0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Ana Sayfa Blog

Ve dünya, dediğimize geldi!

0

Sorunlar ağırlaşmadan bunları halletmek, Türk toplumunun mayasında yok. Sorunlar ağırken sağlıklı çözüm üretmek ise tabii çok zor; zira baskı o denli kuvvetli oluyor ki, neredeyse “günlük taktikler”, hatta anlık eskivlerle kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Akşam olunca da yorgunlukla karışık bir böbürlenme içerisinde, ne kadar da becerikli-zeki olduğumuzu yanımızdakilere anlatıyoruz.

Plan-program yapmak gibi metot ve bilgi gerektiren faaliyetler bize göre olmamış hiç. Neden? Çünkü çalışmak lazım bunlar için. “Geldik-gidiyoruz” kafası için hiçbir keyif verici maddeye ihtiyacımız yok; yapısal özelliklerimizden ve “biz bize benzeriz” durumundan memnunuz. Geçen ay itibarıyla başka bir boyuta çıkan yapay zeka uygulamaları, bu bakımdan biz Türkler için bulunmaz bir nimet. “Ya yükle arkadaşa hâlletsin, sen ne uğraşıcan” diye veya “sor bakayım çetcipitiye” şeklinde formüle edebileceğimiz bu gelişme, bizim asırlardır aslında ne kadar haklı olduğumuzu, dünyanın “dediğimize geldiğini” de gösteriyor.

Şüphesiz dünyanın bugün içinde bulunduğu ağır krizleri, savaşları, ahlaksızlıkları, rezillikleri tüm gerçekliği ve ciddiyetiyle sürekli gündem yapamayız, yapmamalıyız. Zaten problemli olan “doğal zeka”mız bu durumda hepten uçar-gider. Ancak gözü-müzü-beynimizi-kalbimizi dünyaya kapatırsak, yanımızdaki/ yöremizdeki insanlara -özellikle çocuklara- bile kalıcı bir ürün bırakmamış oluruz. Yakın-uzak, bilinen tarihimiz, hem millet hem şahıs olarak devamsızlıklarla, “şimdiki aklım olsaydı”larla dolu. En basit bir günlük, bir yazı, hatta bir not bile bırakmamış dedeler-nineler-analar-babalar varsa çocuk ne yapacak? O da aynısını yapacak; yani bir şey yapmayacak.

Batılılar dediğimiz insanlar, bu vaziyeti özellikle Roma döneminden beri idrak etmiş (verba volant, scripta manent). Yerleşik Doğulularda da yazılı kültür yüksek. “2kıtaarası, 1Kızılırmak deresi”nde kalmış bizler ise, şimdilerde yüzyıllardır ne kadar haklı olduğumuzu yapay zeka sayesinde teyit ettik! Meselenin ironisi bir yana, özellikle ülkemizde genç kuşakların bu ülkeye bizden daha fazla sahip çıkacağına; hatalarımızı, plansızlıklarımızı, günahlarımızı daha sonraki nesillere taşımayacağına inancımız var. Bu inancı yaşı ne olursa olsun ancak üretim, adalet ve ahlaklı insanlar besleyebilir.

Coğrafya: Kader değil, bilim

0

Devamsız bir öğrencinin -isterse bir süper zeka olsun- okulda başarılı olmasına imkan var mıdır? Tembel bir kişinin -isterse çok yüksek ahlak sahibi olsun- kaliteli bir ürün ortaya koyabilmesi mümkün müdür? Çalışmadan, emek harcamadan elde edilen şey, aslında bir tür hırsızlık değil midir? Miras bile, ancak ilgili kişinin onu devam ettirip aktarmasıyla sürmez mi?

Tüm bu kavramlar, insan türünün dününü-bugünü şekillendirmiş; üzerine sayısız eser yazılmış. Birbirinden farklı devir ve coğrafyalarda, bugünkü aklımızla pek anlayamayacağımız yaklaşımlar, stratejiler, gelenek-görenekler kaydedilmiş. Tüm bunlar arasında bir ortak nokta, bir “değerler manzumesi” bulmak kolay iş değil.
Ancak insan türünün “gelişimi” tarihte bir düz çizgi şeklinde olmadığı için, “aktarım” dediğimiz sözlü-yazılı kaynakların da dönemlerinin gerçeğini ne kadar yansıttığı hep tartışmalıdır. Bunlar ancak farklı dillerde, farklı yaklaşımlarda, farklı açılarla değerlendirilirse gerçeğe yaklaşılır. Böylesi kapsamlı çalışmalar için en önemli, hatta olmazsa olmaz kriter ise tabii coğrafyadır.

