#tarih
Gündemin Tarihi

Ezberci medreselerden ‘modern’ imam hatiplere

Geçen asırların medreselerdeki verimsiz öğretme-belletme manzaraları da, bir bakıma sivil taburlar gibi görülen Köy Enstitüleri uygulamaları da bilimsel, çağdaş, hümanist bir gelenek yaratamazdı. Bugünse eğitim dünyamızın gözdeleri ve geleceği artık imam-hatipler.

Ulusal yapıya ve eğitime kök olacak gelenekleri anayurttan Türkiye’ye taşıyamamışız. Bugünse kökümüzü Ortadoğu bataklığında arıyoruz. Arap elifbasından kurtuluşumuzu, telafisi olanaksız kültür kaybı sanan siyasetçi ve aydınlarımız giderek çoğalıyor. Onlara sormalı: Ulusal kültür temelleri Arap dili olan toplumları beğeniyor musunuz? 

Eğitim ve kentleşme tarihleri üzerine önemli yapıtlar bırakan Osman Ergin (öl. 1961), İstanbul’u alan II. Mehmed’in, Selçuklu ve Beylikler devrinden kalma, çökmeye ve kapanmaya yüz tutmuş, Nizamiye programlı Arap medreselerinin yeni bir örneğini (Sahn-ı Semân Medreseleri) Roma-Bizans başkenti İstanbul’da diriltmesini bir yanılgı görerek eleştirmiştir. 

Cengiz Kahraman Arşivi

Medrese-medâris, ulemâ, müderrisîn-i kirâm, kuzzat, Meşihat, talebe-i ulûm, suhte, softa, irtica-mürteci… kavramlarının, bunların arkasındaki ulema yığınlarla bunların ürettikleri dogmaların açtığı sorunlar, Arapça öğreti-ezberci belletmenin İstanbul’daki egemenliğinin başımıza sardıkları tarihlerde yazılı. 

Fâtih’ten III. Selim’e 22 padişah dönemini kapsayan 350 yıl boyunca Türkçe programlı mektep, muallim, ders kitabı yoktu. Türkçe yazı ve imlâ, sarayda, Divân-ı Hümayun’da Bâbıâlî ve vilâyet kalemlerinde, usta-çırak geleneğiyle öğreniliyordu. Olası ki padişah ve vezirler, Arapça öğretimden geçebilselerdi devlet kurumlarında Türkçe hepten unutulurdu. 

Yine Osman Ergin, “Fatih’ten II. Abdülhamid’e kadar 430 yılda medreselerin memlekete, Türklüğe, ilim âlemine hizmetini sorgularken de, “Tek âlim yetiştirmemiştir. Akla gelen Molla Hüsrev, İbn Kemal, Ebussuud, Müstakimzâde, Cevdet Paşa, Gelenbevî İsmail efendilerse, beş asırdaki beş-altı isim olarak ne Şarkın İbn Sinâ’sı, Seyyid Şerif’i, ne Garbın Newton’u, Descartes’ı ile boy ölçüşemezler. Bir tek Kâtib Çelebi var. Onu da medreseli sayamayız. Otodidakt yetişmiştir. 18. yüzyılda yalnız İstanbul’da 275 medrese olduğu hatırlanırsa bu yargı daha çok düşündürür” vurgulamasında bulunuyor. 

Hamid’in ilim, irfan okulu II. Abdülhamid döneminde Maarif Nezaretinden ruhsat alan hemen herkes paralı okullar açabiliyordu. Olasılıkla bir velâdet-i hümayun yıldönümünde bir kız mektebi öğrencilerinin çektirdiği toplu fotoğrafta, öndeki bez pankartta Füyûzat-ı Hamidiye, daha arkadakinde ise “Padişahım Çok Yaşa” yazısı okunuyor.

Saray mektebi Enderûn ile şehzâdegân mektebindeki eğitim dili ve teknikleri konularında güvenilir bilgilere sahip değiliz. Enderûn’da içoğlanı olarak bulunmuş birkaç yabancının anıları dışında, tarihlerde de tutamak yok. Enderun’dan gelip geçmiş binlerce içoğlanının ders defterleri, Türkçe notları, çalışma belgeleri, anıları için örnekler de bulunmuş değil! Bu konularda, Kınalızâde Ali, Gelibolulu Âlî, Kâtib Çelebi ve Evliya Çelebi’den, Letâif-i Enderûn’dan, Atâ Tarihi’nden alıntılarla kitap ve makale dipnotlarını bağlayıp eğitim tarihimizin derin boşluklarını geçiştiriyoruz! 

Geçen asırların verimsiz öğretme-belletme manzaralarına nesnel bakılabilse, kütüphaneler dolusu Arapça medrese kitaplarındaki haşivler, intihaller, yanlışlar incelense kimbilir ortaya ne gerçekler çıkar? 

