Kanunnâme-i Mehmedi veya Kanunnâme-i Osmanî veya Fatih Kanunnamesi, Osmanlı hanedanında tahta geçen padişahın, ülkede dirlik-düzenliği sağlamak için kardeşlerini boğdurtmasını meşru gören bir maddesiyle tanınmıştır. Ama o dönemden kalma orijinal bir eser olmadığı gibi, yazmaları yüzyıllar sonra Viyana Kütüphanesi’nde bulunmuş birinin kopyası 1911’de Türkiye’ye getirilmiştir. Osmanlı hanedanı, onlarca şehzadesine cellat kemendinde can verdiren bu eserin bir nüshasını niye korumamış veya koruyamamıştır?

‘Ve her kimesneye ki evlâdımdan saltanat müyesser ola
Karındaşlarnı nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir’

Kurucu Osman Bey, amcası Dündar’ı okuna hedef seçmiş. I. Murad, oğlu Savcı’nın gözlerine mil çektirip daha sonra boğdurmuş. I. Murad’ı Kosova savaşında, Sırp fedailer (çadırında?) öldürmüşler. Aynı gün aynı çadırda oğlu Yıldırım, kardeşi Yakub’u boğdurmuş. Yıldırım’ın oğulları, biri ötekini öldürterek kardeş katili olmuşlar. Bu on yıllık vuruş-kırışa Fetret Devri deniyor. Sağ kalan Çelebi Mehmed, tahta ve saltanata sahip çıkmış. Oğlu II. Murad, amcası “Düzmece” Mustafa’yı, kardeşi Mustafa’yı boğdurmuş. Diğer üç kardeşini kör ettirip Amasya’ya sürmüş, sonra onları da boğdurmuş! Fatih’e gelesine, beyliğin ilk 150 yıllık hanedan sicilinde bu amca, kardeş, oğul cinayetleri var.

II. Mehmed’in kardeş katli daha acımasız: 1451’de Edirne’de tahta geçtiğinde, kendisini kutlamaya gelen üvey anası Hatice Halime Hatun’la söyleşirken konutuna gönderdiği has adamı Evrenos’a kadının oğlunu, yani üvey kardeşi Ahmed’i boğdurmuş. Tarihçi Mustafa Âlî’nin Künhü’l-Ahbar’dakideyimiyle “nizâm-ı âlem için masumu ahiret yolcusu ettirmiş”!

Fâtih’in oğlu II. Bâyezid’e gelince… Kardeşi Cem’i zehirletmiş, sarayda rehin tutulan oğlu Oğuz’u boğdurmuş.

Yavuz, yetişkin kardeşlerini, onların oğullarını temizleyerek kendi oğlu Süleyman’ı tahtın tek adayı bırakmış.

Kanunî Süleyman da tahtına göz diktikleri kuruntusuyla iki oğlunu, masum torunlarını, büyük amcası Cem’in oğlu Murad’ı boğdurmuş.

Kanunî’nin oğlu Mustafa’nın katli

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi betimi. Çadır perdesi aralığından buyruk veren babası Kanuni Sultan Süleyman.

1574’te tahta çıkan III. Murad geleneğe (!) uyarak beş kardeşini; 1595’te o ölünce sancaktan gelip tahta oturan oğlu III. Mehmed de saraydaki ilk gecesinde hepsi çocuk 19 kardeşini dilsizlere boğdurmuş. Küçümen şehzadelerin boy boy tabutlarının saraydan çıkarılışını tarihçi Selânikî’den okumalı. III. Mehmed, saltanatının son yılında da “tahtımda gözü var” kuruntusuyla oğlu Mahmud’u boğdurmuş.

II. Osman’ın akıbeti Kardeşi Şehzade Mehmed’i boğduran Sultan II. Osman’ı da isyancılar Yedikule’ye götürüp boğmuşlardı.

Hanedanın 15. kuşağında da kardeş katili padişahlar var: I. Ahmed’in yedi oğlundan, sırayla tahta geçen üçünden ikisi: II. Osman, Mehmed’i; IV.Murad, Süleyman’ı, Bâyezid’i, Kasım’ı boğdurmuşlar. İbrahim’i bu kıyımdan Kösem Valide kurtarmış.

