#tarih
Gastro Tarih

Fazla kiloların tarihsel ağırlığı

Şişmanlık, sadece günümüzün estetik kriterlerine göre belirlenmiyor şüphesiz. Fazla kiloların yarattığı sorunlar atalarımızı da uğraştırmıştı. Ama besili ana tanrıçaları, kallavi göbekli iktidar sembolü kral ve padişahları da unutmayalım. Bugün ise giderek “büyüyen-genişleyen” bir diyet sektörü bizleri yönetiyor.

Yeni yıla başlarken bir önceki sene isteyip de yapamadıklarımızı, bu sene “mutlaka” gerçekleştireceğimize dair sözler veririz. Yaşamımızda değiştirmek istediğimiz neler varsa artık… Sigarayı bırakmak, daha az veya daha çok çalışmak, para biriktirmek ya da kilo vermek. Bu vesile ile ‘diyet’in tarihini biraz olsun anlamak, yeni yıl kararlarını gözden geçirmek için bir fırsat. Zira kararları mideden geçirmek, malum, daha zor.

Aşırı kilo ve diyet kavramı, çağımızın sağlıksız ve hızlı beslenme şekilleri ile ortaya çıkmış değil. Olağanüstü derecede şişman insanların varlığı da öyle. Örneğin Hohle Fels Venüsü 35 bin yıl öncesinden bize göz kırpıyor. Golan Tepeleri’nde bulunan Berekhat Ram Venüsü, MÖ 230 bin-500 bin yıllarına tarihleniyor. Bu şişman tanrıça figürlerinin sağkalım, iyi beslenebilme, doğurganlık ve uzun yaşam ümidini simgeledikleri düşünülüyor.

Ana tanrıçalar uzun süre simgesel değerini korumuş olsa da, şişmanlık ile ilgili çok eskilere dayanan olumsuz yargılarımız da var. Normalin üzerinde kilolu olan kişiler küçük görülmüş, fizik durumları oburluğa ve iradesizliklerine, ruhsal zayıflıklarına bağlanmış, savaş zamanı ve depresyon yıllarında şişmanlara bakış açısı açıktan açığa kuvvetli bir kınamaya dönüşmüştür. Bir dirhem et bin ayıp örtse de dirhemler çoğalınca, bunu tembelliğe, zihinsel ve ruhsal yavaşlığa ve kendini kontrol edememeye bağlamamızın geçmişi Antik Yunan’a dayanmaktadır.

ABD Dispanseri’nin obezite ve zayıflamaya yönelik tedavilerini duyurduğu ilanı, 19.yüzyıl.

Diyet sözcüğü, Yunanca “diatia”dan geliyor. Bugünkü dar kapsamından çok daha geniş; ruhsal, zihinsel ve fiziksel bir sağlık düzenlemesini anlatan bir kavram. Modern tıbbın uzmanlık dallarına ayrıldıktan sonra gözden kaçırmaya başladığı bu bütüncül beslenme ve sağlık bağlantısı, yakın zamanlara kadar Batı tıbbının da temelini oluşturuyordu.

Aslında bu yaşam felsefesinin kaynağı Antik Yunan’dan 2500 yıl önce Hindistan’a dayanıyordu. Ayurveda (ayur: yaşam ve veda: bilim veya bilgi) bir sağaltım sistemi olmaktan çok, insanlara doğal canlılıklarını koruyarak kendilerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmayı amaçlayan bir felsefe olarak yaygındı. Çevre, beden, zihin ve ruh arasında dengeli ve dinamik bir bütünlük kurmayı öğren bu “diyet” öğretisi Hindistan’dan yola çıkarak Antik Yunan’a, Roma’ya oradan da Anasır-ı erbaa (dört unsur) kuramı ile Osmanlılara kadar uzanmıştır.

Antik Yunan’da Hippokrates (MÖ 460-370) Corpus Hippocraticum eserinde “İnsan egzersiz yapmadan salt yiyecek ile sağlıklı bir yaşam süremez” diye yazmıştı. Ne kadar tanıdık ve modern bir düşünce değil mi?

Yine de diyet yapmanın tarihi hatalarla doludur. Yunanlılar düzenli olarak kusturucu ilaçlara ve tuzlu su ile yapılan lavmanlara, Romalılar yediklerini çıkarmak için kaz tüyüne başvuruyordu. 1810’da kraliyet doktoru William Wadd tütün çiğnemeyi, sesli kitap okumayı, terlemeyi, bedene sıcak kum serpmeyi, günde bir sabun yemeyi öğütlüyordu. Victoria döneminde de insanlar pahalı ve yararsız zayıflama haplarına başvuruyorlardı. Örneğin Dr. Gordon’un “zarafet hapları” arsenik, striknin, sabun ve tiroid ekstresi içeriyordu. Yine o dönemde moda olan “Fletcherism” akımına göre, her lokma en az yüz kere çiğnenerek yutulmalıydı. Henry James ve Kafka bile bu modaya ayak uydurmuştu. Akımı başlatan Horace Fletcher, iki haftada bir def-i hacet gördüğünü, dışkısının fırından yeni çıkmış bisküvi gibi koktuğunu ve 50-60 gram kadar olduğunu söyleyerek övünüyordu. Yanında kanıtlamak için hep bir örnek taşırdı.

