Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…

Türkler en azından 7. yüz­yıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11. yüzyıldan önceki perakende göçlerle ge­lenler bu coğrafyaya damgası­nı vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, on­ların askerî yapısı ve bürokrasi­sinde yer almıştı. Bizans ordu­sunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuk­lular büyük bir dalgayla gelin­ce, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemi­ze olanak yok.

Keza Erzurum, Malatya, Si­vas ve Kars daha Malazgirt ön­cesinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama kesin sonuçlu bir yenilgiye uğradı ve Anado­lu’nun Türk yurdu olması hız kazandı. Malazgirt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii ya­pılmıştı bile. Ne var ki Anado­lu’da çok rahat bir hayat süre­medik. Asırlar boyunca Hazar Denizi’nin kıyılarından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldikleri­ni bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrene­cekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çaldı.

21. yüzyılda da iklim krizin­den mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bun­ları başka ülkelerde olduğu ka­dar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve is­tikrarsızlık içerisinde yaşadık. Anadolu’ya geliş sürecindeki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karak­terimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücü­müz fazladır. Sürekli istikrar­sızlık içerisinde pekala yaşayıp gidiyoruz.

Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.

Haçlı seferleri

Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haçlı seferleriyle uğraşmak zorun­da kaldık. Bu seferlerin örgütlendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar gel­diğinden bahsetmiş; bu hareke­tin hedeflerden birinin Anado­lu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmişti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye ilerle­yerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdular. Bu arada bir kolları da doğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kur­du. Bir kısım Haçlılar (Norman­lar ve sonra Katalanlar) daha sonraları İç ve Batı Anadolu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de ka­lıcı olmalarını önledik. Bunun­la birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu giri­şimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muha­rebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anado­lu’daki Malazgirt ve Batı Anado­lu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bi­zans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi, faaliyet­leri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarat­tığı sıkıntılar henüz geçmeden doğudan çok daha büyük bir fır­tına yaklaşmaktaydı.

Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ
Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

Moğol istilaları

Bunlar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişler­dir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapa­caklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline getirmiştir.

İlk Moğol istilasını önle­mek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtik­ten sonra geleneksel savaş ye­teneğini yitirmiş bir yönetimin liderliği altında varlık göste­remedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebe­sinde Selçuklu öncü kuvvet­lerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izle­yen yarım yüzyılda Selçuklula­rın bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi. Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Ka­ramanlılar bunu başaracak güç­te değildi.

Moğol zulmünün büyüklüğü Nasreddin Hoca fıkralarına bi­le konu olmuştur. Bununla bir­likte, Anadolu Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulla­rı oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başların­da tarihten silinirken, aynı ta­rihlerde Osman Bey İznik’i tek­rar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğratarak (1302) bü­yük yürüyüşüne geçiyordu.

Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dir­lik-düzen getirmedi. Osmanlılar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dör­düncü padişah olan Yıldırım Bayezıd İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur fela­keti yaşandı. Ankara Muharebe­si’nde yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir düşen pa­dişah tutsak olarak öldü. İlginç­tir, bu muharebede de şehzade­ler padişahı bırakıp emirleri al­tındaki birliklerle kaçmışlardır. Bu sırada bir kısım ahali de ön­ceki Moğol zulmünü hatırlaya­rak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geçmek iste­yenlerden fahiş paralar aldılar.

Timur felaketi Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu (üstte) ve böylece Osmanlı Devleti işbirliği yapabileceği devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. Osmanlılar güneydeki Memlûkleri (üstte, solda) de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağ­ladı. Bunların bazıları ileride Osmanlılara katılırken, en baş­ta, Selçukluların varisi olarak görülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Os­manlılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özel­likle de ordu Balkanlar’da sava­şırken isyan ettiler. Ne var ki, o dönemde Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi tica­ret merkezine sahipti ve ayrıca Moğol istilaları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti. Böylece Osmanlılar Fetret Dev­ri’ni çabuk atlattılar ve Baye­zıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar.

Ancak bu ara dönemde Os­manlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yan­dan Avrupa’dan gelen Haçlı­larla mücadele için Rumeli’ye, diğer yandan da Anadolu’da is­yan eden Türk beyliklerine mü­dahale için iki kıta arasında at koşturmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anado­lu sürekli isyan ve içsavaşlar­la örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sayısız ölüm, sürgün ve acı getirmekteydi. Osmanlılar beyliklerin yanısıra güneyde­ki Memlûkleri de yenerek Ana­dolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başla­mıştı.