Şehzade Bâyezid’in boğdurulması

Baba Kanunî Süleyman’ın mektubu üzerine İran şahının buyruğu üzerine Karvin’de boğulan Şehzade Bâyezid.

Osmanlı hanedanının ilk 340 yılda öldürülen bahtsız şehzadelerinin öyküleri, Mehmed Zeki’nin (Pakalın) Maktul Şehzadeler (İstanbul, 1920) kitabındadır. Yazar, Tezkireci İsmail Beliğ’in (öl.1729) Güldeste-i Riyâz-ı İrfan ve vefiyât-ı Danişverân-ı Nadirân eserine göndermede bulunarak “Nizâm-ı âlem” denen kanunu Yıldırım Bâyezid’in koyduğunu yazar.  

İlk yayınlar

Osmanlı hanedanının ilk 340 yılda öldürülen bahtsız şehzadelerinin öyküleri, Mehmed Zeki’nin (Pakalın) Maktul Şehzadeler (İstanbul, 1920) kitabında dile getirilmişti.

Mevcudiyeti tartışmalı olan Kanunnâme

Tahta geçenin kardeşlerini nizâm-ı âlem için katlettirmesini buyuran yasayı Fâtih’in veya Kanunî’nin düzenlediği ileri sürülmüştür. Bizans’ın Codex Theodosianus’u gibi, bu da Osmanlı Devleti’nin temel yasasıymış!

İyi de bu elyazmasının Türkiye ve İstanbul kütüphanelerinde, sarayda ve arşivlerimizde ne nüshası ne kaydı var! Kanunnâme-i Mehmedi’nin nüshaları yüzyıllar sonra Viyana Kütüphanesi’nde bulunmuş. Kanunnâme, bir de aynı kütüphanedeki Saraybosnalı Koca Hüseyin’in (öl. 1644) Bedâ’i-ül-Vekâ’i yapıtında ve bunun Moskova’daki tıpkıbasımının 277-283 yapraklarında yazılıymış.

Viyana nüshası

Fatih Kanunnamesi’nin Viyana nüshasının tıpkıbasımı (Prof. Dr. A. Özcan’ın Atam Dedem Kanunu kitabından).

Osmanlı hanedanı, onlarca şehzadesine cellat kemendinde can verdiren Kanunnâme-i Osmanî’nin bir nüshasını niye korumamış veya koruyamamış? Türkiye’deki ilk yayınlar 1911’de Viyana’dan getirtilen kopyalardan Mehmed Arif Bey’in yayına hazırlamasıyla 1912’de Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuasında tefrika edilmiş. Son kez, Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Viyana’daki nüshadan başka Bedâyi’ül-Vekâyî ‘deki metni de çalışarak “Fatih Sultan Mehmed Atam Dedem Kanunu/ Kanunnâme-i Âl-i Osman” adıyla (2. kez) 2017’de Türk ve Arap harfleriyle yayımlamış bulunuyor (Kronik Kitap, 2017).

Bu Kanunnâme, tahta geçen Osmanoğlunun, ülkede dirlik-düzenliği sağlamak için kardeşlerini boğdurtmasını meşru gören bir maddesiyle tanınmıştır. Oysa kanunnamenin biri hariç diğer maddeleri, saltanat ve divan işleri, törenler, görevliler, saray  örgütleri, vezirler ve din bilginleri gibi disiplinlerden, padişaha yemek servisine, içoğlanlarına, bağ-bostan işlerine, bostancıbaşına, sefer hazırlıklarına kadar birçok ayrıntıları içerir. Kardeş katli maddesi ise bunlarla uzak-yakın ilgisi bulunmayan iki madde arasındadır:

Minyatürlerde Şehzade Mustafa

Şehzade Mustafa’nın ölümü Osmanlı Hanedanını yasa boğmuştu. Muradiye’ye defnedilmek üzere cansız bedenin saraya getirilişini gösteren minyatürler.

