#tarih
Osmanlı Tarihi

Doğumunun 500. yılında ‘Muhteşem Mihrümâh’

1522 doğumlu Mihrümâh Sultan, Kanunî Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın biricik kızları, Veziriazam Rüstem Paşa’nın karısıydı. Gerek kişiliği gerekse bıraktığı eserlerle Osmanlı kadın tarihi ve Türk-İslâm kültürü açısından benzersizdir. Bakalım bu yıl, günümüzde kadınlara reva görülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri İstanbul’da ışıldayacak mı?

İçinde bulunduğumuz sene, Sultan Süleyman’ın kızı Mih­rümâh Sultan’ın doğumu­nun 500 senesi. Kanunî Sultan Süleyman ile nikahlı hasekisi Hürrem Sultan’ın biricik kızları Mihrümâh, Karun denecek ka­dar zengin Veziriazam Rüstem Paşa’nın da eşiydi. Kaynaklar do­ğum tarihini 1522 veriyor (ölü­mü 25 Ocak 1576). Baba-ana-kız- damat dörtlüsü, Sinan’a ve ekolünden hassa mimarlarına İs­tanbul’u donatan anıtlar yaptır­mışlardır. İstanbul’un, Akdeniz havzası Türk-İslâm uygarlığının da payitahtı olmasında bu dört­lü, ön safta katkı sağlayanlardır. Mihrümâh Sultan, biri kentin doğu girişi Üsküdar’da, öteki batı girişi Edirnekapı’da selâtin öl­çekli 2 külliye/cami yaptırmış ilk ve tek padişah kızıdır. Baba’nın “Yükseliş Dönemi padişahı” ünü­nün yanısıra, kızının da yaşa­mı ve yaptırdıkları, kadın tarihi, Türk-İslâm kültürü açılarından önde ve önemlidir.

Bekleyelim. Bakalım hangi kurum ve çevreler anma etkin­likleri, “Mihrümâh’a saygı yılı” düzenleyecek? Bilboard’larda, günümüzde kadınlara reva gö­rülenlerin faillerini utandıracak Mihrümâh portreleri ve eserleri ışıldayacak mı?

Mihrimah Sultan, döneminin en zengin kadınlarındandı

Üç imparatorluğun görkemli başkentini bir “nazarlık” çelim­sizliğine mahkum eden gökde­len dikenlerle onlara tasarım ha­zırlayanlar, 16. yüzyılın, Muhte­şem Süleyman’ın, Haseki Sultan Hürrem’in, kızları Mihrümâh’ın, Mimarbaşı Sinan’ın estetik ve bayındırlık anlayışları karşısında mahcubiyet duyabilecekler mi?

Babasının, annesinin, kocası Rüstem Paşa’nın Sinan ustalı­ğında başlattıkları kampanyaya Mihrümâh da servetler harcaya­rak katılmış; İstanbul’un topog­rafyasını bezeyen mimari renkle­re yeni değerler katmıştı. Yücelt­tiği eserler günümüze ulaşmış bulunuyor. Osmanlı hanedanının önceki-sonraki kadın bireyle­rinden, İstanbul’a cami mektep, çeşme, hamam formlarında mi­mari değerler katanların sayısı 200 dolayındadır ama aralarında Mihrümâh’ı aşan-önceleyen san­ki yoktur. O, padişah kızları ara­sında İstanbul’a iki külliye birden kazandırmasıyla ilk sıradadır. Annesi Hürrem de İstanbul’daki ilk “haseki külliyesi”ni yaptıran kadındır.

Adı, “Ay ve güneş” anlamında “Mihrümâh” yazılımıyla doğru; Mihr-mâh/ Mihrimâh yanlıştır.

Sultan Süleyman’ın bu yek­ta kızının yaşam öyküsünü yaz­makta da sorunlar var. Örneğin doğumu 1523 veya 1524 değil 1522’dir. Öz kardeşleri 1521 do­ğumlu Şehzade Mehmed’den 1 yaş küçük, 1524’te doğan 2. Se­lim’den 2 yaş büyüktü. Alder­son da The Structure of Ottoman Dynasty’de Mihrümâh’ı 1522 doğumlu gösteriyor. Hadîka­tü’l-cevâmî’de, babasının sağlı­ğında -1557’de- öldüğü yanlışı Sicill-i Osmânî’de yinelenmiştir. Oysa yeğeni 3. Murad’ın padişah­lığının (1574-1595) ilk yıllarında hayattaydı ve Hâlâ Sultan sanıyla anılıyordu.