Avrupa’daki hümanist-laik öğretim, bilimsel çalışma ve buluşlar, fizik denemeleri, matbaa, “deneysiz ve matematiksiz doğa düşüncesine ve bilimsel gerçeklere ulaşılamaz” ilkesi; çağdaş Osmanlı medreselerinde küfür (dinsizlik) sayılıyordu. Osmanlı medreseleri yeniliklere ve pozitif bilimlere açık değildi. Bunların en donatılısı sayılan Süleymaniye’de hepi topu 200 dolayında “ilim talibi”nin, sabah akşam imaret aşı ve fodla ile nefislerini köreltip Arapça kitapları ezberlemeleri gerçek ilim sayılıyor; “ilim bizde, gericilik Avrupa’da” deniyordu. 

Medreselerde biricik metod ezberdi. Türkçe ders zaten yoktu. Düşünmek, tartışmak değil, ezberlenenleri takılmadan tekrarlamak başarıydı. Bilimsel tartışma günahtı. Çünkü her ilim “zamanında en büyük âlimlerce en doğru biçimde açıklanmış”tı. Bunlara yeni bir şey katmaya kalkışmak günahtı, saygısızlıktı. 

17. ve 18. yüzyıllarda Osmanlı medreselerindeki çöküş hızlandı. Ulema geçinenlerin çoğu cahil denecek zavallılıkta ama havalı, başlarında kocaman örf, sırtlarında cübbe birer kibir âbidesi idiler. Çocuklarını küçük yaşlarda rüus (kadro) sağlayıp ayrıcalıklı ulema kadrosuna alarak beşik uleması yaparlardı. Musahip-zâde Celâl’in İstanbul Efendisi piyesindeki sahneler ibretliktir. Önceki asırların suhte ayaklanmaları, bu yüzyıllarda cer dilenciliğine dönüşmüştü. Vakıf yolsuzlukları ve bakımsızlıktan medrese yapıları yıkılmaya yüz tutmuştu. Zamanımızın tarih bilgisi yoksunları o zavallılığı nasıl da överler? 

Arapça ve din öğretimi temelli medreselerin 19. yüzyıldaki direnmelerine karşın yenilikçi padişah ve yöneticiler ilkokul düzeyindeki sıbyan mekteplerine dayalı ve Avrupa esintili orta ve yüksek mektepleri ilkin deniz ve kara askeri teknik okullarına, tıp dalına öncelik vererek başlattılar. Bu uygulama, bir sonraki evrede mülkiye (sivil) ve meslek alanlarına da yayıldı. Bu süreç, laik eğitimin İslâm dünyasına göz açışıdır ama emekleyip ayağa kalması çok zaman almıştır. 

Tanzimat’a doğru başlayıp, Meşrutiyet-Cumhuriyet evrelerini kapsayan yaklaşık iki yüzyıllık çağdaş eğitim arayışlarının üç evresi de eleştirilere açıktır. Ancak ulusallaştırma çabalarının boşa gittiği söylenemez ama son 60 yıldır, özellikle de son on yılda, Tanzimat öncesine rücu hamleleri güçlenmiş bulunuyor. En güvenli, özendirici yatırım ve teşvik alanı ise din ambalajlı Arap öğretisidir. Dindar nesiller yetiştirmek, laik eğitim-öğretimi boşlukta bırakıp Osmanlı asr-ı saadetine ulaşmak, artık bir 21. yüzyıl idealidir. Takvim, daha gerilere saydırılır veya sardırılırsa, Havâmis-i Süleymaniye, Sahn-ı Semâniye’ye, iman tedrisatı nûruna yeniden kavuşulacak! 

İttihat Terakki yöneticileri siyasetleri gereği aydın din görevlileri yetiştirmek için 1913’te İslâm eğitim tarihinde uygulaması olmayan medrese ile mektep karışımı, Medresetü’l- va’izin, Medresetü’l- Eimme ve’l-hutebâ, Medresetü’l-mütehassisin, Medresetü’l-hattatîn adlı –her birinde medrese vurgulaması olan- mektepler açmışlardı. Bunların en yapay ve İslâmiyet’e uymayanı İmam-Hatip Medresesi idi. Çünkü dinde böyle bir dal, meslek yoktu, üç kişi ve daha fazla Müslüman biraraya geldiğinde içlerinden biri salt o namaz için imamlık yapabilirdi. İttihatçılar bunu elbette biliyorlardı. İyi niyetle veya aralarından kimileri dinsizlik sanılan Masonlukla suçlandığından, dindar görünmek adına, medrese adı altında din mekteplerini gündeme getirmişlerdi. Bunlardan kök salanı, eski bir medresede açılan İmamlar ve hatipler kursu (Medre- setü’l-Eimme ve’l- Huteba) oldu. Bu sözde medrese, ne Halife padişahtan ne şeyhülislâmlıktan ne vakıflardan himaye gördü. Kendi yalnızlığında saltanatın, hilâfetin kapanışlarını gördü. Cumhuriyet yönetimi de kapatmadı. 1930’larda resmî bir karar olmaksızın, öğrenci kayıtlarının düşmesi sonucu kendiliğin- den kapandı. Demokrat Parti iktidara gelince 1951de yine yasal-resmî düzenleme yapılmadan, İlim Yayma Cemiyeti’nin başlattığı yardım kampanyasıyla, başta İstanbul, İzmir, Konya, 7 il merkezinde önce ortaokul, sonra orta+lise muadili düzeyinde imam hatip mektepleri açıldı. 

