#tarih
Osmanlı Tarihi

Deli padişah 19 ay tahtta tutuldu

Saray avlusuna konulan sâde bir tahta oturtularak: Zıllullah (Allahın gölgesi), âlem-penah (herkesin sığınağı) Halife-i Rûy-i zemin (yeryüzünün halifesi), Üç kıt’anın sultanı, iki denizin hakanı ilan edilen genç, çocuk, yaşlı… sultanlara kıyasla I. Mustafa’nın belirgin farkı, tahta oturduktan sonra değil, doğuştan deli oluşu idi!

I. Mustafa’yı kabaniçe denen kürk ve sorguçlu selimî kavukla gösteren anonim resim.

Annesinin adı bilinmeyen tek padişah I. Mustafa’dır. “Sultan Mustafa-yı Evvel” veya”Deli Mustafa” olarak da bilinir. Fetret yıllarındaki saltanat değişiklikleri sayılmazsa, kardeşinin yerine tahta geçen padişahların ilki de budur.

Ağabey I. Ahmed’in Mustafa’yı neden “boğdurmadığı” ise Venedik Balyosu Contarini’nin 1612’de yazdığı rapordan öğreniliyor: İki kez teşebbüs etmiş; birinde ansızın rahatsızlanmış, ikincisinde fırtına çıktığı için vazgeçmiş!

Mustafa’nın, babası Mehmed Manisa’da valiyken doğduğu kesin. Doğum tarihi -tahminen 1591’dir. İstanbul’da Topkapı Sarayı hareminde, münzevi-meczup yaşadığı dairede 20 Ocak 1639’da da ölmüştür.

Fâtih’in ilk geçici saltanatı bir yana bırakılırsa, deliliğine karşın resmen iki kez tahta oturtulan ve iki kez hal’ edilen tek padişah budur. İki saltanatı (1. kez: 22 Kasım 1617-26 Şubat 1618 / 2. Kez: 19 Mayıs 1622-10 Eylül 1623) toplam 1 yıl 7 aydır.

Üç ay süren ilk saltanatı ardından dört yıl çok kötü koşullarda hapis tutulmuş, Genç Osman Vak’ası’ndan sonra ikinci kez tahta çıkartılmış. Akli dengesi yerinde olmadığından “deli” ve “derviş-meşreb” sıfatlarıyla anılmış. 20’li yaşların gem almazlığına karşın haremdeki cariyelere ilgi duymayışı, çocuğunun olmaması, meczupluğuna bağlanamaz. Bu durumda akla bir “hünsâ” (anomali) geliyor.

I. Ahmed’in ölümünün ardından, büyük oğlu II. Osman’ın değil, kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulmasındaki gerçek neden de bilinmiyor. Tarihçi Naimâ, bunu I. Ahmed’in şehzadelerinin küçük olmalarına bağlar ama, o sırada şehzade Osman, babası I. Ahmed’in tahta çıktığı yaşta, 14’ündeydi. Kaldı ki Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, Şehzade Mustafa’nın deliliğini uyarmış. Ama Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ile Şeyhülislam Esad Efendi, Mustafa’yı “yaşça büyük” diyerek tahta oturtmuşlar. Bu dayatmanın, babadan oğula süregelen Osmanlı saltanat geleneğine aykırılığını da bilerek!

Bu sapma sonucu, izleyen 23 yılda müdahaleler, ayaklanmalar, amcadan yeğene, yeğenden tekrar amcaya, amcadan diğer yeğene ve kardeşten kardeşe taht değişikliği yaşanmıştır.

Tarihçi Hammer, bu saltanat değişikliklerinin gerisindeki asıl nedeni, I. Ahmed’in bir hanedan geleneği olan, tahta geçenin kardeşlerini öldürtmesine uymamasına; kendisinin de beklenmedik bir zamanda ölmesi üzerine söz sahiplerinin, yaşça büyük bir şehzade hayattayken küçüğü padişah yapmanın doğru olmayacağı kararlarına bağlar. Mustafa’nın tahta oturtulmasına önayak olanlar, ruhsal rahatsızlığının hapis hayatından kaynaklandığını, tahta geçince bunun geçeceğini sanmışlar! Oysa düzelme bir yana, I. Mustafa büsbütün zıvanadan çıkarak hanedan tarihinde adeta “Bir Delinin Padişahlığı” komedisini oynamıştır!

