Batı ile Doğu arasında bulunmak bizim tarihî-coğrafi kaderimiz. Bu kelimelerin bugün nasıl eskitildiği, harcandığı, karşılıklarından koptuğu, hatta anlamsızlaştığı ortada. Aslına bakarsanız bunun pek de yeni birşey olmadığı, özellikle 17. yüzyıldan bu tarafa Doğu ile Batı arasında gelgitlendiğimiz onca hadiseden bellidir. 

Osmanlı Devleti, hem Batı’ya hem Doğu’ya sahip çıkabilen bir zihniyetin aracıydı. Hem dinî hem idari açıdan sağlanan bu denge, giderek bozulmuştur. Balkanlar’ın elden çıkmasıyla, Osmanlı Devleti hukuken olmasa da fiilen sona ermiştir. 

Türklerin “Batılı” yüzü, elbette sadece fetihlerle, işgallerle, haraçlarla açıklanamaz. Buna karşın “Doğulu” taraf da sadece İslâmiyet ortaklığıyla değildir. Kültürler ve medeniyetler arasında bir terkip çıkaran Osmanlılar, hem Bizans’ın mirasıyla hem de yeni coğrafyaların kültürleriyle beslenip, bir merkez devlet oluşturdular. Özellikle rahmetli hocamız Halil İnalcık’ın eserleri başta olmak üzere, Osmanlı Devleti’nin bu tarihsel konumu ve bilimsel kurgusunu yansıtan çalışmalar, gündelik ve tarihsel ideolojilerden bağımsız bir karakter kazanmıştır. 

Batılı veya Doğulu olmak bir övünç vesilesi olmadığı gibi, bir şikayet ve talihsizlik de değildir. Gündelik hayatımızın neredeyse her alanına etkisini ve benzetmelerini taşıyan bu kavramlar, dün olduğu gibi bugün de maalesef siyasi tercihlerimizin en hassas noktalarında duruyor. Hal böyle olunca siyasetçiler de en çok bunlarla oynamayı, bunlardan oy ve taraftar devşirmeyi hesaplıyor. 

Bugünlerde de Batı’ya dair nefret ile ibret arasında gelip giden bakışaçıları ne olursa olsun, bana kalırsa hiçbirinin kalıcı bir değeri yok. Bunun temeli, bizim çokkültürlü coğrafyamıza ait orijinal üretimin neredeyse hayatın tüm alanlarında çok zayıflamış, kalitesizleşmiş, düşük ve hatta pespaye hale gelmiş olmasıdır. Hal böyle olunca, elinizde “reaksiyon”dan başka bir şey kalmaz. O da her anlamda ve alanda yalnızlaşmayı getirir. 

Kapak: Taha Alkan 

Batı’ya yardakçılık yapmakla, ucuz ve karşılıksız böbürlenmeler hatta Avrupa’yı tehdit etmeler arasında herhangi bir fark yoktur. Türkiye, Avrupa’ya efelenerek veya Ortadoğu ülkelerine yukarıdan bakarak yeni bir kimlik oluşturamaz; ancak her iki coğrafyaya sahip çıkarak bir kıymet tesis edebilir. Bu da yeniden bir merkez ülke olmak demek anlamına gelir ki, maalesef ekonomik ve kültürel açıdan bu durumdan epey uzaktayız. 

150 yıl önce Sultan Abdülaziz’le başlayan Batı’ya diplomatik ve kültürel açılım, bugünlerde artık bir “kapanım” halini almıştır. Bu “hayır”lı bir hal olmadığı gibi “evet”lik hiç değildir.