1946-1950 arasındaki çokpartili rejim girişimleri ve sonraki siyasal gelişmeler gösteriyor ki asıl hedef medreseye, okullarda ana dalın din eğitim-öğretimi olmasına dönmek imiş. 1910’lu yıllardan 2010’lu yıllara uzanan tarih çizelgesi ise eşsiz bir başarıyı gösteriyor: Yüzyıl önce Medrese-i Eimme ve’l-Hutebâ’nın açılışı ve 1930’larda kapanışı, Köy Enstitüleri’nin söndürülmesi, günümüzde kızlı-erkekli İmam Hatip Anadolu Liseleri kimliğiyle binli sayılara, öğrenci mevcutları toplamının da milyona ulaşması… 

Meşrutiyet ve ilk Cumhuriyet evrelerindeki nümune, terakki, sanat, yatı mektepleri, meslek ve muallim mektepleri/ öğretmen okulları, Köy Enstitüleri, Anadolu ve fen liseleri, kolejler, askerî okullar… Hepsinin pabucu dama atıldı. Artık eğitim dünyamızın gözdeleri ve geleceği imam-hatiplerdir. Saygıdeğer birkaç imam efendinin önerisi üzerine ivedilikle meclis gündemine alınan, diğer okullara da bir ölçüde İmam-Hatip alt kimliği kazandıran yasamız da artık yürürlüktedir. 

‘Sivil taburlar’ Eğitimci Süleyman Edip Balkır’ın kurup yönettiği Arifiye Köy Enstitüsünde öğrenciler ve öğretmenler bir tören sırasında, 1940’lı yıllar.

Bir zamanlar yöneticiler çoklukla asker kökenliydi. Asker okulları da rağbetteydi. Sivil okulların da asker okulu havasında ve disiplininde olması tercih edilirdi. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda moda buydu. İlk ve ortaokul sıralarında askerlik rütbelerini ezberlediğimizi hatırlıyorum. Tabulaştırıldığı için eleştiri yöneltilemeyen Köy Enstitüleri dahi bir bakıma sivil taburlar, bir yönüyle de karın tokluğuna çalıştırılan amele postalarıydı. 

Öğretmen okulu çıkışlı binlerce öğretmenle birlikte 42 köy enstitüsünden yetişen binlercesinin de görev yaptığı köy ilkokulları da “Taşımalı eğitim” gerekçesiyle hemen tümüyle kapatıldı, yapıları yıkıldı, keçi ahırı yapıldı; sağlamcaları, muhtarlık, imam lojmanı, nikâh ve toplantı salonu oldu. Son 30 yıldaki bu temizlikle okul öğretmenin silindiği köylerde artık cami ve imam var. 

Bütün vatandaşların çocuklarını eşit koşullarda, yeteneklerine göre eğiterek aileye ve topluma kazandırmak için, “Tâlim ve tedris işlerini ilmî ve müstakil bir merkezden idare etmek üzere” 28 Mart 1926’da kurulan Talim ve Terbiye Kurulu da 90 yılını dolduruyor ama 70 yıldır ne bağımsız ne bilimsel çalışabiliyor. 

Milli Eğitim Temel Kanunu’nda da ışıltılı maddeler çok: Beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı, yaratıcı ve verimli kişilikler yetiştirmek, ilgi ve yetenekleri geliştirmek, yetenek ve beceriye göre okul ve programlara yönlendirmek, hür ve demokratik bir toplum düzeni için demokrasi bilincini geliştirmek; okullarda siyasi ve ideolojik telkinler yapmamak, laiklik esası… 

Değiştirilemez devrim kanunları zırhına büründürülmüş laik çağdaş eğitimi de, imam derneklerinin önergesini bir oturumda ve alkışlarla kabul ederek yokediveren muhafazakâr ve milliyetçi partilerle, bunların hayat verdiği parlamentodan bir demokrasi çıkar mı derseniz? 

Exit mobile version