Coğrafya bilgisi, arazi çalışması, keşif gezileri, arkeoloji olmadan -kimse kusura bakmasın- hiçbir kalıcı, referans değeri taşıyan ürün ortaya konamaz (Tabii bunu derken, sadece sanatçıları/artistleri ayrı tutuyoruz; zira onlar da insandır ama ayrı ve daha yüksek bir türdür, homo sapiens değildir).

Bizim tarihimizdeki müstesna insanlardan biri de Pîrî Reis şüphesiz. “İnsanlar” diyoruz ama, bu kişilerden fazla yok; parmakla sayılır. Pîrî Reis, ailesi Karaman’dan gelmiş, kendisi Gelibolu’da doğmuş, Boğaz’dan çıkmış, açık denizlere taşmış, hatta Hindistan sularına kadar varmış sıradışı bir insan. 80 yaşından fazla yaşamış ama, zaten 40’ına kadar yaptıkları-yazdıkları-çizdikleriyle “uluslararası büyükusta” (GMI) olmuş bir deha. Bu topraklara, bu denizlere dair yaptığı çalışmalar 500 yılı aşkın bir zamandır dünya literatüründe baş sıralarda.

E tabii bu denli başarılı, üretken, çalışkan birini biz “normal”lerin kabul edip bağrına basmasına pek imkan yok. Hatta tersine; Pîrî Reis gibi bir insan evladını kabullenirsek, kendi seviyemizin ne kadar aşağılarda olduğu, bundan dolayı nasıl bir “aşağılık kompleksi” içinde bulunduğumuz da ortalara çıkacak! Bu bakımdan onu da kendi bulunduğumuz “aşağı”ya çekmemiz lazım ki, kendimizi iyi hissedip hayata devam edebilelim!

Şüphesiz tarihsel hadiseleri salt bu şekilde, yani bir “psiko-tarih” örneği olarak okuyamayız. Ancak 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in Kanunî’nin fermanıyla katledilmesi; sonrasında kendisinin unutulması-unutturulması; ancak 1929’da tesadüfen diyebileceğimiz şekilde yeniden keşfedilmesi ve Atatürk gibi müstesna bir lider o sırada devletin başında bulunduğu için Pîrî Reis Haritası’nın çevrilip yayımlanabilmesi; kendimizi sorgulamak için önemli bir silsiledir.
Yolumuzu aydınlatanları karanlıkta bırakırsak, biz de görünmez oluruz. Geçmişle hesaplaşmazsak, şimdiki zamanı sonsuz sayarsak, geleceğe de uzanamayız.

İstanbul’da Paskalya ve ilkbaharı karşılama geleneği

Paskalya kelimesi, İbranicedeki “Pesah”tan geliyor. Bu bayram (bu sene 31 Mart), çok daha eskiden beri süregelen bahar bayramlarının bir parçası idi. Pesah, zaman içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun günahlarının kefareti için kendisini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecekti.

İstanbul, tarihsel süreç­te kozmopolit bir şehir olagelmiştir. Şehir bünye­sinde 1960’lara kadar kalabalık bir Rum nüfus yaşıyordu. Hâl-i hazırda Rum Ortodoks nüfus birkaç bine kadar inmiş olsa da, 50 bine yakın Gregoryen Ermeni cemaati mensubu İstanbul’da yaşamaktadır. Bir dönem İstan­bul’un kalabalık bir Hıristiyan nüfus barındırması İstanbul’da­ki günlük hayata, gelenek-göre­nek ve bayram kutlamalarına da yansıyordu. Hıristiyan dünyası­nın en önemli bayramı olan Pas­kalya, 20. yüzyıl ortalarına kadar şehirde coşkuyla kutlanıyordu.