Mihrümâh, Eski Saray’da Hürrem’in dizi dibinde yetişmiş­ti demekte duraksama yoktur. Yeni Saray’da (Topkapı) zaman­la oluşacak Harem dairesini ileri yaşlarında görmüş olabilir. Ço­cukluk, ilk gençliğinde, ne dü­zeyde bir saray eğitimi aldığına ilişkin bir kaynak bilgisi yok. Ha­rem’in okumuş kadınlarından, dışarıdan getirtilen hocalardan Kur’an, ilmihâl, kıraat, kitabet (yazı) dersleri aldığı söylenebi­lir. Olgunluk çağında babasına yazdığı mektupları da -Harem kâtibelerine yazdırmamışsa- o günkü koşullarda okur-yazar­mış dedirtiyor. Lehistan kralı­na gönderilen Hürrem ve Mih­rümâh imzalı tebrik mektubu ise 16. yüzyılda bir Türk kraliçesi ile prensesinin diplomatik ilişkilere uzak durmadıklarını belgeler. Bu mektup Polonya devlet arşivinde deniyor.

Süleyman’ın kızı, Rüstem’in karısı


Bir İtalyan ressamının yaptığı bu Mihrümâh portresi Polonya’nın Plock kentindeki Mazovia Müzesi’ndedir. Sol üstte “Sultan Süleyman’ın Kızı Cameria”, sağ üstte ise “Rüstem Paşa’nın Karısı, 1541” yazılıdır.

Damat Rüstem Paşa!

Evlenme yaşı geldiğinde, Ende­run’dan yetişme Diyarbekir Bey­lerbeyi Rüstem Paşa’nın aday seçilmesini, tarihçi Peçevî “Kul cinsinden (devşirme-köle) Hır­vatiyyü’l-asl” (Hırvat), çirkin ve kabaydı diyerek eleştirmiş. Rüs­tem Paşa’nın şansı ise Harem’de­ki Hürrem-Mihrümâh ana-kız ikilisinin güvenini kazanmasıy­mış. Tarihçiler, ”mekrî” (hileci) dedikleri Rüstem Paşa’nın, ikbal ve servet düşkünlüğünü, rüşveti alenileştirdiğini de yazar.

Mihrümâh-Rüstem çifti için bir soru; zarif ve duygusal Hür­rem’le güçlü, bilimli, şair Süley­man’ın, Mihrümâh’a niçin yaş­lıca kaba-saba Diyarbekir Bey­lerbeyi Rüstem’i damat adayı seçtikleridir. Acaba, Peçevî’nin, Solakzâde’nin Rüstem için yaz­dıkları doğru değil midir? Sultan Süleyman, Enderûn’dan yetiş­me, Hasoda’da kendisine hizmet etmiş Hırvat kökenli bu beyler­beyini herhalde iyi tanıyordu. Hürrem’i de ikna etmiş olma­lı. Biricik kızını Rüstem Paşa’ya vermekten, “o paşa cüzzamlı!” uyarısı bile vazgeçirmemiş ken­disini. Diyarbekir’e gönderilen bir hekim, Rüstem’in çamaşırın­da “bit” buldurup “cüzzamlıda bit yaşamaz!” müjdesiyle İstan­bul’a dönmüş! Bunu öğrenen bir ozan edebiyatımıza ve kültürü­müze “Olıcak bir kişinin bahtı kavi tâlihi yâr / Kehlesi dahi ma­hallinde ânın işe yarar” dizelerini kazandırmış.