Doğumu, şehzadeliği konusundaki saray bilgileri zamanımıza ulaşmayan Mustafa için “okuma yazma bilir miydi?” sorusunu akıldan geçirmek abestir. Babası III. Mehmed’in ve kardeşi I. Ahmed’in saltanatları boyunca bir hanedan defolusu kabul edilmiş, saray içinde bile gözlerden uzak tutularak varlığı gizlenmişti. I. Ahmed’den sonra oğlu Osman cülus ettirilse, öyle de yaşayıp gidecekti olasılıkla.

22 Kasım 1617’de I. Ahmed öldüğünde, Veziriazam Halil Paşa İran seferindeydi. Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa başkanlığında toplanan Divan-ı Hümayun’da Mustafa’nın cülûsu kararlaştırıldı. Babüssaade önünde “umum biatı” denen cülûs töreni; sonra I. Ahmed’in cenaze alayı; iki gün sonra Sultan Mustafa’nın kılıç alayı yapıldı.

İzleyen günlerde hükümdarlara nâmeler gönderilerek saltanat değişikliği bildirildi. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıtıldı. Saltanat ve yönetim işleriyle ilgilenmesi olanaksız padişahın sorumluluğu sözde “içeriye”, yani harem dairesine, padişah adına hatt-ı hümayun ve ferman yazacak kâtibe cariyelerden Sanevber/Sanuber Kalfa’ya havale edildi. Her gün okuyup üfleyerek padişahı cinlerin tutsaklığından halas edip şifaya kavuştursunlar diye de saray kapıları, cin bağlayan üfürükçülere, keramet ehli şeyhlere açıldı.

Kantemiroğlu, “Sultan Mustafa bu ilk padişahlığında kendisini ‘çocuksu’ eğlencelere vermişti” diyor. Tarihçi Hasanbegzâde’ye göre ise Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, “lâkayd ve derviş-meşreb” padişahla uyuşmadığı, atamalara karıştırılmadığı için Sultan Mustafa’nın akıl noksanlığını gizlemek yerine ifşa etmiş. ‘Eğer bir zaman padişahlıkta tutulursa altınları gümüşleri denize saçıp hazineyi tüketecek’ diye uluorta konuşmuş. Halkı padişahtan soğutacak dedikodular yaymış, ulemaya, Ocak ağalarına haberler gönderip ‘Padişah şehzâdeleri katletmek üzeredir, Âl-i Osman’ın yıkılmasına sebep olur’ demiş, karşıtları da ağanın değiştirilmesi için valide sultanı uyarmışlar.

Kubbeli Kasr Sultan Mustafa’nın, daha sonra Sultan İbrahim’in kapatıldığı ve boğulduğu Kubbeli Kasr. Sultan Mustafa, buranın kubbesi delinerek çıkarılıp ikinci kez tahta oturtulmuştu.

Sergilediği davranışlarla Darüssaade ağasını doğrulayan Sultan Mustafa’nın dengesizliğine gelince… Ne hekimlerin tedavileri ne üfürükçülerin okumaları, muskaları çare olmaz. Vakitli vakitsiz sokağa çıkıp, para dağıtması; divan toplantı halindeyken içeri girip vezirlerin kavuklarını yuvarlayıp gülmesi, oturduğu köşkün önünde aynı ortaoyununu oynatıp izlemesi, bin türlü delilik hallerindendi. Bir seferinde de oyunculardan birine pencereden hazinedeki en değerli mücevherleri atmaya kalkışmış. Kâtip Çelebi de onun garip davranışları, akıl fukaralığı ve tuhaf halleriyle halk arasında ünlenişini, türbeleri gezip kuşlara, denizde balıklara sokaklarda yoksullara bol keseden ve abes yere “dirhem ü dinar döküp saçmak gibi” garipliklerini herkesin gözlemlediğini anlatır.