İstanbul’daki Ortodoks Rum cemaati içinde Paskalya önce­sinde 40 günlük bir perhiz süreci yaşanır, bundan önce ise Şubat ayı içinde karnavallar düzen­lenirdi. Müslüman Türkler bu karnaval sürecine “Apukurya”, Rumlar ise “Apekriya” derler­di. Bu etkinlik halk arasında “Baklahorani” olarak da bilinirdi. Apukurya eğlenceleri 3 hafta sürer ve her hafta farklı türde yiyecek tüketilirdi. İlk hafta bol et ve sebze, ikinci hafta her türlü yemek ve son haftada istiridye ve diğer deniz ürünleri yenirdi. Eğ­lencenin son günü Pazartesi’ye denk getirilir, ertesi gün 40 gün­lük büyük perhize başlanırdı.

Kultur_Tarihi_1
20.yüzyılın ortalarına kadar coşkuyla kutlanan Paskalya, bugün İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda.

Paskalya, kelime anlamı ola­rak İbranicedeki “Pesah” kelime­sinden türetilmiştir. İbraniler’in bu isimde bir bayramları vardır. Pesah bayramı kaynaklarda “Fısıh” olarak da geçer. İhtimal ki bu bayram, eski zamanlardan beri süregelen bahar bayram­larının bir parçası idi. Yahudi inancında Pesah, Yahudiler’in Hz. Musa önderliğinde Mısır’ı terkedişlerini yadetmek için kutlanır. Bu süreçte Yahudiler, yolda ekmeklerini mayalaya­madıkları için “Hamursuz” adı verilen ekmekler yaparlar. Hz. İsa ve çevresindeki ilk Hıristi­yanlar, Yahudi cemaatinin bir parçası olduklarından Pesah’ı kutluyorlardı. Ancak Pesah za­man içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun gü­nahlarının kefareti için kendini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecektir. Hıristi­yan dünyasında Paskalya olarak kutlanılan bu bayramın kökünde Yahudi inancındaki Pesah’ın olduğu kabul ediliyor. Öte yan­dan İngilizcede Paskalya yerine kullanılan “Easter” kelimesinin Anglo-Saksonlar’la ilgili olduğu sanılıyor. Bu terimin Aydınlık ve Bahar Tanrıçası Estre’den geldi­ği kabul ediliyor.

Kultur_Tarihi_2
Paskalya’yı tebrik kartpostallarında, sepet içinde sunulan yumurtalar ana tema.

Paskalya, Roma İmparatorlu­ğu 313 yılındaki Milano Fermanı ile Hıristiyanlık inancını serbest bırakana kadar bu inancın yegane bayramı idi. İmparator Büyük Konstantin (272-337), Paskal­ya gününe tesadüf eden Pazar gününü resmî tatil ilan ederken, 1. Valentinianus (321-375) mah­kumlar için genel af çıkarma yoluna gitmiştir. Paskalya evvela Doğu kiliselerinde kutlanmaya başlanmış ve muhtemelen 2. yüzyıldan itibaren de Batı kili­sesine geçmiştir. Günümüzde dinî bayramlarda, Doğu kilisesi farklı bir takvimi temel aldığın­dan Doğu ve Batı kiliseleri farklı tarihlerde Paskalya’yı kutlar.

Paskalya bir nevi kefaret bayramı olarak da kutlanır. Akraba ziyaretleri sıklaştırılır. İbadete daha çok önem verilir. İlk yıllarda sadece bir öğün yemek yenen iki-üç günlük oruç devresi sözkonusuyken, sonrasında bu süre uzatılmış ve yemek yememek yerine et ve balık gibi bazı yiyeceklerin tü­ketilmemesi yoluna gidilmiştir.

Kultur_Tarihi_3
Paskalya gününe özgü çörek. Kilise’deki törenden sonra evde ya da kırsal alanda bu çörekler yenir, Tanrı’nın verdiği nimetlere şükredilirdi.