“Ve bir küçük sandûk ile (sefere) cep harçlığı için filori götüreler”;

“Ve her kimesneye ki evladımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizâm-ı âlem için katl etmek münasibdir. Ekser-i ulema dahi tecviz etmişlerdir Anunla âmil olalar”;

“Ve Has Odanın oğlanına yılda dört defa kaftan verilsin, üzerine çatmadan takke ve pabuç verilsin”. 

Peki bu sıralamaya ne demeli? Sefere götürülecek cep harçlığı ile Hasoda oğlanın kaftanı- takkesi-pabucu arasına şehzade katli maddesini Fatih koydurmuş olabilir mi Kardeş katli maddesi, Kanunnâme’nin içeriğiyle tamamen ilgisizdir. Diğer maddeler arasında da bununla ilinti kurulabilecek taht, saltanat, cülus, biat, isyan… konuları yoktur.

Kanunnâme daha önce de tartışılmıştı

1912’de Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda tefrika edilen Kanunnâme-i Mehmedî’yi, “Osmanlı Devleti kapanmadan, uydurma bir metin” savıyla tartışmaya açan hukukçu-gazeteci-tarihçi Celal Nuri (İleri) Bey’dir (öl. 1939). Yazar, 17 Ağustos 1918’de Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki yazısında, tarih kitaplarında Kanunnâme’ye yer veren müverrihlere sorular yöneltmiş; kitaplarından alıntılar yapmış. Tarihçilerden aldığı mektup ve cevaplar da Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nın 4. cildinde tefrika edilmiş (17 Ağustos – 7 Eylül 1918, Sayı: 81-84, s: 925-978).

Bu tarihten 1.5 ay öncesinde, o zaman kimsenin “sonuncu” olacağını aklından geçirmediği bir saltanat değişikliği-cülus yaşandığını hatırlatalım: VI. Mehmed Vahideddin tahta çıkmıştı. Celal Nuri Bey, konuyu bu nedenle gündeme getirmiş olabilir. 

Günümüze kadar geçen bir asırda bu mecmuada yayımlanan tartışmalar da herhalde unutulmuş. Bakabildiğimiz İ. H. Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi’nde, İ. H. Danişmend’in  İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nde, Ö. Lütfi  Barkan’ın İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Kanunnâme” maddesinde,Dr. R. Anhegger-Dr. H. İnalcık’ın Kanunnâme-i Sultân-i Ber Muceb-i Örf-i Osmâni’sinde, A. Mumcu’nun Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl’inde… ve son olarak Kanunnâme’yi bilimsel çerçevede  ele alan A. Özcan’ın  Atam Dedem Kanunu/Kanunnâme-i Âl-i Osman’ında, Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki eleştiri ve yanıtlara gönderme yok; kaynakçalarda da geçmiyor!  

İlk yayınlar

1918’de Kanunnameyi tartışmaya açan Celal Nuri (İleri) Bey.

Celal Nuri Bey’in 1918’de sorduğu ve unutulan veya önemsenmeyen soru şudur:

“Kanunnâme-i Mehmedî: Hakkında Abdurrahman Şeref, Mehmed Atâ, Ahmed Refik beylerden istizah (açıklama beklentisi): Kanun veya Kanunnâme-i Mehmedî! Bu vesika nedir? Nerededir, ne vakit, hangi iktidar sahibinin emriyle kaleme alınmıştır? Ne vakit çıkmış, ne zaman kaldırılmış, başka kanunlarla değiştirilmiştir?

