Dünya çapında giderek daha fazla araştırmacının ilgisini çeken çevre tarihi, Türkiye’de halen yeterince tanınmıyor. Geleneksel tarihçiler devletlerin “yüce tarihi” içinde doğanın şekillendirici etkisini görmezden gelebilirken alanda çalışan müstesna isimler, insanın doğayla olan etkileşiminin tarihi anlamak için kritik önemde olduğu konusunda ısrarcı. Korona günleri de onları haklı çıkartıyor…

SALİH ÖZBARAN

Çoğumuz, işimizde, ne olduğunun bilincine varamadığımız tarihsel coğrafyanın sorunları ile karşı karşıyayız. (…) Devletlerin ‘yüce tarihi’nden sıradan halk çoğunluğunun tarihi olan toplumsal ve ekonomik tarihe doğru adım attığımızda belirli bölgenin doğal faktörlerinin önemi daha çok ortaya çıkar. Onlar, söz gelişi, zeytinin üretildiği ya da üretilemediği, sulamanın bolca yapıldığı ya da yapılamadığı bir bölgede, yaşam alanlarının sıradağlarla çevrili veya geniş ovalarla ulaşabilecekleri açık yerlerde yaşayabilirler” diyordu Osmanlı tarihçiliğine coğrafyayı sokanların önderlerinden Wolf Hütteroth. 

Merzifon’da botanik dersi Bugün geleneksel tarihçiler doğa tarihiyle ilgilenmezken, 19. yüzyılda Merzifon Amerikan Koleji öğrencileri botanik temalı arazi gezilerine çıkıyordu… 1890-1915 arasında okulda görev yapan Prof. John Jacop Manissadjlan’ın katkılarıyla Kolej’de 7 bin parçalık bir doğa tarihi müzesi kurulmuştu.

Oysa küresel anlamda çevre/ekosistem gibi konularda yapılan ve ancak sınırlı bir kısmı Türkçeye çevrilmiş olan böylesine yaşamsal bir sorun, Türk tarihçiliğinde ciddi bir eksikliğe işaret ediyor. Özellikle de akademik ortamda… Kendilerini bu işe vakfetmiş olanların sayısı çok az. Dolayısıyla böyle canalıcı bir meselenin üstüne yorum yapanları, iklim değişikliğiyle ilgili bir şeyler söyleyenleri, sorumluluk hissederek makale ve kitap yazanları takdirle karşılamak gerek. Periyodik yayınlarda hazırlanan özel dosyaları veya açılan müzeler yoluyla yapılan katkıları da… 

1976’da kaybettiğimiz Cengiz Orhonlu, 1960’lı ve 1970’li yıllarda tarihçiliğe zengin bir konu çeşitliliği getirdiğinde tarih bölümündeki öğretim üyeleri bu konuları garipserlerdi. 1984’de Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım başlığıyla derlediğim makalelerinin altbaşlıkları —Şehir Mimarları, Yollar, Kaldırımcılık, Köprücülük, Su-yolculuk, Kayıkçılık, Nehir Gemiciliği, Nehirlerde Nakliyat, Kervan ve Kervan Yolları— ve Derbent Teşkilatı, birçok tarihçinin alışık olduğu tarih bilincine uygun düşmüyordu. Kroniklerle (tevarih’le) sınırlı kalan bilgileri aşıyor, arşiv belgelerinin nasıl çok çeşitli konulara yönelik bilgi depoları olabildiğini gösteriyordu. Hatırlatmakta yarar var: Lise kitaplarında tekrarlanan, üniversite kürsülerinde yer bulan ve öğretilen tarihçilik, sosyal ve ekonomik konuları kenarda bırakıyordu. Doğa/çevre ile ilgili konular, ancak bireysel olarak ve amatörce ele alınabiliyordu.               

Aslında bu kanal, Ömer Lütfi Barkan ve Halil İnalcık gibi tarihçilerimizin zirai ekonomi, demografi, vergilendirme, taşra tarihi gibi konulardaki öncü çalışmalarıyla açılmıştı. Fernand Braudel’in Akdeniz Dünyası’nın 16. yüzyılda çevreyi çok geniş boyutlarıyla tarihçiliğe yerleştiren çığır açıcı Tarih Okulu’nun evrensel etkinliği de malum! Onların tarihçiliğe getirdikleri farklı boyutları unutmadan çevre tarihinin gelişmesine yardımcı olduklarını düşündüğüm birkaç tarihçiden daha sözetmek istiyorum. Özellikle, öyküsü yarım yüzyıl önceye uzanan Ruşen Keleş’in 100 Soruda Çevre: Çevre Sorunları ve Çevre Politikası kitabının, tarihçilere yön gösterebileceğini düşünüyorum. 

Doğa üzerinden şehrin tarihi 16. yüzyılın ikinci yarısında çizilmişbu harita, İstanbul’un kuzeybatı ucundan başlayarak şehrin suyollarını gösteriyor; şehirle doğanın birbirinden ayrılmasının çok eskiye dayandığına işaret ediyor (altta). 19. yüzyılda Belgradkapı’da surların hemen dışındaki bostanlar (üstte).

Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını, Osmanlı arşivlerini de kullanarak Bilkent Üniversitesi’nde yapmış olan Selçuk Dursun, bu konunun Türkiye’de ilk kez Ortadoğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü’nün ders programına alınmasını sağlayan isimdi. Araştırmalarıyla çevre tarihine, ekolojiye dikkat çeken ve çalışmalarını uluslararası ölçekte sürdüren Selçuk Dursun’un, J. Donald Hughes’ün Çevresel Tarih Nedir? kitabının başındaki  “Çevresel Bağlantılar: Tarihi Yeniden Düşünmek” başlıklı tahlilindeki şu itirafı, Türk tarihçiliğinin önündeki engellerden birine de işaret ediyordu:

“O günlerde ülkenin içinde bulunduğu akademik yapı açısından da durum pek parlak değildi. Çevresel (ekolojik) tarih akademik camiada pek tanınmıyordu. Örneğin 2012 yılında Girit’te yapılan yirminci CIEPO konferansında Osmanlı tarihine çevresel tarih açısından nasıl bakılabileceğine dair yaptığım ve sonradan konferans bildirileri içinde yayınlanan sunumumdan sonra terli bir tarihçimizin ‘Her şey iyi hoş da bizim işimiz insanla hocam!’ demiş olmasını uzun bir süre kabullenemedim. Tarihe insan merkezli bakış açısının en üst noktası olan bu eleştiriye karşı çevresel tarihçilerin de işinin, insanın doğayla olan etkileşimi olduğunu ve çevresel tarihin sadece çevrenin tarihi olmadığını nafile bir çabayla anlatmaya çalışmıştım”.  

Selçuk Dursun’un bu anısı, bana da 1960’larda Londra Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarım sırasında tanıştığım ve Türk tarihçiliğinde saygın/milliyetçi bir kişinin “Türk tarihi dururken okyanuslara açılmanın anlamsızlığı”na ilişkin söylediklerini hatırlattı. Okyanuslara açılmış olmak, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalı imparatorluklara karşı ticaret yolları üstündeki mücadele ve ilişkilerini araştırmak tarih dışıydı sanki!

Doğa ve tıbbı, tarih potasına yerleştiren nadir araştırmacılardan Eren Akçiçek gibi müstesna insanlar da var tabii. İç hastalıkları ve gastronomi alanlarındaki uzmanlıklarının getirdiği deneyimle konu üzerine çalışan Akçiçek, bir yandan Atatürk’ü çeşitli yönleriyle tanıtmış, bir yandan İzmir’i de esas alan sağlık kongreleri ve doğal besinlerle ilgili sempozyumlar organize etmiş ve bilginleri biraraya getirerek bildirilerin yayımlanması için içtenlikle gayret göstermişti. Zeytinyağı ve Sağlık’tan Arı Ürünleri ve Sağlık’a, Kadim İksir Sirke’den Sarımsak Kitabı’na; Sıtma’dan Cüzzam’a çalışmaları, doğayı temel alarak yansıttıklarının her birinin büyük bir emek ve bitmeyen bir merakın ürünleri olduğunu gösterirken, tarihin doğa/çevre ile bütünleşmesinden ne tür alanların açılabileceğini de kanıtlıyordu. 

Profesyonel tarihçilikte açılan devasa bir alanın önemine dikkat çeken çok büyük bir katkı da yaşadığımız şu korona günlerinde elimden düşürmediğim Joachim Radkau’nun Doğa ve İktidar: Global Bir Çevre Tarihi. Almanca yazılmış, İngilizce baskısından Nafiz Güder tarafından Türkçeye çevrilmiş olan bu dev eseri, yazarının ağzından bazı noktalarla tanıtmak istiyorum:

“Dar görüşlü kişisel çıkarlar, uzun vadede hep birlikte hayatta kalma hedefine baskın çıkar. Orman otlağı, ormanı tahrip eder. Otlak, göçebe ve yarı göçebe bir ekonomi biçimine doğru gelişir ve ekilip biçilebilir toprağı besinden mahrum bırakır. Ormansızlaşma, toprak erozyonuna ve yağmur suyu akışının şiddetlenmesine yol açar; bu iki etki birleştiğinde, bir yerde bozkır ve çöl sahası meydana getirir, başka bir yerde ise bataklıklar ve sıtma. Bütün bunların üstüne, artan hareketlilik ve küresel bağlantılar gelir. İnsanlar ve çevreleri arasında sayısız kuşak boyunca oluşturulmuş olan denge, harici etkiler, istilalar ve adem-i merkeziyetçiliğin yitirilmesi yüzünden bozulur”.