40 günlük büyük oruç günü­nün son haftası özel günleri için­de barındırır. Rumlar bu hafta içinde birbirlerini “Kali Anastasi” diyerek selamlar. İnanışa göre Hz. İsa, bir Pazar günü Kudüs’e girmiş ve Kudüs halkı tarafın­dan palmiye dalları ile ve büyük sevinçle karşılamıştır. Ancak bu giriş, aynı zamanda Hz. İsa’nın çarmıhta acılı bir ölüme gidişi­nin de başlangıcını sembolize eder. Paskalya’dan önceki Pazar günü, bundan dolayı kutsal bir gün olarak kabul edilir; İncil’den Hz. İsa’nın Kudüs’e girişini anla­tan kısımlar okunur. Bir sonraki Perşembe günü de kutsal kabul edilir. Zira Hz. İsa Perşembe günü çarmıha gerilmeden önce havarileri ile son akşam yeme­ğini yemiş, bu yemek sırasında sofrada bulunan ekmeği “İşte bu benim etimdir”, şarabı da “İşte bu benim kanımdır” diyerek havarilere uzatmış, onlarla adeta vedalaşmıştır. Hz. İsa bu yemek­ten sonra yakalanmış, ertesi gün çarmıha gerilmiş ve inanışa göre 3 gün sonra da dirilmiştir. Paskalya’dan önceki Cuma günü ise Hz. İsa’nın çarmıha gerildi­ği gün olduğu için kutsaldır. O gün, Hz. İsa’nın çektiği ızdırap hatırlanır. “Büyük Cumartesi” ise Paskalya’nın arifesidir. Paskalya günü icra edilen Pazar ayini ile Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın tekrar dirilişini kutlamış olurlar. Kili­sedeki törenden sonra evde ya da kırsal alanda Paskalya gününe özgü çörekler yenir, etler pişirilir ve Tanrı’nın vermiş olduğu ni­metlere şükredilir.

Kultur_Tarihi_4
Yumurtalar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göstergesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır.

Paskalya’nın Rum cemaati açısından önemini Yani Vlastos anılarında şu ifadelerle anla­tır: “Paskalya! Küçük-büyük herkesin sevdiği ve kutladığı en büyük dinî bayramımız. Pas­kalya küçüklerin sevinmesi için bir vesileydi. En fakir aileler bile Paskalya’da çocuklarına yeni elbise ve ayakkabı alır­lardı. Bundan başka Paskalya gecesi kilisedeki hereket de bu bayramı adeta iple çekmemizin nedenlerinden biri idi”.

Paskalya zamanı Rumlar’ın kalabalık olarak yaşadıkları bazı semtlerin belli yerlerinde çalgılı eğlenceler tertip edilirdi. Bu eğlencelere zaman zaman Müslümanlar da katılırdı. Haris Spataris, çocukluk ve gençlik devirlerini anlattığı anılarında şu ifadelere yer verir: “Türk polis­lere ‘polis efendi’ derdik. Fener meydanında karakolun önünde yapılan bir Paskalya panayırın­daki olay beni çok etkilemişti. Meydanın bir köşesinde, Pontus­lu Rumlar kemençecinin etra­fında horon tepip eğleniyorlardı. Halk da etraflarında toplanıp onları alkışlıyordu. Seyredenler arasından aniden bir polis zabiti belirdi ve ona yer vermek için çe­kilmeme meydan vermeden, kı­lıcıyla fesini atıp, dans edenlerin arasına girip, Pontus kemençesi­nin temposunda horon çekmeye başladı. Çocuk kafam bu olaya çok şaşırmıştı. Bir Türk’ün, ki bütün polisler Türk’tü, Paskal­ya’da Rumlar’la birlikte eğlen­mesini anlayamıyordum.”

Kultur_Tarihi_5
Paskalya tebrik kartındaki yumurtada “pax” (barış) yazıyor.

Paskalya, Ermeni cemaati içinde ise “Surp Zadik” ya da kısaca “Zadik” olarak anılır. Ermeni toplumunda Surp Zadik, ilkbahar ekinoksundan yani 21 Mart’tan sonraki ilk dolunayı takip eden Pazar günü kutlanır. Arife gününde toplanan aile bi­reyleri, pilaki, topik, midye dolma gibi mezelerin de yer aldığı, elden geldiğince mükellef biçimde hazırlanan sofranın etrafında toplaşır. Yine bu dönemde Zadik çöreği adıyla özel bir çöreğin pişirildiği de bilinir. Yumurta­lar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göster­gesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır. Yumurtaların boyanmasında ceviz kabuğu, kuru vişne suyu ya da soğan kabuğu gibi doğal malzemeler kullanılır. Yumurtanın dış kabu­ğu sembolik olarak gökyüzünü, zarı havayı, akı denizleri, sarısı ise yeryüzünü simgeler. Rum cemaatinde olduğu gibi, Ermeni cemaatinde de akrabaların yanı­sıra mezarlıklar da ziyaret edilir.

Paskalya artık İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda. Şehirdeki gayrimüslim cemaat­lerin giderek küçülmesi, gele­nekleri de silikleştiriyor.

