UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakış açısıyla ele alınır oldu. Kültür ve medeniyetlerin kökeni, artık tek odak noktalı olarak ele alınmıyor.

Cemil Meriç medeniyeti “oradan oraya gezen bir gelin”e benzetmişti. Bu gelin Mısır’dan çıkıp salına salına Yunanistan’a oradan da Avrupa’ya medeniyet getiriyordu. Güzel bir benzetme idi. Ancak burada dikkati çekmek istediğim husus, gelinler değil gelin.

19. yüzyılda köken bilgisi araştırmaları çok revaçta idi. Kısacası herhangi bir kültürel ögenin nereden çıktığı ve nerelere yayıldığı önemli bir uğraş konusu idi. Doğal olarak o dönemde Avrupa, medeniyetin çıktığı yer olarak görülüyor ve Batı medeniyetinin oradan dünyaya yayılması izleniyordu. Bu yayılma konusu “diffuzionist” yani yayılmacı görüşlerin önem kazanmasına sebebiyet vermişti. Bütün bu görüşler ayrıca basamaklar şeklinde kendini gösteriyor ve evrim teorisinde olduğu gibi gittikçe yükselen basamaklarla düz bir çizgide ilerliyordu.

1970’li yılların başında bu konularla ilk defa ilgilendiğim zaman, kültür ve medeniyetin gelişiminin başlangıç noktasının neolitik devrim olduğunu ve ancak ondan sonra yerleşik hayata ve yazıya yani medeniyete geçildiğini öğrenmiştim. Carr’ın Tarih Nedir? kitabı bunu en yetkin ağızdan anlatıyordu. Tabii o yıllarda yaygın olan ve heyecan uyandıran marksist teori de bu basamakları benimsemişti. Ancak benim gibi Türkler ve Moğollar gibi konar-göçer halklarla uğraşan biri için, tarihleriyle ilgilendiğim halkların sözkonusu evrim basamaklarında yer bulamamaları meseleyi anlaşılır kılmıyordu. Erken dönemlerde zaman zaman yerleşik hayata geçenler olmuşsa da, ağırlıklı olarak yerleşik hayat içinde yer almaları 2. binin başlarından itibaren  görülmekte idi. Bu durumda büyük devletler ve imparatorluklar kurmuş olan bu halklar neolitik devrimi yaşamamış ilkel toplum seviyesinde kalıyorlardı. Hatta o dönemin Sovyet yazarları Kazak ve Özbeklerin ancak 15-16.yüzyıldan sonra bir tarihi olabileceğini belirtmekte beis görmüyorlardı.

Karl Marx’ın “Asya tipi üretim tarzı” da tarımla uğraşanlar ile ilgili olduğu için Asya göçebelerinin gelişimini açıklamıyordu. Sanki Asya kıtası bir simitti. Doğu’da Çin Batı’da İran bu basamaklardan başarı ile geçmişti ama, göçebeler tam simitin ortası gibi teoriler içinde boşlukta kalmışlardı. 1960’lı yıllarda Macaristan’da ve Özbekistan’da bu eksikliği gidermek için yeni görüşler ileri sürülmüştü; ancak orada da mesele üretim aracının hayvan mı, toprak mı olduğu konusunda düğümlenmişti. Şimdi adı artık pek bilinmeyen Katerina Vidroviç, o sıralarda uzun mesafe ticaretinden elde edilen artı ürün sayesinde bir Afrika üretim tarzından bahsetmeye başlamıştı. Bizim bugün İpek Yolu dediğimiz yollara ticaret açısından bakınca Vidroviç’in görüşü ilginç gözüküyordu ama, ama o da hayvancılık üretimini gözardı ediyordu.

İşte tam bu sıralarda  5 milyon yıl önce yaşamış Lucy adı verilen kadın üzerindeki tartışmalar ilk insanın nereden geldiği ile ilgili görüşlere de bir Afrika boyutu getirmişti. Bütün bu tartışmalara Harvard’lı paleantolojist Stephen Jay Gould “evrim basamak şeklinde değil de çalılar gibi aynı anda farklı yerlerde olmuştur” diyerek, bu tek merkezli görüşlere karşı çıkmıştı. Böylece ilk göçebelerin kökeni meselesi de yeni bir boyut kazanıyordu. UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakışaçısıyla ele alınır oldu. Bu arada zaten ilk göçebeliklerin yerleşme ve neolitik öncesi değil de yerleşildikten sonra ortaya çıkan bir ihtisaslaşma olduğu konusunda da görüşler ortaya atılmıştı.

Göçebeler konusu artık belli ivme kazanmıştır ama, çizgisel değişim fikirleri birçok alanda ve hatta okul kitaplarında halen devam etmektedir.

Bu konu üzerinde üzerinde düşünürken baktım da, Batı dünyasında Çin tarihini de bu türlü çizgisel bir gelişme içinde öğrenmişiz. Daha sonra K. C. Chang’ın “arkeolojik verilere dayanarak gelişme çizgisel değil zamanla örtüşen bir döngü içinde olmuştur” görüşü yaygınlık kazandığı gibi, Çin uygarlığının tek bir noktadan etrafa yayıldığı görüşleri de unutuldu. Arkeolojik kazılar birden fazla yerden sözettikleri gibi, Çin mitolojisine de bakınca orada bu çeşitliliği görmekteyiz. Herhalde Yakındoğu dinlerinin tek tanrılı odak noktasından uzak olan Çinliler için bu normaldi; ama biz daha 60-70’li yıllarda bile tek odak noktası görmek istemiştik. Şimdiki çokkültürlü dünyayı artık bu görüşler tatmin etmemektedir. Onun için de Cemil Meriç adına, “gelini gelinler yapmakta yarar var” diye düşünürüm.