Abdurrahman Şeref Efendi ise  Târih-i Devlet- Osmaniye’de (c.1, s. 198) şöyle diyor: “Rum müverrihlerinden naklen Frenk tarihlerinde bir Kanunnâme-i Mehmedî görülmekte ise de mezkûr kanunnâme, Sultan Süleyman Kanunî saltanatında, tadilat ve türlü ıslahat ile tamamlanarak eskisine itibar kalmadığından mıdır, nedir bizim tarih ve eski kayıtlarımızda görülememiştir! Fakat bazı hükümleri zapt ve rivayet olunmuştur. Bir kanun velev pek ağır maddeleri  ihtiva etsin, meşhur (Drakon) Kanunu gibi yine bir iz bırakır, tarihte bir yeri olurdu. Türk tarihlerinin asla bundan bahsetmemeleri, Rumların naklettikleri bu kanunnâme, apokrif (uydurma) veyahut yakıştırma bir kitap olmalıdır. Örf ile kanunun -diğer tabirlerle mektup ve gayri mektup (yazılı ve yazılı olmayan) kanunların farkı olsa gerektir. Belki bu kanundaki zulümlerin bazısı işlenmişti. Fakat bu gibi zulümlerin olmasıyla bunların bir kanun sayılması arasında fark vardır. Zannederim ki tarihçi Hammer: ‘Ancak İran  istibdadındaki gibi kardeş idamını kanun hâline koymak derecesine çıkamamış olsa da bu vahşilik Osmanlıların siyasi hukukuna katılmış idi” (demektedir)”.

Celal Nuri Bey, Abdurrahman Şeref’in kitabındaki bu açıklamaya şu eleştiriyi yöneltmiş:

“Abdurrahman Şeref böyle demesinde haksızdır. Bu kanunun bizce gizli kalması muhtemel değildir. Bunu yalnız Rumların bilip de başkalarının bilmemeleri ise biraz gariptir. Anlaşılan zamanın cesaretli muharrirlerinden biri, o asırda cari olan bazı keyfi muameleleri madde şeklinde yazarak Osmanlıların veya Mehmed-i Sânî’nin kanunu budur demiş. Eğer ‘kanun’ ile ‘muamele’nin farkı olmasa idi, meselâ Rusya ve Hükümât-ı Müttehide’de (ABD) rüşvet mubahtır diyebilirdik ve rüşvet oralarda kanun icabıdır demek hakkımız olurdu. Bahsettiğimiz zamanlarda birçok apokrif eserler uydurulduğu da unutulmasın. Bir mülâhaza daha: Lord Mac Aulay, Makyavel Tarihi’nde diyor ki ‘bu zatın Prens unvanlı eseri Türkçeye tercüme edildikten sonra sultanlar kardeşlerini katilde daha ziyade şiddet gösterdiler’. Acaba bu tercüme iddiası doğru mudur?”

Yine Celal Nuri Bey, Mehmed Ata’nın Târih-i Atâ eserinden de şu alıntıyı yapmış (özetle):  

“Fatih Sultan Mehmed Hân, toplayıp derleyerek ulemanın da tasdik ettiği, ordu ve idare için gerekli, kendi tecrübelerinin de icabı olan  bütün kaideleri toplayarak  saltanatın muhtaç olduğu kanunları ihtiva eden ‘Kanun-ı Mehmedî’ nâmıyla bir mecelle telif buyurmuş ise de her ne suretle ise zâyi’ olduğu rivayet olunmuştur. Fatih, Devlet-i ‘aliyyenin usûl ve adaletle  idaresi için Kanun-ı Mehmedî’yi yazdığı gibi devlete hizmetteki muvaffakiyetinin de emsali ve benzeri yoktur. Pek büyük ve cihangir himmeti de büyüktür ama ne çare ki Sultan Orhan Hân hazretlerinin harp fennine; 1. ve 2. Murad’ların devletin idare usullerine dair yazdıkları nizâmnâmeler gibi buna da aslı yokmuşçasına dedikoducular uydurma demişlerdir” (c.1 s.10-11, 67-68)

Celal Nuri Bey, bu alıntıları vererek tarihçilerden cevaplar beklediğini belirtmiş: “Milletimizin vahşetine delâlet etmek üzere temcit pilavı gibi kotarıp Frenklerin önümüze koydukları bu kanunnâme hakkında muhterem üstatlarımızdan Abdurrahman Şeref, Mehmed Atâ, Ahmed Refik Beyefendilerin mütalaalarını pek ziyade bilmek isterdim. Lûtf-i himmetlerine intizar ile kendilerine arz-ı tazimat ederim” (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası c. 4, s. 81, 17 Ağustos 1918, sf. 925-927).