Baharı karşılamak

Günlük siyasetin, yıllık hatta yüzlerce yıllık acılara-felaketlere, ağır bedellere yol açması; iktidarı elde tutan “devlet adamları”nın ise genellikle bunlardan “yırtması”, dünya tarihinin en trajik sayfalarını oluşturur. Özellikle 19. yüzyıldan günümüze kadar geçen dönemde, “halk adına” hareket eden kimi liderler ve “demokratik meclisler”; krallara, padişahlara rahmet okutacak katliamlara, kepazeliklere, ihanetlere imza atmıştır (bkz: Tanju Akad’ın yazısı, sayfa: 32-33).

Tabii tüm bunlar olup biterken -masum insanlar ölüp giderken-, bugün adına “halk” dediğimiz bizlerin de tamamen mağdur olduğunu, hiçbir sorumluluğu bulunmadığını söyleyemeyiz. Fransız İhtilali’nden bu yana geçen 235 senede; “yahu bizimki ne ki, adamlar hamuduyla götürüyor” veya “oğlum serserinin tekine arabayla çarptı diye hapse mi girecek yani?” diyerek küçülttüğümüz ahlaksızlıklar, rezillikler; baştakilerin hukuk-adalet tanımayan yaklaşımlarını haklı çıkarmadı mı?

Kemal Beydilli hocanın dediği gibi (bkz: Sinan Çuluk’un yazısı, sayfa: 29-32) “zarureti meziyet haline getirerek”, çok uzun yıllardır kendimizin gayet ahlaklı, Batılılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu iddia etmiyor muyuz? Bu satırlar yazıldığı sırada, Moskova’da yaşanan terör saldırısında katledilen insanlar için bile, “bırakın onları, siz Filistin’e bakın” diyenler; insan acılarını siyasi pozisyonları için bir “malzeme” görenler yok mu? Sosyal medyada “tamamen duygusal nedenlerle” şu veya bu kişiye, kuruma saldıran suikast timleri her geçen gün artmıyor mu?

Ateşe düşmüş bir dünyada, gayet kritik günler yaşanırken birbirimize düşmek; aynı milletin coğrafyanın insanları olarak birbirimizden bu denli nefret etmek, tarihin hiçbir döneminde kaydedilmemiş bir olgu. “Öteki” denilene duyulan reaksiyon, maalesef büyük oranda siyasetçilerin de kullandığı-beslendiği bir kirli damar oldu ülkemizde. Üretimsizlikle, verimsizlikle, tembellikle büyüyen nefretler; neredeyse tüm temel ahlaki normları, en temel sevgi-saygı hissini, en basit güvenlik ihtiyacını, kısacası en yalın varolma hakkını dahi tahrip etti. Din-iman-ırk-köken üzerinden yıkıp dökmekle, hak-hukuk-isyan- devrim üzerinden yıkıp dökmekler arasında bir fark bulunmadığını; bu ideolojik şiddetlerin karaktersizliğini defalarca dile getirdik, yazılarımıza taşıdık. Tarih bize anlamsız-karşılıksız böbürlenmelerle geçmişe sahip çıkılamayacağını; boş vaatler ve “gazlamalar” ile çocuklar için bir gelecek kurulamayacağını gösteriyor. Ancak ve ancak ortaya koyduğumuz, ürettiğimiz kaliteli malzemelerle; itinalı, kalıcı işlerle bir referans oluşturabiliriz.

Günahları gömmek, sevapları imkansız kılar. Hesaplaşma-yüzleşme olmazsa, geçmiş kepazelikler yeni nesillere aktarılır. Başarılar cezalandırılırsa, umutsuzluk hepimizi kuşatır. Tarihten aldığımız derslerle, birlik-beraberlik içinde karşılayalım ilkbaharı.

Muammer Hanım’ın fendi erkek meslektaşlarını yendi

18 yaşındaki Muammer Hanım’ın taksi şoförü olmak için 1930’da belediyeye başvurması gazeteleri şaşırtmış, erkek taksicileri kızdırmıştı. Erkek şoförlerin “patlayan lastiği bile değiştiremez” diye küçümsediği Muammer Hanım kimseye kulak asmadan girdiği sınavı başarıyla geçip İstanbul sokaklarında direksiyon sallamaya başladı.