Tahtta bir deliyi zaptetmeyi, delilik hallerini ermişlik diye yutturmayı nihayet üç ay becerebilen devletli paşalar, efendiler; başta yine Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ve Şeyhülislam Esad Efendi, tahta çıkarttıkları gibi bu kez de indirmeyi üstlenmişler. 26 Şubat 1618’deki ulufe divanı günü, devlet erkânı saraya çağrılarak kapıkulları da saray avlusundayken Mustafa dairesinde hapsedilerek I. Ahmed’in büyük şehzâdesi Osman, Babüssaade önünde tahta oturtulup biat edilmiş. Bu, Osmanlı tarihinin en kolay başarılan hal’ ve cülus olayıdır. Sultan Mustafa’nın 96 gün süren ilk padişahlığından alaşağı edilmesinin belki asıl nedeni yatağına kadın yaklaştırmaması, dolayısıyla hanedana evlat kazandıramayacak durumda olmasıydı. Sarayın Şimşirlik Kasrına kapatıldığı doğru, Kantemiroğlu’nun, Yedikule zindanlarına gönderildiği kaydını doğrulayan ikinci bir kaynaksa yoktur.

I. Mustafa’nın ikinci saltanatı: 1622-1623

Yeğeni II. Osman’ın dört yıl süren saltanatı boyunca kapalı tutulan Sultan Mustafa -ki bu, Osmanlı tarihinde tahttan indirilen padişahın ilk kez sarayda hapsedilmesidir- Sultan Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan Hâile-i Osmaniye denen korkunç ayaklanmanın ikinci günü 19 Mayıs 1622’de ve o facia ortamında ikinci kez tahta oturtulmak üzere Mustafa bir daha sahnededir. O gün saraya yürüyen kapıkulları, Babüssaade’yi geçerek içoğlanlarından Mustafa’nın kaldığı yeri sorup Harem tarafına geçerek. “Şer’ ile Sultan Mustafa’yı isteriz!” diye bağırırlar. Harem tarafından yanıt gelmez. Zülüflü Baltacılardan bir oğlan, bir kubbeyi (Kubbeli Kasır?) gösterir. Kapısı iç haremde olduğundan birkaç âsi, sırıklarla tırmanıp kubbeye çıkarlar, mutfaklardan getirilen baltalarla kubbeyi delerler.

O sırada haremağalarının attığı oklara karşılık Yeniçeriler tüfekle iki haremağasını öldürürler. Kubbealtı’ndaki perdelerin ipleriyle içeriye indirilen yeniçeriler, Mustafa’yı mindere oturmuş, iki cariyeyi ayakta bekler bulurlar. İhtilâl nedeniyle üç gündür yemek ve su verilmeyen eski padişah su ister. Açılan delikten Mustafa ve cariyeleri çıkartılır. Avluda şeyhülislamın atına bindirilir ama eyerde oturacak halde değildir.

Arz Odasına oradan da Divanhaneye götürülen Sultan Mustafa’nın üzerinde ferace yoktur. Ulemadan ferace istenir hiçbiri vermez. Yeniçeriler kılıç sıyırarak Divanhanedeki devlet erkânını Mustafa’ya biat ettirirler. Kimileri “Henüz Sultan Osman tahttadır, bu biat caiz değildir” deseler de tellallar salınıp I. Mustafa’nın padişahlığı duyurulur. Bu gelişmeler olurken ulemadan Faizî Efendi heyecandan ölür.

Saraya mahsus bir hasta arabasına cariyeleriyle bindirilen Sultan Mustafa’nın önünde, yanında, arkasında yürüyen “nice yüz âdem arabayı çeküb ve nice bin gaziler kılış sıyırıp” Eski Saray’a gidilir.

Karıştırılan resim Yabancı bir ressamın I. Mustafa betimi. Bunu II. Mustafa diye gösteren yabancı yayınlar da vardır.