Adı geçenlerden gelen mektuplar da  Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nın izleyen sayılarında  yayımlanmıştır.

Kanunnameler Türkiye kütüphanelerinde pek çok örnekleri görülen muhtelif Osmanlı kanunnameleri arasında bahse konu Kanunname-i Osmani yoktur.

ABDURRAHMAN ŞEREF’İN CEVABI

İki Kanunnâme bize Viyana’dan geldi

Celal Nuri Beyefendiye

Kanunnâme-i Mehmedî hakkında izahat istiyorsunuz. Bu kanunname ilk mecellemiz olmak hasebiyle merak olunmağa değer:

Sultan Mehmed Hân-ı Sânî’nin siyasette tanzim ve tedvin ettirdiği kanunname tarih kitaplarında zikr edildiğinden, Târih-i Devlet-i Osmaniye’yi yazarken dolaştığım kütüphanelerde ve tetkik ettiğim kütüphane defterlerinde nüshasına tesadüf etmedim. Cevdet Paşa (öl. 1895) ve Mustafa Nuri Paşa (öl. 1890) merhumlara müracaatımda onlardan da malumat alamamıştım. Eserimin birinci cildinde mezkûr kanunnâmenin Sultan Süleyman Kanunî zamanında, icabına ve zamanın ihtiyacına göre tadilât ve ilavelerle ikmâl edildiğini, eskisine de itibar edilmeyeceğinden madûn (geçersiz) sayıldığını, bizim tarihlerde ve eski kayıtlarımızda görülemediğini kaydetmiştim.

Osmanlı tarihçilerinden Âlî, Künhü’l-ahbar’da bu kanunnameden ilk bahsedendir ama okuyup okumadığını yazmamıştır.

Kanunnâmenin ehemmiyeti âşikâr olup 1911’de Tarih-i Osmanî Encümeni(nin)de görüşülmüş; araştırmalar neticesinde Viyana İmparatorluk Kütüphânesinde nüshaları mevcut olduğu anlaşılarak fotoğraflarının gönderilmesi Viyana Sefaretinden istenmişti. Elçilik, kütüphânedeki Sultan Mehmed Hân-ı Sânî’ye ait üç kanunnameden ikisinin fotoğraflarını göndererek üçüncüsünün Doktor Freliç (Friedrich von Kraelitz) tarafından yakında neşredileceğini bildirmişti.

Fotoğrafları gelen iki kanunname, arkadaşlarımızdan Arif Bey’in himmetiyle tahlil ve tahşiye olunarak Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nın 13 numaralı ve 1 Nisan 1328 tarihli nüshasından itibaren tefrika edilmiştir. Küçük ebatlı birincisi aradığımız Kanunnâme-i Mehmedî’dir ki şimdiye kadar İstanbul’da nüshasına tesadüf olunamamıştır. İkincisi ise büyücektir. Süleyman Han Kanunî’ye ait olup kütüphanelerde nüshaları mevcuttur.

21 Ağustos 1918 (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası,c. 4, 24 Ağustos 1918, s. 82, s. 943-944)

AHMED REFİK’İN CEVABI

Her devirde değişik nüshalar tanzim edildi

Ahmet Refik (Altınay)

“Muhterem Celâl Nuri Beyefendiye…

Kanunnâme-i Mehmedî, Fatih Sultan Mehmed Hânın emriyle Nişancı Mehmed bin Mustafa tarafından toplanmıştır. Kanunnamenin tertibi hakkında Nişancı Mehmed bin Mustafa şu mütalaada bulunuyor:

‘İstanbul’un fethinden sonra Fatih Mehmed, ecdadı zamanındaki kanunların yazıldığı defterlerin eksikliği sebebiyle kendi reyiyle tamamlatıp Divan-ı hümâyun’da üç bölüm üzere ve kendi yani padişah dilinden ve anlaşılmaz ibarelerden arındırılmış bir kanunnâme-i âl-i Osmanî’yi Nişancı Mehmed’e yazdırmıştı. Bu çalışmanın Karamanî Mehmed Paşanın  sadrazamlığında (1477-1481) olması icap eder. Çünkü Kanunnâmeyi yazan Leyszâde Mehmed bin Mustafa’nın nişancılığı bu zamandadır.