Mihrümâh’ın Rüstem Pa­şa ile evlenişi, kardeşi şehzade­ler Bâyezid ile Cihângir’in “sûr-ı hıtân” denen 11-26 Kasım 1539 arasında 15 gün süren sünnet dü­ğünündedir. Dönemin tarihçile­rinden Mustafa Âlî, Künhü’l-Ah­bar’da “39. Hâdise” başlıklı an­latıyı bu düğüne ayırmış: Yer olarak sûr-gâh-ı kadim (eskiden beri düğün yeri) olan At Meyda­nı’nın seçildiğini, tertib ve tezyin, düğün takvimi, şölen ve gösteri hazırlıklarıyla Anadolu ve Ka­raman beylerbeylerinin görev­lendirildiğini anlatan tarihçi; Mihrümâh’ın da bu düğün gün­lerinde evlendiğine değinmemiş (kütüphanemizdeki elyazma­sı nüshanın 49/b sayfası). Bunu, tarihçi Mustafa Selanikî’nin ta­rihindeki, 3. Murad’ın kızı Ayşe Sultan’la Kanijeli İbrahim Pa­şa’nın 1586’daki düğünü bahsin­deki bir göndermeden öğreni­yoruz: “Sultan Süleyman Han zamanında Mihrümâh Sultan, Rüstem Paşa’ya Eski Saraydan çıkdık da, Hadım Süleyman Paşa attan inip tutuk-ı sultan önün­ce yürüyerek saltanat namusunu ve kadrini göstermişti” (Tarih-i Selânikî, hzl: Prof. Dr. Mehmet İbşirli, Ed. Fak yayını, İst. 1989, s: 170-171)

Düğünden sonra padişah kız­larının, eşlerinin görevli olduğu yerlere gitmeleri âdetken Sul­tan Süleyman’la Hürrem, sevgili kızlarının İstanbul’dan ayrılma­ması çözümünü Rüstem Paşa’yı Diyarbekir valiliğinden Kubbe vezirliğine atamakta bulmuşlar. (Bundan sonra da padişah kızla­rının evlenince taşraya gitme­yip İstanbul’da oturmaları âdet olmuş).

Edirnekapı’daki Mihrümâh Sultan Camii.

Rüstem Paşa, 9 yıl sürecek ilk veziriazamlığına (1544-1553) ka­yınvalidesi Hürrem’in desteğiy­le atanmıştı denir. Rüstem’den önce Sultan Süleyman veziria­zamlıkta iki eniştesini denemiş: Makbul İbrahim Paşa “maktûl” olurken Lütfi Paşa azledilmiş, eşi de kendisini boşamıştı! Sultan Süleyman bu defa aynı göreve kendi damadını uygun görmüş. Bu durumda, Padişah- Vezira­zam- Hürrem- Mihrümâh dört­lüsünün güçlü bir iktidar veya Hürrem-Rüstem-Mihrümâh’ın, çıkarları örtüşen bir üçlü kur­dukları da kimi tarihçilerin gö­rüşüdür.

Rüstem Paşa rüşvet yoluyla servetine servet katmayı gözetir­ken Hürrem’in de büyük şehzade Mâhidevran’ın oğlu Mustafa’yı ortadan kaldırtıp kendi şehzade­lerinden birine taht yolu açmayı kurması doğaldı. 1553’teki cina­yeti, -Sultan Süleyman’ın büyük şehzadesi Mustafa’yı boğdurt­masını- böyle açıklayan tarihçi­ler var. İç dünyasını okuyama­yacağımız Mihrümâh’sa babası, annesi, kocası arasında belki bir duygu etkeni idi. Şehzade Mus­tafa olayından sonra azledilen Rüstem Paşa, İstanbul’a dönmüş; iki yıl boyunca Mihrümâh Sul­tan’la Üsküdar’daki saraylarında oturmuşlardı.

2. kez veziriazamlığında (1555-61) Rüstem Paşa’nın ve Mihrümâh’ın taht adaylığında Selim’e karşı Bâyezid’i destek­ledikleri de tarihçilerin görüşü; 1558’de ölmesi ardın­dan alevlenen taht adaylığı mü­cadelesinin, dramatik biçimde Bayezid’in aleyhine gelişmesi ise bir yazgıdır. İsyan ederek İran’a sığınır. Mihrümâh’ın kocası Rüs­tem Paşa’nın ölümü 1561 Tem­muz’unda; Sultan Süleyman’ın İran şahına baskısı sonucu Şeh­zade Bâyezid ile oğullarının Kaz­vin’de idamları ise aynı sene Ey­lül’dedir. Mihrümâh, annesinden sonra kocası, kardeşi yeğenleri için de karalar bağlamış olmalı.