II. Osman’ın Eski Saray’ı basacağı haberi gelince bu kez valide sultan, cariyeleri ve padişah, Yeniçerilerin büyük kışlası Yeni Odalar’daki, Orta Camiine giderler. Tarihler, en ayrıntılı olarak da Yeniçeri Solak Hüseyin Tuğî, İbretnüma adlı rûznâmesinde o günlerin hem korkulu hem gulguleli bütün sahnelerini anlatmıştır. Örneğin, yol boyunca dilenci kalabalıklarından başka halktan yüzlercesinin, yenlerini, eteklerinin ucunu arabadan içeri uzatıp padişahtan bahşiş ve sadaka kaparken birbirlerini çiğnemelerini… Mustafa, annesi ve cariyeler, geceyi Orta Camiinde geçirirlerken, Yeniçeriler de kente dağılıp Baba Cafer, Galata ve Tersane zindanlarıyla taş gemilerindeki mahkûmları cülûs bahanesiyle salıvermişlerdir.

II. Osman’ın, amcasını tutuklatmak için Orta Camiiye gönderdiği Yeniçeri Ağası Ali Ağa ise öldürülür. Diğer tarafta, okuma yazma yoksunu Sultan Mustafa’nın önüne “yazı bilen” Cebeci Kara Mazak oturtularak gerekli hatt-ı hümayunlar yazdırılır. Valide sultanın önerisiyle Damat Kara Davud Paşa veziriazam, güvenilir kişiler Ocak ağalıklarına atanır. Kara Mazak, kendisi için çavuşbaşılık hattı, başka bir hatt-ı hümayun ile de idam edilecekleri ve yeni yasaları yazar.

Ertesi 20 Mayıs günü Yeniçerilere sığınan II. Osman da Orta Camiine getirilir. I. Mustafa da ordadır. Osmanlı tarihinde ilk kez, hangisi eski hangisi yeni bilinmeyen aynı anda iki padişah, bir cami ortamında biraraya gelmiştir ama, hangisinin hükmü geçerlidir bilinmez. İkisinin taraftarları tartışmaya koyulurlar. Annesince mihrabın önüne oturtulan Mustafa, korku içinde iki cariyenin eteklerine yapışmış, dışarıdaki gürültüleri duydukça yerinden sıçrayıp seğirtip pencere demirine sımsıkı sarılır. Validesi “Arslanım koyuver gel otur” diyerek zar zor ayırıp mihraba götürür. Bu manzara karşısında II. Osman: “Görün behey derdmentler, padişah ettiğiniz âdemi! Bu devletin yıkılmasına sebep olup kendi ocağınızı söndüreceksiniz!” der.

I. Mustafa adına haremde yazıldı! İki ayrı veziriazam telhisi (özet kararı). En yukarısında, haremde özenle –I. Mustafa adına- yazılmış “izin verdim”, “verdim” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunları.

Sultan Mustafa’nın annesi, hemen orada II. Osman’ın idamını istediğinden, Davud Paşa birkaç kez kement attırıp boğdurmaya çalışırsa da Ocak zabitleri bırakmazlar. Valide sultan: “Ağalar siz bilmezsiniz, bu ne yılandır, buradan sağ kurtulursa bizden ve sizden kimseyi komaz!” diye bağırır.

O gün öğleye doğru I. Mustafa, annesi ve cariyeleri, kapalı arabalarla Topkapı Sarayına götürülür. Tahta oturtulan I. Mustafa’ya Davud Paşa’dan başka nakibüleşraf ve yeniçeri ağası biat ederler. Cuma olduğu için, camilerde hutbeler I. Mustafa adına okunur. II. Osman yine Orta Camiinde Yeniçerilerin korumasındadır. Kente dağılan ayaklanmacılar, öteden beri kin besledikleri ya da malına göz koydukları kim varsa hepsinin evlerini, konaklarını yağmalayıp yakıp yıkmaktadır. Halk, kapıkullarının bu edepsizliklerini, II. Osman’a yapılan hakaretleri üç gün boyunca uzaktan, yakından izler. Davud Paşa’nın yerine sadrazam yapılan ve bir gün görevde kalabilen Ohrili Hüseyin Paşa’nın Ağakapısı’ndan kaçarken Beyazıt Meydanında âsilerce yakalanıp parçalanması ahaliyi dehşete düşürür. Davud Paşa’nın veziriazamlığı devam eder. O 20 Mayıs gününün asıl korkunç cinayeti, II. Osman’ın Yedikule’de boğulması olmuştur. Cebecibaşı, idam edildiğinin işareti olmak üzere II. Osman’ın kulağını kesip I. Mustafa’nın annesine getirir.