Kanunnamenin her devirde nişancılar tarafından değişik nüshaları tanzim olunmuştur. Meselâ IV. Mehmed devrinde Abdurrahman Paşa Kanunnamesi gibi. Bu suretle tanzim edilen kanunnameler için meclisler toplanmazdı. Padişahın, idareye, teşrifata, merasime dair hüküm ve fermanları, müftünün araziye ve timar ve zeamete dair fetvaları kanun kuvvetinde idi. Kanunnameler, bunların bir yere toplanmasıyla oluşurdu.

Kanunname-i Mehmedî işte bütün bu kanunnamelerden eskidir. Baş tarafında ‘Bu kanunname atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâd-ı kiramım neslen ba’d neslin (kuşaktan kuşğa) bununla âmil olalar’ denildiğine bakılırsa Fatih Sultan Hân tarafından değil, belki ilk koyan Osman Gazi’ydi ve bir defterde toplanmamıştı.

Kanunname-i Âl-i Osman’ı Fatih Sultan Mehmed Han’ın koyduğu  anlaşıldıktan sonra kardeş katilliği meselesinin ona atfedilmesi doğru değildir. Târih-i Ebu’l-Faruk’daki: ‘Fatih Sultan Mehmed’in devrine, eserlerine, kişiliğine en büyük olumsuzluk veren eseri, yaratılışa aykırı Kanun-ı Osmanî adlı yasasıdır. Böylece, Yıldırım Bâyezid Hânın Kosova meydanında kan deryası içinde (kardeşi Yakub’u) boğdurarak işlediği kin ve vahşeti, II. Sultan Mehmed, devlet kanunu ve usulü yapmıştır’ (c. 2 s. 34) cümleleri, doğru bir inceleme sonucu sayılmamalıdır.

Osmanlı padişahlarının bu maddeyi kanun şekline koymalarına sebep memleketin parçalanması korkusuydu. Cengiz saltanatı, Selçukîler ve daha birçok hükümdarlıklar kardeş çatışmaları saltanat iddiaları yüzünden dağılmıştı. Saltanat fasılası denen kardeşler mücadelesi de padişahlarca malumdu. On seneden fazla Osmanlı saltanatı yıkılma tehlikesi yaşamıştı. Bu kanunun idamesi bundan dolayı kâfi bir sebepti. Sultan Cem’in kardeşi aleyhine isyanı, Türkleri Avrupa’dan çıkarmayı düşünen Avrupalılar elinde bir alet olarak kullanılması, bu usulün konmasına meşru bir hak veriyordu. Ama her cülusta padişahın kardeşlerini öldürtmesi şart değildi. Bu sebeple kanunun bu maddesine ‘nizam-ı âlem için’ kaydı konulmuştu. Meselâ II. Bâyezid, şehzadelerinin öldürülmelerine taraftar değildi. Eğer bu kanunun icrası mutlak olsa idi, oğlu Yavuz Sultan Selim’e kardeşlerini korumasını tavsiye etmezdi. Halbuki kardeşleri isyan edince Selim, babalarının vasiyeti ‘Kardeşlerin inat ve muhalefet etmedikçe kılıç kınından çıkıp aranıza girmesin’ olmuştu. Lâkin aykırı hareketleri yüzünden cümlesini idam ettirdiğini Solakzâde yazar (s. 351). II. Selim cülus etmeden kardeşlerini öldürmeye kalkıştı. III. Murad ve III. Mehmed daha feci davranarak Murad 5, Mehmed 19 kardeşini o devir tarihçilerinin deyimiyle şehit ettirmişti. Oysa bu maddenin masum şehzadelere tatbiki reva değildi. Bunu yaptıran kanun değil, padişahların şahsi ihtiraslarıydı.