Muammer Hanım adlı 18 yaşındaki genç kadının 1930’da taksi şoförü olmak üzere İstanbul Belediyesi’ne başvurması, gazetelerin birinci sayfasında yer alabilecek kadar şaşırtıcı bir haberdi. Akşam gaze­tesi, İstanbul’da “hususi otomobil kullanan amatör kadınlara nadir olarak tesadüf edildiğini ama hiç­bir kadının taksilerde şoför olarak çalışmadığını” yazıyordu.

Bazı gazetelerde Muammer Hanım’ın açıklamaları da vardı. Avusturya Lisesi mezunu olan genç kadın, okul döneminde at­letizm ve bisiklet sporları yapmış; liseler arası bir bisiklet yarışında şampiyonluk kazanmıştı. Okuldan mezun olduktan sonra Taksim’de­ki Fikri Tevfik Şoför ve Makinist Mektebi’ndeki 4 aylık şoförlük eği­timini de birincilikle tamamlamış­tı. Muammer Hanım müşterilere kaba davranan ve “fiyatlarda hile yapan” erkek taksicilerin sarhoş­ken araç kullanıp sürekli kaza yap­tıklarını, bu nedenle müşterilerin erkek şoförlerden çok kendisini tercih edeceklerine inandığını da söylüyordu.

kadin_dosyasi_12

Ertesi gün Muammer Hanım’ın “şoför esnafını rencide edici beyanatta bulunduğunu” öne süren erkek taksiciler gazeteleri dolaşıp karşı açıklamalar yaptılar. Söylediklerine bakılırsa İstan­bul’da müşterilere kaba davranan ve fiyatlarda hile yapan, sarhoş araç kullanıp kaza yapan taksi şoförü yoktu. Muammer Hanım, birkaç çürük elma yüzünden evine ekmek götürmek­ten başka derdi olmayan tüm şoför esnafını hedef almıştı. Erkek taksi şoförleri, “Mu­ammer Hanım’ın lastiği patlasa değiştiremez. Gece 3’te sarhoşun biri Bakırköy’e gitmek isterse götüremez. Hem kadınların sinirleri zayıftır, bizim meslek bunu kaldırmaz” diyerek bir kadının taksi şoförü olamayacağını da savunu­yordu.

Muammer Hanım bu açıkla­malara uzun uzun yanıt vermedi. Şoför mektebinde “hiç de erkekle­rin iddia ettiği kadar zor olmayan” lastik değiştirmeyi öğrendiğini, gündüzleri çalışacağı için sarhoş müşterilerden de endişe etmedi­ğini söylemekle yetindi.

O yıllarda taksi şoförü olmak şimdiki kadar kolay değildi. Şoför adayları belediyeye sabıka kaydı, sağlık raporu, mahalle ihtiyar heyetinden alınmış iyi hal kağıdı getirdikten sonra yazılı ve sözlü sınava giriyorlardı. Bu sınavları geçen adayları son olarak bir de direksiyon sınavı bekliyordu.

Tüm bu aşamaları geçen Mu­ammer Hanım, 15 Ocak’ta belgesi­ni alarak Türkiye’nin ilk kadın taksi şoförü oldu.

kadin_dosyasi_11
Kadın şoför Muammer Hanım taksisinde, 16 Ocak 1930, Cengiz Kahraman Arşivi

‘Erkek’ olmayan seçemezdi ‘seçilme’ için henüz erkendi

Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan gelişmeler, ileride yaşanacak devrimlerin habercisiydi. Ancak kadınlara verilecek haklardaki devrimci yaklaşım, o yıl henüz herkes tarafından benimsenmiş değildi. Kadınların seçme ve seçilme hakkına giden yol sancılı geçmiş, bu modern yaklaşıma kimi “erkek”ler şiddetle karşı çıkmıştı…