21 Mayıs günü II. Osman’ın cenaze alayında Sipahiler, Yeniçerileri “padişah katilisiniz!” diye suçlayıp ayaklanırlar. Davud Paşa’nın sarayına yürüyerek: “Sultan Osman’ı ne sebeple katleyledünüz?” diye bağırırlar. O gün sipahilere cülûs bahşişi dağıtılarak ortalık yatıştırılmıştır. Yeniçeriler “Altın isteriz, hurda akçe almazız!” dediklerinden, cülûs bahşişleri ancak 2 Haziran’da verilebilmiştir. Veziriazam Davud Paşa kendisine yönelen öfkeyi söndürmek için görevde kaldığı 23 gün boyunca ödünler verse de, Sultan Mustafa’nın, I. Ahmed’in şehzâdelerini boğdurtacağı söylentisi yayılınca içoğlanları Babüssaade ağasını parçalayıp ölüsünü Atmeydanı’na bırakırlar.

13 Haziran 1622’de Davud Paşa azledilerek Mısır valiliğinden dönen Mere Hüseyin Paşa veziriazam atanır. Kaçmak isteyen Davud Paşa yakalanıp sarayında göz hapsine alınır. Mere Hüseyin Paşa’nın 25 gün süren sadareti boyunca da İstanbul’da karışıklıklar eksik olmaz. 21 Haziranda âsi askerler “koyun akçesi” adı altında verilen toplu parayı Sultanahmet Camiinde üleşirlerken bir elinde bıçak, öteki eliyle abasını kalkan etmiş bir sipahi içeri dalıp “anı anda bunu bunda vurmak suretiyle” birkaç mülâzimi yaralayarak yüzden fazla askeri birbirine katar ve âsilerce başı kesilir.

24 Haziran ilginç bir gündür. O gün Sultan Mustafa, sözde atalarının kıyafetine öykünerek “abâ vü ecdadının dârât ü âyinini ihya” eder. Halk, II. Osman’ın levendane basit giyimlerini hatırlayıp güya bundan da mutlu olur. 8 Temmuz 1622’de veziriazam Mere Hüseyin Paşa azledilerek yerine Lefkeli Mustafa Paşa getirilir.

Sultan Mustafa’ya gelince… Devlet işleriyle ilgilenecek durumda olmadığı gibi ancak bir delinin yapabileceği şeylerle meşguldür: Beygire binip Davutpaşa sahrasında dolaşmaya çıkar; “iki cebini altın ve akçeyle doldurup gâhi kuşlara balıklara gâhi yollarda yoksullara döküp saçar. Vezirler arz için katına çıktıklarında kavuklarını kakarak” başlarını açar!

5 Ağustos 1622’de, Ramazan’ın son cuması münasebetiyle vaaza çıkan Cerrahî Şeyhi İbrahim Efendi, cemaate şöyle seslenir: “Ey ümmet-i Muhammed, padişah-ı velî, üç gündür bir tenha odaya girüb kapanmış namaz kılub ağlamaktadır. Hiç kimseye söylemez. Sizler de dua ile meşgul olun. Sultan Osman Han’ın (ahiret) mertebesini âlem-i rüyada müşahede eylemişler. Katı âli görmüşler.

Hak tealâ rahmet eyleye!”. Hoca cemaati ağlatmakla kalmaz, Sultan Mustafa’nın ermişliğine de inandırır. Ramazan bayramındaysa divana çıkan padişah, taht önünde ayakta durur, oturmaz. Zaten kendisini bir yerde uzun süre tutma olanağı yoktur ama o bayram günü tahtına oturmayışına da bir gerekçe uydurulur: “âdab-ı hulefâya riayet içündür!” denir.