16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

Sözkonusu uzun kriz, 2. Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönem­lerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde geliş­ti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Ön­celikle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fe­tihler de yapılamıyordu; hat­ta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehirlere akan ancak işsiz kalan medrese talebele­ri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen is­yanlarla birlikte yayılacaktı. Bu arada devlet merkez teşkilatı­nın yerleşmesine rağmen şeh­zadeler arasındaki taht savaşla­rı da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vaka­sında olduğu gibi) bürokrasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı.

Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında kuraklık, veba, fare ve çekirge istilaları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıt­lıkla başladı. 1564-65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yılların­da kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hissetiren “kü­çük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntıya sok­tu. Aynı dönemde, 1585’te pa­ranın değeri büyük ölçüde dü­şürüldü ve tahmin edilebilece­ği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para bası­yordu.

Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü (üstte).

İstanbul’da ilk yağma Fatih ölünce meydana geldi. Kapıkul­ları, oğlu 2. Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşu­luyla tahta çıkardılar ama da­ha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyılda Safevilerin Anado­lu’ya gönderdikleri kızıl börklü dervişlerin isyan çıkarma giri­şimleri İran savaşlarıyla birlik­te muazzam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancıla­ra yakın duran kısmı daha bü­yük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sı­nırlarda kale garnizonları bu­lundurulması gerekince her kış evine dönen Tımarlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profes­yonel askerler hazineyi büsbü­tün tüketmişti.

Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası geldi ve ertesi yıl kıtlık ve eşkı­yalık had safhaya çıktı. Sonra­sında Karayazıcı ile birlikte sü­rekli isyanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm nok­tasıdır. Ovalarda yaşayan ahali­nin bir kısmı uzak dağ köyleri­ne çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatışmaların sona erme­sini umuyorlardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yerleştikleri derme çatma konutlardan dönemeye­cek ve uzun süren bir sefalete sürükleneceklerdi. Bu olayla­rın sonucunda Anadolu’da dir­lik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitirdiklerini; İpek Yo­lu’nun önemini kaybetmesin­den sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiği­ni; Osmanlı denizcilerinin Hint Okyanusu’ndaki girişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadelesinde geri kaldıklarını; Batılıların sömür­gelerden taşıdıkları altın, gü­müş ve diğer mallar karşısında şaşırdıklarını; özellikle doku­ma imalatında rekabet edeme­yip atölyeleri kapattıklarını gö­rürüz.

Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarları­na kadar nüfuz edildiği için top­lum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında paralı asker olarak işe alınmış­tır. Artık kısmetine göre nere­si nasip olmuşsa… 17. yüzyılın başında, 14. padişah 1. Ahmed (saltanatı 1603-1617) dönemin­de İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumunu yapmışlar­dı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldü­rülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbrahim ise tahta çıktıktan sonra önce hapsedilip sonra devlet ricalinin kararıyla boğdurulmuştur.

Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu de­fa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusların Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyı­la damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürü­yordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbi­rini izlemiş; paranın değeri da­ha da düşmüş; reaya toprağı ter­ketmeye devam etmiş; isyancı­lar paşaların kellelerini almaya başlamışlardı.

Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

Nasıl ayakta kaldık?

Anadolu Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olamadık­ları, coğrafyanın en ince damar­larına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi örgütlenme yeteneğidir. Selçuklular çökünce kentlerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölge­lerde Anadolu Beylikleri çerçe­vesinde örgütlenerek güç oluş­turdular. Osmanlılar çökünce de hem Müdafayı Hukuk cemi­yetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idare­sini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Teme­linde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıla­rın Türk tarihinde ilk kez kalı­cı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayı­da devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zira veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu.

Osmanlıların önemi, mer­kezî bir devlet bürokrasisi ya­ratmalarıdır ki, çoğu zaman ve­raset meselesini de bu bürok­rasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü dev­letin hem zaafı hem de gücüdür ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur. Bürokra­si, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tut­muş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuştur. Öte yandan bürokrasinin her reformu ya­rım yamalak olmuş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline ge­tirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin bek­lemiştir. Devlet de yöneticiler (paşalar, kadılar, valiler) ve ye­rel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkına fazla kapılma­sınlar diye sık sık memurların yerini değiştirmiştir. Tabii bu durum adaletsiz çarkı durdur­mamıştır. Tayin geleneği, günü­müzde hâlâ devam etmektedir.

Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir toprak sermayesi oluşturmasıdır. Böy­lece, çoğu zaman zar zor da ol­sa her krizle başa çıkabilecek yedek kaynaklar oluşturulabil­miştir. Osmanlı devleti mer­kezîleştiğinde Avrupa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî mo­narşi yolunda adım atmaktay­dı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi.

Toprak sermayesi Osmanlı Devleti’nin son yılına kadar par­ça parça elden çıkarılarak kul­lanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz verilmek zorunda kalındı. Ancak tüm bu büyük mücade­leyi sonuna erdiren; eksiklik­leriyle de olsa toplumu ayakta tutan tüm kurumları oluşturan; okulları, hastaneleri açan gücün devletin merkez teşkilatı olduğu daima hatırda tutulmalıdır.

Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından“Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.

19. yüzyıl: Bitmeyen çile

İlber Ortaylı 19. asrı “İmpara­torluğun en uzun yüzyılı” ola­rak nitelemiştir. Sayısız gaile imparatorluğun üzerine çök­müş, krizler biribirini izlemiş­tir. İyi padişahımız 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sü­rekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gi­dişatına göre işgalci veya müt­tefik olarak topraklarımızı ka­rıştırmış; buna 1789 sonrasın­da artan milliyetçi cereyanların faaliyetleri eklenmiştir. Diğer yandan âyanlar yerel iktidarla­rının tanınmasını istemiş, Ka­valalı gibi bazıları kendi devlet yönetimlerini kurarak Anado­lu’da ilerlemiştir. Rumeli âyan­ları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da bazı ye­rel nüfuzlular güç kazanmış­tır. Yeniçeriliğin kaldırılmasın­dan sonra devlet bir süre derme çatma ve işe yaramaz bir or­duyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı görmeden da­ğılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırılarak İskende­riye’de Kavalalı’ya teslim edil­miş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.

2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya büyük önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluştura­rak devleti yeniden toparlamayı amaçlamış; onu izleyen Abdül­mecid döneminde istenilen re­formlar güdük kalmış; Abdüla­ziz darbeyle iktidardan düşürül­müş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirle­rine yabancıların el koyduğu Düyun-u Umumi utancıyla so­nuçlanmıştır. Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile düzenli maaş verilemiyor­du ve ordu reformu tamamlana­mamıştı.

İşte toplum bu şekilde 20. yüzyıla girmiş ve Kurtuluş Sa­vaşımızın ilk aşaması olarak ni­teleyebileceğimiz Balkan Savaşı hezimetiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri, örne­ğin Rodoplar bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk va­tanıydı. Her halükarda Osmanlı hanedanı yokolmaya mahkum­du; zira 1918’de yanlız onlar de­ğil, Romanovlar, Habsburglar ve Hohenzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a da­yatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu.

Yanlışların bedeli


Balkan Savaşı sırasında esir
düşen Osmanlı askerleri,
Bükreş’teki kampta, kar
altında abdest alıp namaz
kılarken…

Osmanlı Devleti Türkle­re huzurlu bir hayat sunma­dı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluşturarak nüfusun Anadolu’da yoğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dö­nem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti bizdik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi bo­yunca Asya’dan bazen az bazen çok ama sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorlu­ğun felaketli son günlerinde çok kritik bir insangücü sağlamıştır.

Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anadolu beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Os­manlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak sıkıntılı da olsa cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak sermayesini ko­rudular.

Bu topraklar tarih boyun­ca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorun­lar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürok­rasi ile yerel nüfuzlular arasın­da sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı kar­şıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nüfüzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus daha homojen hale geldi ve dünya tarihinde eşi görülme­miş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gösterdi. Günümüzde bu­nun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşuluyor; bu nüfus, dina­mizmini yeni kanallara aktar­manın yollarını oluşturuyor.

Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş macera­mız sürüyor.

En umutsuz anda
yeniden doğuş

1.Balkan Savaşı sırasında
Kumanovo Muharebesi’nde
esir düşen Osmanlı
paşası, Sırplar tarafından
götürüldüğü Belgrad
Kalesi’nde umutsuzluk
içinde. Ancak 1. Dünya
Savaşı sonrasında Merkezî
İttifak’a dayatılan
parçalayıcı antlaşmaları
ilk yırtan, Sevr’in yerine
Lozan’ı koyan da Türkiye
olacaktı.