Tarih, özellikle geriye doğru gittikçe efsaneyle karışır. Tabii bu durum çok daha eski dönemler için de geçerlidir. Ünlü yazar ve bence büyük tarihçi Umberto Eco, 1204’te Haçlıların İstanbul’u işgaliyle başlayan Baudolino adlı romanında, Hz. İsa’ya ait bir takım “kutsal emanetler”in şehir dışına kaçırılmasını anlatır. Latinlerin şerrinden korkan Ortodoks papazlar bu emanetleri kaçırmak üzere sarıp sarmalarken, aralarında daha yaşlı ve güngörmüş olanı, bunların aslında hiç de sanıldığı ve inanıldığı gibi “orijinal” olmadığını ima eder, söyler.

Bir romanda, bir kurguda geçen bu hadise, aslında bize tarihin ne denli belirsizleşebildiğini ve siyasi-dinî iktidar sahiplerinin her dönemde bu durumdan azami ölçüde faydalandığını gösterir. Ancak Mimar Sinan gibi gerçek ve ardında somut, çok büyük eserler bırakmış bir dehanın etrafındaki sis perdesi, neredeyse onun yaşadığı 16. yüzyıldan itibaren etrafı kaplamış. Sonrasındaki 350 yılda bu büyük sanatçıyla ilgili yazılan-çizilen neredeyse hiçbirşey yok. Cumhuriyet döneminde ise belli bir çaba var ki, bugün Mimar Sinan adını duymamış, işitmemiş kimse neredeyse yok. Evet, adını duymuşuz, eserlerini listelemişiz ama bunu hangi belgeye, bilgiye, kitabeye göre yapmışız?

İşte bu noktada, devreye kimi önkabuller giriyor ve bitip tükenmeyen tartışmalar başlıyor. Tartışma iyi hoş da, bilimsel çalışmalarla kıyaslanmaz ölçüde fazla ve niteliksiz. Hele hele günümüzde yazılı basının ve üniversiter çalışmanın hal-i pür melali gözönüne alındığında, bu tür konularda kamuoyu artık tamamen sosyal, pardon sosyopat medyadaki “laf çakma”larla şekillenir oldu.

Yine de umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Yayın Kurulu başkanımız tarihçi Necdet Sakaoğlu, bu sayımızda Mimar Sinan’la ilgili Osmanlı literatüründe ne var ne yok ortaya koyuyor. Evet, dediğimiz gibi pek bir şey yok ama; “nasıl ve neden yok”un cevaplarını bu yazıda bulacaksınız. Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz da, özellikle Mimar Sinan’la ilgili efsanelerin yakın tarihte nasıl geliştiğini yazıyor.

Bırakın 16. yüzyılda yaşamış Mimar Sinan’ı, çok daha yakın tarihte, 20. yüzyılda yaşanmış, örneğin Çanakkale Savaşı, hatta Kore Savaşı gibi konularda dahi, efsaneleri tarihî gerçeklere tercih eder olduk.

Tarihin belirsizliği, belki biraz da bu alanın niteliği; ancak bunun ardına sığınarak aktüel pozisyonlarımızı doğrulamaya çalışmak, hele hele uydurmalara başvurmak bize kaybettireceği gibi, gelecek nesilleri de tehlikeye atar.

108. sayfamızdaki ‘Ajanda’ konusunun girişinde şöyle deniyor: “Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi resim koleksiyonunda yer alan altı tablosu, x-ışınları, kızılötesi gibi tekniklerle detaylı bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelendi. Bu eserlerin geçirmiş olduğu restorasyon çalışmalarına, sanatçının üretim ve eserlerine dair her ayrıntı ilk defa bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarıldı”. İşte tarihin, tarihçinin işlevi de bu yöntemleri kullanarak bilgiyi ortaya çıkarmak ve yorumlamak.