İstanbul’a egemen kapıkulları ise Veziriazam Lefkeli Mustafa Paşa’dan sıkılmıştır. Padişah ve annesi Davud Paşa Sarayı’ndayken haber gönderip vezirin rüşvet yediğini, yumuşak davrandığını ileri sürerler; “Biz bu veziri istemeyiz!” derler Deneyimli bir vezir olan Gürcü Mehmed Paşa, 21 Eylül 1622’de veziriazam olur.

Mustafa Han-ı Evvel’in Şehnâme-i Âl-i Osman’daki bir portresi.

Karadeniz’deki Kazak korsanları yenip 500’ünü tutsak alan Kaptanıderya Receb Paşa’nın İstanbul’a dönüşü 1 Ekim’dedir. 8 Ekim günü gelen İran elçisi alay gösterdikten sonra Vefa’da Kızılbaş Hasan’ın konağına yerleşir. İzleyen günlerde önce Rusya, arkasından 700 atlıyla Lehistan elçisi gelir. Veziriazamla Rusya elçisi, Paşakapısı’nda görüşürlerken, aradaki savaş yüzünden tartışırlar.

Diğer yandan, II. Osman’ın boğulması nedeniyle Anadolu’da da yer yer ayaklanmalar çıkarken kan davası güden timarlı sipahiler de İstanbul’daki kapıkullarına karşı eyleme geçerler. Abaza Mehmed Paşa, Erzurum’da ayaklanır. Yeniçeriler ve kapıkulu sipahileri de II. Osman cinayetinden aklanmak için taşkınlıklara yönelirler.

Kapıkullarını kışkırtan eski veziriazam Mere Hüseyin Paşa’dır. Abaza Mehmed Paşa’nın Erzurum’daki Yeniçerileri katlettiği haberi gelince 24 Aralık 1622 günü, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın yolunu kesip: “Abaza sana dayanıp bu denli hareket eder!” derler. Ertesi gün, divan sırasında “gulüvv edüb” toplanırlar. Zabitleri araya girerek kalabalığı dağıtır. Bir hafta sonra 31 Aralık 1622’de bu kez sipahiler II. Osman’ın kan davası ile Divanhane’ye gelip “Taşra kadıları ve reaya bize katil-i sultan deyü ta’n ederler. Elbette kim katlettiyse hakkından gelinsin!” diye bağırırlar. Buradan Etmeydanı’na gidip, “Eğer padişah ferman eylediyse kendisi bilir ve illâ katili katleylesin, bühtandan halâs olalım”derler.

Aidiyeti şüpheli sandukalar Ayasofya vaftizhanesinin içindeki yenilenmiş padişah sandukaları (üstte). İkisinden hangisi Sultan Mustafa’ya, hangisi Sultan İbrahim’e ait bilinmiyor. Vaftizhanenin türbe girişi biçiminde restore edilmiş kapısı (altta).

Sipahilerin her gün saraya gelip Divanhane önünde eylemde bulunmaları Ocak ayının ilk haftası boyunca sürmüş, İstanbul’da da korkulu anlar yaşanmıştır. Mustafa’nın “tiz katiller bulunsun!” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunu üzerine kaçarken yakalanan Cebecibaşı Kara Mazak’ın boynu, II. Osman’ın da su içtiği çeşme başında vurulur. Eyüp’te saklandığı samanlıkta ele geçen eski veziriazam Kara Davud Paşa’nın Yedikule’de hapsedilişli 5 Ocak’tadır. Eşi ise cellat Süleyman Usta’ya rüşvet vererek idamını ertelemeye çalışmaktadır.

