıldı. 1984’ten beri UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde olan mabedin bir bölümünün Müslümanlara tahsis edilmesi için pek çok girişimde bulunulmasına rağmen, sonuç alınamadı.

3) Hindistan – Babri Camii

Hindistan’ın tarihî Ayodhya şehrinde, 1528’de Babür Devleti’nin kurucusu Babür Şah’ın komutanlarından Mir Baki tarafından inşa edilmiş Babri Camii. Hindular ise buranın Tanrı Ram’ın doğduğu yer olduğuna ve caminin bir Ram tapınağı üzerine inşa edildiğine inanıyor. İlk iddianın ortaya atıldığı 1853’ten beri cami ve arazisi Hindistan’ın neredeyse bütün dinî gruplarını birbirine düşürmüş. Hindular arazinin tekrar kendilerine verilmesini istemiş; Jainistler burası bizim demişler; Budistler Ram’ın aslında Buda’nın reenkarnasyonlarından biri olduğunu söylemiş. Babür Şah’ın camiyi yaptırırken Şii, ölürken Sünni olması nedeniyle, Müslümanlar da kendi aralarında mahkemelik olmuşlar. BJP lideri Lal Krishna Advani, Tanrı Ram gibi ok ve yay kuşanarak çıktığı bir yolculukla tapınağın inşası için kullanılacak tuğlaları toplamış. Başlattığı kampanya, kaybedilen hayatlara rağmen başarılı olmuş. 1992’de 500 yıllık cami, 5 saat içinde yerle bir edilmiş. Enkazı bile mahkemelik olan yapıyla ilgili Hindistan Yüksek Mahkemesi sonunda Hindular lehine karar verdi. Kararda, arazinin tapınak inşası için mütevelli heyetine verileceği, Müslümanlara da 5 dönümlük alternatif bir arazi tahsis edileceği ifade edilmişti.

4) Bursa/Tirilye – Fatih Camii

Kilise-cami dönüşümünün en trajik örneklerinden biri, Bursa’nın Tirilye beldesinde gerçekleşmiş. Burada bulunan ve 9. yüzyıl başlarına tarihlendirilen bir Bizans kilisesi, 14. yüzyıldan sonra Osmanlıların bölgeyi ele geçirmesiyle birlikte cami haline getirilmiş ve 1920’ye kadar cami işlevi görmüştü. Yani yapı, dört yüzyıl kilise, altı yüzyıl cami olarak kullanılmış. 1920’deki Yunan işgalinde iki yıl boyunca tekrar kilise olan mabette, Osmanlı döneminin 16. yüzyıla ait mermer minberi kırılıp yapıdan çıkarılmış. 1922’de kurtarılan kasabada Türklerin ilk işi kilise olmuş Fatih Camii’ni yeniden cami haline getirmek olmuş. Caminin özgün aksamı tahrip edildiği için bu sefer kilisenin ahşap aksamı değiştirilerek minber ve mahfil yapılmış.

5) Mexico City – Metropolitan Katedrali

Mexico City’nin merkez meydanını kaplayan Metropolitan Katedrali, sadece Meksika’nın değil tüm Latin Amerika’nın en büyük ve en eski katedrallerinden. Ama ondan eskisi de var. İspanyollar, Hernán Cortes önderliğinde Meksika’yı işgal ettiklerinde burada bulunan Templo Mayor (Büyük Tapınak) adlı Aztek tapınağı Tenochtitlán şehir-devletinin dinî ve politik kalbiydi. Tapınak, Azteklerin savaş ve güneş tanrısı olan Huitzilopochtli’ye adanmıştı. Antik kentin geri kalanıyla birlikte İspanyol istilacılar tarafından yerle bir edilmeden önce 15 katlı bir bina yüksekliğinde olduğu düşünülüyor. Gotik tarzda yapılan Metropolitan Katedrali’nin inşasında kullanılan taşların neredeyse tamamı da Templo Mayor’dan alınmış. Hatta ilk taşı döşeyen de Hernán Cortes olmuş.

6) Kırım – Cuma Han Camii

Kırım’ın en görkemli camilerinden olan Gözleve’deki Cuma Han Camii’nin altında tanıdık bir ismin imzası var: Mimar Sinan. Kendisinin şahsen Kırım’a gidip gitmediği bilinmemekle birlikte uzaktan verdiği talimatlarla camiyi inşa ettiren Mimar Sinan, bu eserinin yapımına 1552’de 1. Devlet Giray’ın isteğiyle başlamıştı. 1980’lerden itibaren arkeoloji müzesi olarak kullanılan yapı, 1990’dan sonra geri dönen Tatar Müslümanların baskısıyla tekrar ibadete açıldı.

Çokkültürlülük

Anadolu’da koruma ve birarada yaşama geleneği

Unesco tarafından 1990’da yapılan İpek Yolu ekspedisyonu sırasında, İslâmiyet öncesi tapınakların harabe halinde olduğu bir kere daha ortaya çıkmıştı. 9. yüzyıla kadar olan aşağı yukarı bütün abidelerin bu durumda olduğu anlaşılmıştı. Ayrıca 15. yüzyıldan itibaren Budist tapınakların çoğunun kullanılmadığı için yıkıldığı da bir vakıadır.

Türkiye coğrafyasında ise Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Hıristiyan ahali ile birarada yaşamaktan ötürü, farklı inançlara ait tapınakların korunmuş olduğunu görüyoruz. Unesco komisyonundaki bir Özbek tarihçi Ankara’ya geldiği zaman 13. yüzyıl sonundan kalma ahşap Aslanhane Camii’ni görmüş ve büyük şaşkınlık içinde “Buranın halkı çok medeni olmalı, bu eseri korumuşlar” demişti. Orta Asya’da ise ilk ahşap mimari 18. yüzyıldan itibaren başlar.

Bu çercevede Anadolu’da din mekanların, tapınakların dönüştürülmesi eskiden beri görülür. Bunlar yokedilmemiş, korunmuştur. Bir dönemin pagan tapınakları da kiliseye çevrilerek yaşatılımıştı. Sanat tarihçisi Feridun Özgümüş’ün “Kiliseye Çevrilen Pagan Tapınakları” adlı ayrıntılı bir çalışması vardır. Sonuçta Anadolu coğrafyası, tarihte birlikte yaşanan bir çokkültürlülük sunar ve bugün bize düşen de bu anlayış ve yaşayışı koruyarak sürdürmektir.

İSENBİKE TOGAN