1566’da Sultan Süleyman ölünce, Mihrümâh aileden ha­yatta kalan tek kardeşi Sultan 2. Selim’e (1566-1574) bağlanır ve artık tarihçi Mustafa Sela­nikî’nin tanımıyla “sultanların en büyüğü ve saygını” konumun­dadır. Tahta çıkan Selim’e ivedi ve önemli harcamalarla cülus bahşişi için 50 bin altın borç ver­miştir!

Mihrümâh’ın çoğunu hayır yatırımlarına harcadığı akıl al­maz servetinin kaynakları, ba­basının beratıyla sahip olduğu Filibe, Tatarpazarı, Usturumca ve Samakov’daki köyler, çiftlik­ler, demir madenleri hasları ile Rüstem Paşa’nın bıraktığı hazi­ne ölçeğindeki servetti kuşku­suz. Mihrümâh, külliyelerine ve başka yatırımlarına harcamaları dışında, kızı Ayşe Hümâşah’a bir hazine bırakır.

Mihrümâh, evlilik yıllarında önemli bir rahatsızlık geçirmiş; kıskançlığıyla da tanınan Rüs­tem Paşa, İspanyol asıllı bir heki­min tedavi amacıyla Üsküdar’da­ki sarayın harem dairesine girip eşini sağaltmasına izin vermiş! Mihrümâh’ın 56 yaşında ölümü, kocasından 17 yıl sonra 1578’de­dir. Edirnekapı külliyesindeki türbeye değil babası Süleyman’ın türbesine gömülmesi vasiyeti de­ğilse, yeğeni Sultan 3. Murad’ın buyruğuydu.

Çağdaşı Bâkî’nin ölümüne yazdığı mersiye Divân-ı Bâkî’de­dir. Bu ağıtta yaşamın faniliği, köşkün-sarayın, bayındırlığın, zenginliğin, güzelliğin şanı-şöh­retin geçiciliği, adı anılmadan Mihrümâh kimliğinde 9 beyitte vurgulanmıştır.

Günlük gelirinin 2 bin altı­na ulaştığı söylenen Mihrümâh Sultan, konumu ve zenginliğiyle etkin bir kimlikti. Hayır ve ba­yındırlık işlerinde cömertmiş. Babasının “Süleymaniye”, anne­sinin “Haseki”, eşinin “Rüstem Paşa” külliyelerini yaptırmaları­na koşut; o da Arafat Dağı’ndan Mekke’ye suyolu döşettirmiş; İstanbul’un iki yakasında iki önemli noktaya birer külliye inşa ettirerek payitahtın imarına kat­kıda bulunmuştu. Bunlardan bi­ri, Edirne’yi İstanbul’a bağlayan Sultan Yolu’nun Edirnekapı giri­şindeki cami, şadırvan, medrese, sıbyan mektebi, namazgah, çif­te hamam ve küçük bir arastayı kapsayan Edirnekapısı Külliyesi; diğeri Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meyda­nındaki set üstünde konumlan­dırılan, cami, çeşme ve mih­man-saraydan kurulu Mihrümâh Sultan Külliyesi’dir.

Kadınlar şehri Üsküdar’da bir külliye Mihrümâh Sultan Külliyesi Anadolu kervan yolunun ulaştığı Üsküdar iskele meydanındaki set üstünde, cami, çeşme ve mihmansaraydan oluşuyor.

Mihrümâh külliyeleri, İs­tanbul dokusunu renklendiren olağanüstü sanat ve mimarlık ögeleridir. Konumları da Avru­pa ve Asya kıtalarına uzanan ana yolların başlangıç noktalarında­ki işlevsellikleriyle dikkati çeker. Üsküdar külliyesinin temelinin Ocak 1548’de, Rüstem Paşa’nın ilk sadaretinde atıldığı biliniyor. Taç kapısındaki Arapça kitabe­de Mihrümâh, bu öz adıyla değil, “hakanların hakanı, sultanların sultanı Sultan Süleyman’ın kızı Sultan Hanım” unvanıyla anıl­mış. E. Flandin’in gravüründe Üsküdar Mihrümâh Külliyesi za­rif, romantik ve anıtsal mimari­siyle semti taçlandırır biçimde tasarlanmıştır.