7 Ocak günü divandan, Davud Paşa’nın idam hükmü çıkar. Halk, padişah katili bilinen Kara Davud’un da aynı çeşme başında idamını istemektedir. Oraya getirilen eski veziriazam, koynundan, II. Osman’ın boğulması için Mustafa’nın verdiği fermanı, Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin fetvasını çıkartıp gösterince, Yeniçeriler paşayı Orta Camiine götürürler. Ertesi gün Gürcü Mehmed Paşa’nın görevlendirdiği 200 asker camiyi basıp Davud Paşa’yı Yedikule’ye kapatarak onu ve II. Osman’ın boğanlardan Kelender Uğrusu’nu, Vezir Derviş Paşa’yı ve Meydan Bey’i idam ederler.
İstanbul’a ve yönetime büsbütün egemen olan zorba yeniçeriler, bu kez Gürcü Mehmed Paşa’yı hedef seçerek Divan toplandığı sırada saraya gelip Mehmed Paşa’ya hakaretle, “Tavaşî taifesinin vezarette alâkası olduğuna razı değülüz, yok dersen hançer üşürüb seni pâreleriz!” derler. Mehmed Paşa 5 Şubat 1623’te mühr-i hümayunu padişaha gönderip konağına çekilir. Padişah adına saraydan verilen hatt-ı hümayunda “kul kimi isterse mühür ona verilsin” denildiğinden, baştan beri zorbaları kışkırtan Mere Hüseyin Paşa ikinci kez veziriazam olur. Ama çok geçmeden, askerler bu kez Defterdar Hasan Paşa’nın sadarete getirilmesini isterler.

Süregelen disiplinsizliği ve Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için öncelikle tahtta değişiklik yapılması gerektiğini nihayet vezirler, ulema ve Ocak ağaları konuşurlar. İstanbul 1.5 yıldan beri tam bir zorba tahakkümü altındadır. Rumeli ve Anadolu valileri de padişahın fermanlarını dinlemez olmuşlardır. Olası bir taht değişikliğinin getireceği asıl büyük sorunsa, iki-üç milyon altın tutan cülûs bahşişidir.

Mere Hüseyin Paşa’nın bir divan toplantısında, seyyid (Hz. Ali soyundan) olan bir kadıyı falakaya yatırması üzerine, ulemadan Karaçelebizâde Abdülaziz, Uşşakizâde Aziz, İstanbul Kadısı Hasan Efendilerle kadılar, müderrisler Fatih Camiinde toplanıp Mere Hüseyin Paşa’nın kâfir, kanının da helâl olduğuna ilişkin bir fetva yazarlar. İkinci bir fetvayla da Sultan Mustafa’nın aklında hafiflik olduğunu, imametinin (halifeliğinin) caiz olmadığını, hükümlerinin geçersiz sayılması gerektiğini ileri sürerler. Şeyhülislam Yahya Efendi’nin de şeriat kurallarını uygulatmadığı için istifasını isterler. Fatih Camiine çağrılan Yahya Efendi, padişahla görüştükten sonra fetva verebileceğini söyleyerek Üsküdar Sarayına,Sultan Mustafa’nın yanına gider. Ulemanın baskısıyla Mere Hüseyin Paşa azledilecekken zorba askerler onay vermez. Fatih Camiindeki ulema da üzerlerine acemioğlanların gönderildiğini öğrenince korkup evlerine gider.

Dengesiz ve acımasız Mere Hüseyin Paşanın divan toplantısında bir beylerbeyini sopa altında öldürtmesi benzeri görülmedik bir vak’adır. Diğer yandan ulema, Merre Hüseyin Paşa’dan öç almak için Abaza Mehmed Paşa’yı İstanbul’a yürümeye tahrik edince; veziriazam da Fatih toplantısına katılan kadı ve müderrisleri sürgüne gönderilir ve konumunu güçlendirmek için Yeniçerilerle Sipahileri karşı karşıya getirmeyi amaçlar. İstanbul’da terör estirerek suçlu-suçsuz çok kimseyi idam ettirir; Ocak ağalarıyla anlaşıp ulufe dağıtımında Yeniçerilerin Sipahileri kılıçtan geçirmelerini kurar. Bu komplo duyulunca Sipahiler ayaklanıp veziriazamın konağına yürür. Mere Hüseyin Paşa kaçıp saklanır ve 30 Ağustos 1623’te Kemankeş Kara Ali Paşa veziriazam olur.