Kardeş idamı meselesi Sultan I. Ahmed zamanına kadar devam etti. Saltanat daima yetişkin/ saygın oğula geçiyor, büyük evlat veliaht telakki ediliyordu. Hele 19 şehzadenin haksız yere idamı İstanbul’da fena bir tesir uyandırdığından Sultan I. Ahmed bu feci icraata yanaşmayarak kardeşi şehzade Mustafa’yı muhafaza etti. Kardeş idamı maddesini kaldırdı. Şehzadelerin sancağa çıkmalarına da son vererek isyanlarına mani olmayı gözetti. Şehzadelerin sarayda ayrı bir dairede, sakal bırakmamaları şartıyla ikametlerini uygun gördü. Vefatında yerine oğlu Osman değil, ekber evlat kardeşi Sultan Mustafa padişah oldu. Osmanlı padişahlarının “nizâm-ı âlem” için yaptıkları bu feci’ hareketi dönemlerinin ‘ekser uleması’ da saltanat, mülkiyet demek olduğundan caiz görmekteydi…” (Kısmen kısaltılmıştır. 2 Ağustos 1918. Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, 24 Ağustos 1918 s. 944-947)

MEHMED ATÂ’NIN CEVABI

Fatih o kaideyi koydu, 130 yıl sonra iptal oldu

Mehmed Atâ

“Celâl Nuri Beyefendiye…

Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki sorunuzu gördüm. Fatih zamanındaki Kanunnâme-i Âl-i Osman’ın herkesin vicdanını isyan ettiren suç veya günah, şu fıkrada görülüyor: ‘Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizam-ı âlem için katl etmek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir. Onunla âmil olalar’.

Bu fıkradaki‘ekser ulema dahi tecviz etmişlerdir’ sözü dikkati çeker. Bunlar o sırada İstanbul’da reyine müracaat edilenler demektir. Hoca Saadeddin Efendi’nin Şehzade Yakub Çelebi vakasındaki ifadesinden anlaşıldığına göre bu kötülüğü tecviz eden ulema ‘el-fitne eşed mine’l-katl’ (Karışıklık, öldürmeden daha korkunçtur) diyorlar. Bu bir fetva değildir. İslâm şeriatı, niyete ceza tertip etmediğinden halde ileride fitne çıkmasına sebep olur kuruntusuyla üç dört yaşlarındaki masumların kanının su gibi akıtılmasına da asla izin verilmeyeceği aşikârdır.

Vicdanlarımızın nefret ettiği bu bid’atın İslâm şeriatı ile de bir münasebeti yoktur. Lâkin Fatih bunu niçin gerekli görmüştür? Bunun tarihî sebepleri araştırılmalıdır. Fatih cihangirlikten ziyade cihandarlık emelinde idi. Yani İskenderler, Cengizler, Timurlar gibi bir çok memleketleri istiladan ziyade feth ettiği mahallerde kalıcı bir devlet  tesis etmek arzusunda idi. İskender’in, Cengiz’in, Timur’un devletleri, vefatlarında, memleketlerinin evlat ve ahfadı arasında paylaşıldığını, Eyyubîye Devleti bu yüzden perişan olduğunu, SelçukluDevletinin 10 oğul arasında taksim edilmesinden dolayı zaafa uğradığını, Osmanlı saltanatında da kendisinden evvelki padişahlar zamanındaki şehzade nizalarını, devletin büyüklük ve birliğinin evlat muhabbeti yüzünden ihlal edebileceğini düşünerek o kaideyi koymuştu.

Bu bid’at, asırların ilerlemesiyle beşer  vicdanında artan nefrete mukavemet edemezdi. Nihayet Fatih’ten 130 sene sonra Sultan I. Ahmed zamanında iptal olundu.  IV.Murad  yeniden ihyasına çalıştı. Ondan sonra ortadan kalktı.

Tarih çalışmalarındaki düşüncelerinizin ölçü ve kudretine takdir ve hayret efendim.

21 zilkaide 1336 (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, 7 Eylül 1918, s. 977-978)