Edirnekapı Mihrümâh Cami­i’nde yapı kitabesi olmadığından yapıldığı yıl tartışmalıdır. 1555- 1557’yi işaret eden tarihçiler, yapım giderlerini ise Sultan Sü­leyman’ın karşıladığını yazar. İs­tanbul yarımadasının en yüksek, “Yedinci Tepe” denen 86 metre rakımlı noktasında ve bu tepeye göre tasarlanmıştır. Kara surla­rının kuşattığı kentin, kubbesi ve minaresi uzaklardan görünen simgesidir.

Bu iki külliye, kubbe ve mina­releri ile adı “mihr ü mâh (ay ve güneş) olan bu padişah kızının doğudan yükselen güneşe, hilal­ken batı ufkunda görünen Ay’a eş tutulduğunun bir yorumu da olabilir.

Yeğeni 3. Murad’ın ilk salta­nat yıllarını da gören dul sultanın oğlu Osman Bey, kendisinden önce 1576’da ölmüştü. Kızı Ayşe Hümâşah Hanım Sultan (1543- 1594) ilk evliliğini, 1579’da öldü­rülen Sokollu Mehmed Paşa’nın yerine veziriazam olan Semiz Ahmed Paşa ile yapmıştı. Ahmed Paşa 6 ay sonra ölünce 3. Murad, halazadesi Hümâşah’ın, Nişancı Feridun Bey’le evlenmesine onay vermiş; ancak nikahtan bir süre sonra Feridun Bey de ölmüştür. Bu mutsuz evliliklerin ayrıntıları Selanikî Tarihi’ndedir.

Almanya elçisinin refakatin­de bir din adamı ve kâtip olarak 1573’te İstanbul’a gelen Step­han Gerlach, günlüğünde Mih­rümâh’la ilgili ilginç konulara değinir. Örneğin Kara Ahmed Paşa’nın veziriazamlığı zorla ka­bul ettiğini, sonunda Hürrem’le Mihrümâh’ın iftirasına uğraya­rak idam edildiğini (1555) ya­zar. Ayşe Hanımsultan’ın Semiz Ahmed Paşa’yla, kızı Saliha’nın da Cigalazâde (Yusuf) Sinan Pa­şa’yla evlenmelerinden sözeden Stephan Gerlach, günlüğünün bir başka yerinde dul Mihrümâh Sultan’ın torunu Saliha’nın 1577’deki düğününün masraf­larını da karşıladığını yazar. Mihrümâh’ın günlük gelirinin 2.000 duka olduğunu belirttik­ten sonra, kız torununun (Sali­ha) annesi Ayşe Hanımsultan’ı Mart 1577’de ziyarete gidişini de Çemberlitaş’taki Eiçi Hanı’ndan izleyerek yazmış: “En önde güzel giysili atlılar, sonra kırmızı baş­lıklı 30-40 hizmetkâr, arabanın önünde gösterişli giysili ve atlı iki hadım zenci ilerliyordu. Araba kırmızı kumaşla kaplı, önünde ve arkasında 4 altın topuz ve bin­meye mahsus gümüş merdiven, yanlarında da halkalı altın kor­donlar görülüyordu. Arabanın en arkasında çok sayıda acemi oğ­lan ve en geride de atlı 2 harema­ğası vardı”.

ŞAİR BÂKÎ’NİN MERSİYESİ

Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ
Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı

Bâkî’nin Mihrümâh’ın ölümü üzerine yazdığı mersiye, bu dünyadaki yaşamın aldatıcılıklarını anlatır.