Bu çerçeve içinde, tüm tarihsel boyutuyla ve evrensel ölçeğiyle Doğa ve İktidar, Türk tarihçiler için bir el kitabı olabilir. Yazar, çevre tarihi çalışmalarının yaşadığımız çağ ile sınırlandırılmaması gerektiğini belirtiyor, insanlık tarihi boyunca süregelmiş iç karartıcı bir tema olması dolayısıyla çok ciddi değerlendirmeleri hak ettiğini söylüyor. Yakın dönemde atmosfere ve su kaynaklarına yönelik küresel tehdit karşısında çevre tarihinin daha iyi anlaşılması gerektiğini de bildiriyor. Yazar, bu yaşamsal konuya at gözlükleriyle bakanların çıkmaz yollarını, kısırdöngülerin tekdüzeliğini aşan yöntemleri, Titanik’in salonlarındaki koyu sohbetler misali vurdumduymazlığı, çevre tarihinde değer yargıları sorununu dikkate sunuyor; doğanın, hayatta olduğu gibi, tarih sahnesinde de bir oyuncu -şüphesiz baş oyunculardan biri- olduğunu hatırlatıyor. 

Önceliği su ve ormanlara veriyor Radkau; iktidar ile alışverişleri uzun bir bölümde masaya yatırıyor. Bu çok önemli iki kaynağın kişisel çıkarlara karşı savunulması gerektiğine vurgu yapıyor. İnka kültürüne, Sümer uygarlığına, Asya içlerine, Akdeniz dünyasına, Batı ve Kuzeybatı Avrupa’ya, neredeyse dünyanın her bir köşesine uzanmak isteyen sömürgecilikten, insanlık ile çevre arasında yakın yüzyıllardaki ilişkilerden, küreselleşme labirentindeki çevre tarihinde kırılma noktası olarak belirlediği Amerikanlaştırılmadan; nükleer kıyamet ve kanser kaygılarından; bilimsel gelişmeler yanında manevi kökenlerden, dışlanmışlıklar ve geliştirilmesi gereken eleştirel duruşlardan dem vuruyor. 

Başyapıtlardan Çöküş’te “Ben tedbirli bir iyimserim,” diyen Jared Diamond ise şöyle değerlendiriyor durumun ciddiyetini: “Eğer bunları çözmek için kararlı adımlar atmazsak, gelecek birkaç on yılda tüm dünyanın yaşam standardı düşecek veya belki daha da kötüsü olacak! İşte bu yüzden hayatımın bu noktasında kariyerimi problemlerimizin ciddiye alınması hususunda insanları inandırmaya adadım. Aksi takdirde böyle yaşamaya devam edemeyeceğiz”. Diamond, kitabını korona günlerinde yazmış olsa, neler döktürürdü acaba? 

MEMLEKETİMDEN DOĞA MANZARALARI

“Yaşanmışlıktaki tarih”

1979’da İstanbul Üniversitesi’nden yeni bir dünyada yeni bir bölüm hayaliyle Ege Üniversitesi’ne naklimi yaptırdıktan hemen sonra Turgutlu (Kasaba) tarihiyle uğraşmaya başlamıştım. Böyle bir ilginin en önemli sebebi, ilçeyi kuzeyinden saran Çaldağı’nda bir İngiliz şirketinin nikel madeni çıkarmak için yüz binlerce ağacı kıyımdan geçirmesinin getirebileceği sonuçlardı.

Benim 1950’lerin ikinci yarısında “Talebe Treni”yle Manisa Lisesi’ne ve çoktan kurumuş Leylek Çayı boyunca Gediz Nehri’ne gidip geldiğim günlerde, bağın/bahçenin, zamanla yok edilen pamuk tarlalarının, nice ağaç ve bitkinin ufkunda görüş mesafemdeydi Çaldağı. Gerek Turgutlu’da yapılan bilimsel toplantılar, gerekse nikel şirketine karşı TEMA ve Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP) önderliğinde düzenlenen yürüyüşler (özellikle de Taksim Gezi Parkı’nda patlak veren protestoların Kasaba’daki yansımaları) gösterdi ki artık durum değişmişti. Oradaki kıyım yönlendirdi beni böylesine hayati bir sorunla ilgilenmeye. Önce Küllerinden Doğan Kasaba: Turgutlu kitabını yazdım, sonra Kasaba’daki yıllarımın tanıklığını da yapmış olan Sıtkı Cantekin’in 1940-1960 fotoğraflarıyla yakın tarihe yöneldim. Çaldağı: Kasaba’mdaki Darbe ile bir doğa felaketinin görgü tanığı oldum. Ne demişti Cumhuriyet’in yetiştirdiği mümtaz tarihçilerden Şerafettin Turan: “Yaşanmışlıktır tarih”.

Kitaptan bir alıntıyla özetleyeyim derdimi: “Aslında biliyordum, öğrenmiştim dünyanın dört bir yanına ulaşan Avrupa’nın ekolojik emperyalizmini; 20. yüzyılda ABD’nin okyanuslara açılan donanımlı gemilerinin ettiklerini; tanıştım “Çıkarımız bizi hangi denize, hangi kıyıya yöneltirse, kazanç bizi geniş dünyanın hangi limanına sürüklerse” diyen sömürgecilikle. (…) Çaldağı benimdir; Çampınar köyünden Memed’indir, Ramazan’ındır; İzmir’de açık pazarlarda sattıkları ürünlerinden satın aldığım köylülerindir. Emekli Astsubay Muammer Arabulan’ındır, Turgutlu’nundur, Gediz’indir, çevresinindir; Türkiye’nindir, tüm doğaseverlerindir”.