Sıkılaşma mucizesi William Heath’in korse sıkma makinesini gösteren karikatürü, 1823. Dönemin doktorlarına göre arzu edilen silüete kavuşmak için kullanılan korse onlarca hastalığa sebep oluyordu.

20. yüzyılın başında binlerce insan Dinitrophenal hapları alıyordu. 1938’de yasaklanan bu haplar, kanserojen bir madde içeriyordu. Zayıflayayım derken birçok insan kör olmuştu. Bu durum trajikomik görünse de tıbbın ilerlediği bu devirde bile, 2009’da piyasadan kaldırılana kadar en az 500 kişinin ölümüne yol açan diyet hapı Mediator’un durumu da bundan farklı ve daha az trajik değildir.

Medya ve günümüzde internet, sürekli olarak ünlülerin hangi diyeti uyguladıklarını duyurur durur ama, bu anlamda ilk gerçek yo-yo diyetçisi Lord Byron’dır. Byron 1806’da 84 kilodan 54’e düşmeyi başardı. O dönemin mercek altındaki bir diğer ünlüsü de Kraliçe Sisi idi. Bel çevresi 50 santimi geçerse, yemek yemeyi reddediyordu.

Tıp ilerledi, bedenin işleyişi ile ilgili bildiklerimiz çok arttı. Ama trajikomik, tartışmalı uygulamalar geçmişte kalmadı. En yeni örnekler Atkins, Dukan, Canan Karatay’ın beslenme modelleri. Ondan önce Montignac, Scarsdale, Mayo Clinic. Bir de kulaktan kulağa dolaşan bir hafta boyunca günde dokuz yumurta yeme, her güne tek besin alma, lavman ve sebze suyu ile arındırıcı beslenme modelleri gibi uygulamalar var.

‘Taş bebek’ Venüs Yontma taş devrinde yapılmış ‘Fels Venüsü’ doğurganlık ve cinselliği temsil ettiği düşünülen en eski kadın figürü.

21. yüzyılda artık diyet denildiğinde, onlarca milyar dolarlık bir pazardan söz ediyoruz. Bu piyasa, kapıya kadar teslim edilen yiyecekler, destek hapları, destek grupları, çeşitli zayıflatıcı içecekler, diyet takip hizmeti veren merkezler, spa programları, egzersiz kampları, spor stüdyoları, estetik operas- yonları ve yayınlar ile sürekli yeni ataklar peşinde, hızla “büyümekte ve genişlemekte”dir. Bedenimize bakış açımızı sakatlayarak ayakta duran bu endüstri, aynı obezite gibi, ucuza beslenen alt sınıfları zenginlerden daha çok tehdit etmektedir. Galiba bunlardan medet ummak yerine, artık yediğimiz kadar hareket etmemizi ve yüzümüzü doğaya dönmemizi öğütleyen Hippokrates’in sesine kulak vermek daha doğru olacak.

ÇAVDARLI KAHVALTI PİDESİ

2.5 su bardağı (tercihen taş değirmende öğütülmüş) çavdar unu

1 su bardağından bir parmak eksik sızma zeytinyağı

1 çay bardağı tam yağlı süt

200 gram tuzsuz lor

1 tatlı kaşığı tuz

1 tatlı kaşığı şeker (isteğe bağlı)

1 tatlı kaşığı kabartma tozu

1 çay kaşığı taze çekilmiş kara biber

İstenirse ince ince kıyılmış ve tavada çevrilerek kavrulmuş pırasa veya aynı şekilde tavada çok az yağda kavrulan kıyılmış pazı ile taze nane hamura eklenebilir.

Önce ıslak malzemeler bir kapta karıştırılır, sonra kuru malzemeler eklenerek hamur karıştırma ucu ile mikserde çok kısa bir süre karıştırılır. Fırın tepsisine yağlı kağıt serilip, hamur spatula ile eşit şekilde yayılır. Önceden 150 dereceye ısıtılan fırında altı üstü iyice kızarana kadar 1,5 saat pişirilir. Birinci saatin sonundan itibaren kontrol ederek pişirmeniz tavsiye olur. Çavdarın taş değirmende çekilmiş olanı yağ ile karıştığında midede geç çözülür ve tokluk hissi uzun sürer. Diyet yaparken özellikle buğday ununa hassasiyeti olanlar rahatlıkla ekmek yerine bu pideyi tüketebilirler.

Exit mobile version