Cây-i âsâyiş olur sanma cihân fânî

Eyleme kasd-ı ‘imâret bu harâb eyvânı

Menzili bâr-ı belâ köhne serâdır dünyâ

Genc-i rahat yeri zanneyleme bu virânı

Feleğin kasr-ı dil-âvizine meftûn olma

Niçe mirâsa girübdür bu sarây-ı fânî

Düşmen ehl-i keremdür felek süfle-nüvaz

Görünüz nitdi o şehzâde-i âlîşânı

Âb u tâbın giderüb tef semüm kahrı

Berk-i nilüfere döndürdü gül-i handânı

Kanı ol küngüre-i tâc-ı sa’adet-güheri

Kanı ol bârgeh-i lûtf ü kerem sultânı

Kanı ol dürr-i dilfirûz sehâ deryâsı

Kanı ol gevher-i nâyâb mürüvvet kanı

Mihr ü mâh-ı felek ü baht u sa’adet sultan

Şem’-i eyvân-ı serâperde-i ‘ismet sultan

SEVİLEN BİR KURGU

Mimar Sinan’la platonik aşk masalı

Mihrümâh’la Mimar Sinan arasındaki duygusal yakınlık günümüzün bir masalıdır. Bunu heyecanla anlatanları doğrulayacak Türkçe bir kaynak bilinmiyor. Bir İtalyan yazarın kurgusu olup İstanbul’da yankı bulmuş; en çok da gezi rehber­lerince ilgi uyandırıcı bulunarak benimsenmiş. Sinan ve Mihrümâh adlarının geçtiği kaynaklar ve Sinan’ı yazan araştırmacılar bun­dan sözetmiyor. Sinan’ın çağdaşı ve dostu Sa’î Çelebi de, Selâniki Tarihi’nde, Mustafa Âlî de, Peçevi de, Evliya Çelebi de; Sinan üzerine çalışmış örneğin İ. Hakkı Konyalı, Ahmed Refik, günümüz Sinan araştırmacılarından Doğan Ku­ban, Zeki Sönmez ve Suphi Saatçi de bu “platonik yakınlaşma”ya değinmiyorlar.

AVUSTURYALI DİPLOMATIN GÖZÜNDEN

‘Rüstem’in eşi, yaşlı prenses: Mihrümâh’

3. Murad’ın ilk saltanat yıllarında İstanbul’daki Avusturya elçilik heyetinde görevli S. Gerlach’ın Türki­ye Günlüğü adlı anılarında “Rüstem’in eşi yaşlı prenses” dediği Mihrümâh için yazdıkları:

“Vaktiyle Süleyman, şehza­desi Mustafa’nın boğdurulma­sından dolayı halkın düşmanlık duyduğu Sadrazam Rüstem Paşa’yı azledip yerine (Kara) Ahmed Paşa’yı atamış. Aslına bakılırsa Rüstem, karısının (Mih­rümâh) ve padişahın birlikte yaşadığı kadının (Hürrem) etkisi altında kalarak şehzadenin boğdurulmasını hazırlamıştı. Yerine atanan Ahmed Paşa ise kadınların (Mihrümâh ve Hür­rem) buyruğu altına girmeye­ceği gerekçesiyle sadrazamlığı istemese de daha sonra kabul etmiş. Sultan Süleyman Asya (İran) seferinden döndüğünde bu iki saraylı kadının iftirala­rına kanarak Ahmed Paşa’yı divan çıkışında Kapıarası’nda boğdurtmuş…”

Gerlach, “Saygıdeğer efen­dim” dediği elçinin, tersane zindanına kapatılan bir Almanı kurtarmak için Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) aracılığıyla padişaha ricada bulunduğunu ve bu maksatla sultan hanıma 200 dukaya aslan biçiminde bir saat alıp gönderdiğini açıkla­ması, Osmanlı sarayında rüşvet alışkanlığının başladığı yılları işaret eder.

Gerlach, günlüğünde Mih­rümâh’ın ölümünü de yazmış: “25 Ocakta (1578) Ahmed Paşa’nın kayınvalidesi Rüstem Paşa’nın dul eşi (Mihrümâh) vefat etti. Günde 2 bin duka ge­liri varmış ve her hafta damadı Ahmed Paşa’ya ve kızına (Ayşe Hümaşah) 2 bin duka gönde­rirmiş. Ayrıca altın ve mücev­herden oluşan paha biçilmez bir servetin sahibiymiş ve bu değerli eşya bedestende satılıp paraya dönüştürülecekmiş. Padişah (3. Murad) bu parayı üçe ayırıp 2/3’ünü kendisi aldık­tan sonra kalanını çocuklarına bırakacakmış. Rüstem Paşa’nın eşi, Sultan Süleyman’ın kızı ve Sultan Selim’in kızkardeşi (ab­lası) olduğu için miras bıraktığı servetin üçte ikisi padişaha, geri kalan üçtebiri ise ölenin çocuklarına veriliyor” (Türkiye Günlüğü 1-2, ed. Kemal Beydilli, çev. Türkis Noyan, 2007 s: 593, 623, 723, 729).

Exit mobile version