Yeni veziriazam

Sultan Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için tahtta değişiklik gerektiğini vezirler, ulema ve Ocak ağalarıyla konuşur.

Taht değişikliğinin getireceği sorun ise birkaç milyon altın tutan cülûs bahşişidir. Buna çözüm olarak askerden cülus bahşişi istemeyecekleri sözü alınır. I. Mustafa’nın hal’ edilmesi için de her işi oğlu adına yürüten valide sultana bir heyet gönderir.

Heyet valide sultana şöyle der: “Yarınki gün, Sultan Mustafa Han hazretleri taht-ı âlîsinde otururken huzuruna çıkacak ulema, ‘şer’an sualimiz vardır’ dedikten sonra, ‘evvelâ adın nedir ve kimin oğlusun? Ve bugün günlerden ne gündür? diye soracak. Bunlara cevap verirse halifemiz ve padişahımızdır. İlla bilmezse imameti (padişahlığı) şer’an caiz değildir”. Bu öneriyi dinleyen valide sultan: “Oğlumun hâli sizce de malum. Suale cevap veremeyeceği biliniyor” der ve oğlunun tahttan indirilmesine öldürülmemesi koşuluyla rıza gösterir.

Dizideki I. Mustafa ‘Muhteşem Yüzyıl Kösem’ dizisinde I. Mustafa’yı genç oyuncu Boran Kuzum canlandırmıştı. Dizide I. Mustafa’nın bilinmeyen annesi de Halime Sultan olarak gösterilmişti!

Hazırlıklar yapıldıktan sonra Davud Paşa Sarayında tutulan I. Mustafa 9 Eylül günü Topkapı Sarayına getirilir ve 10 Eylül 1623’te eski dairesine kapatılır. Annesi de Eski Saraya gönderilir. Ulemanın ortak fetvasında “sâbinin imameti câiz, mecnununki değildir” yazıldığından, I. Ahmed’in şehzadelerinden, Kösem Sultan’dan doğma 12 yaşındaki şehzade, o sabah erkenden Sultan IV. Murad Han ad ve unvanıyla Bâbüssaade önünde tahta oturtulur.

Sultan Mustafa hakkında tarihlerdeki son not budur. Yaşamının son 16 yılını geçirdiği ortam ve koşullara ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Kendi adını, babasının adını bilemeyecek durumdaki bir zavallıyı hem de ikinci kez taht’a oturtup orada tutanların, cahil askerlerle okumuş ulema olması enteresandır.

Deli Mustafa’nın serüvenli iki saltanatı o gün noktalansa da, koşullarını bilmediğimiz yaşamı, daha 16 yıl, mekân olarak herhalde daha önce de kapatıldığı Harem’in Kubbeli Kasrında sürmüştü. Bu uzlet yaşamının günleri, ayları, yılları konusunda, maalesef tarihlere yansımış tek bilgi yoktur. Giderek aklını büsbütün yitirdiği, duvardan duvara koşuşturup “Osman! Osman!” diye bağırdığı, kardeşlerini boğdurtan IV. Murad’ın amcası Mustafa’yı da öldürttüğü ise birer saray söylencesidir.

Naimâ, münzevi yaşayan eski padişahın, Hicri 1048 yılı Ramazan ortasında (20 Ocak 1639) öldüğünü, yaşının 50’ye yaklaştığını yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, nereye gömüleceğine karar verilemediğinden cenazesi 17 saat bekletilmiş, sonunda Ayasofya’nın vaftizhanesi denen eklentiye gömülmüştür.

İstanbul’da Sultan Mustafa Han adına yapılmış bir eser aramak beyhudedir. Onunla aynı yatağa girmiş bir haseki, odalık, ondan olma bir kız veya oğlan da yoktur. Kimilerince deli, kimilerince velî görülmüş; üfürükçüler çıkarları gereği onu velî tanıtmayı gözetmişlerdir.

Mustafa, Osmanlı padişahlarının en cahilidir de. Cariye Sanuber’in onun adına kaleme aldığı buyruklar yazı, anlam ve imlâ yönünden berbattır.

Exit mobile version