Cumhuriyet’in ilanına doğru yaşanan bazı geliş­meler ülkede köklü bir dizi değişikliğin gerçekleşeceği­ne ilişkin beklentiler yaratmıştı. Kasım ayı başında saltanatın kaldırılması, Aralık ayında da Mustafa Kemal Paşa’nın “Halk Fırkası” adında bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu açıklaması, bu beklentileri dile getiren tanınmış İstanbul gazetecilerinin Paşa’yla ayrıntılı görüşmeler yapma arzularını kamçılamıştı. Paşa bu istekleri Ocak ayında çıktığı Marmara ve Ege gezisinin başlangıcın­da, İzmit’te yaptığı bir basın toplantısıyla karşıladı. 16 Ocak 1923 akşamı İzmit Kasrı’nda yapılan toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere “Hangi noktaları öğrenmek istiyor­sunuz?” sorusuyla başlamış ve saatler sürmüştü. Halk Partisi, gelecek milletvekili seçimleri, yapılması beklenen yeni anaya­sa, halifeliğin geleceği, Lausan­ne’da sürmekte olan görüşmeler ve daha başka birçok konuda sorulan sorular arasında bizi burada ilgilendireni, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey’den geldi. Ahmet Emin Bey, kendisi de toplantıda bulunan Halide Edip (Adıvar) Hanım’ı kastederek, “Halide Ha­nımefendi’yi mebus görebilecek miyiz?” diye sormuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın, bunun seçim kanununda yapılacak ufak bir değişiklikle mümkün olabile­ceğini söylemesi üzerine Halide Edip Hanım söz aldı ve “Paşam, bu kararı bu meclis verir mi? Yoksa ikinci bir meclis mi verir?” sorularıyla nazik bir konuya de­ğindi. Gazi Paşa’nın buna verdiği yanıt hem yakın bir geleceğin hem de henüz o kadar yakın olmayan bir geleceğin habercisi gibiydi: “Bu noktayı ben bazı­larıyla konuştum. Buna henüz itiraz edenler vardır. Fakat evvel ü âhir olacaktır.”

kadin_dosyasi_10
16 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısında Mustafa Kemal ve Halide Edip.

Halide Edip Hanım bu çı­kışında gayet haklıydı, zira 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayacağı ke­sin gibiydi. Ancak, 1 Nisan 1923 günü seçime gitme kararı alan TBMM, 3 Nisan 1923’te seçim kanununda bazı değişiklikler yaparken kadınların seçme hakkından kısaca söz edildi. İlk kanun değişikliği teklifinde bu­lunanlar arasında olan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, nedense kadınların henüz yete­rince aydınlanmamış oldukları için seçmen olmalarının teklif edilmediğini söyleme ihtiyacı duydu. 2. Grup’un önde gelen üyelerinden olan Hüseyin Avni Bey, ayrıca kadınların görüşleri­ni ailelerinin reisi olan erkek­lerin temsil edeceğini söyledi. Mecliste bu yaklaşıma pek itiraz eden olmadığı tutanaklarda görülüyor. Yalnız Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kadınların aşağılandığını söyledi, ama seç­men olmalarını önermediğini de ekledi. İlginç olan şu ki, Ha­ziran sonunda yapılan seçimler sırasında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. Belki biraz bu tartış­malar nedeniyle, belki de 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin (Tepedelengil) Hanım’ın baş­kanlığında kurulan ama varlığı iktidarca henüz onaylanmamış olan Kadınlar Halk Fırkası’nın etkisiyle, Halide Edip ve Lâtife Hanım’a ikinci seçmenlerden oy verenler oldu. Milletvekilliğine aday gösterilmemiş olmalarına karşın Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Lâtife Hanım’a memleketi İzmir’den bir oy, Halide Edip Ha­nım’a ise İzmir’den bir, Şebin­karahisar’dan da iki oy çıkmıştı. Üzerine daha fazla gidilmeyen konu böylece kapanmış oldu.

Ertesi yılın Mart ayında, yeni anayasa maddelerinin Meclis’te görüşüldüğü sırada kadınların seçme ve seçilme konusu bir kez daha gündeme geldi. Gazi Paşa’nın devrim programını destekleyenlerin çoğunlukta olduğu anayasa komisyonu, Meclis genel kuruluna sunduğu taslak maddelerinde seçmenleri “on sekiz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 10), milletvekili seçilebilecekleri de “otuz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 11) biçiminde tanımlamıştı. Yani kadınlar da milletvekili seçecek ve seçilebilecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerçi 16 Mart 1924 günlü birleşimin birinci celsesinde görüşülmeye başlayan maddelerin ilki oybirli­ğiyle kabul edildi. Ama 11. madde görüşülmeye başladığında “her Türk” sözcüğünün kadınları da kapsadığına ilişkin hatırlatma­lar yapılınca tartışma da başladı.

kadin_dosyasi_9
1923-1927 arasında görev yapan 2. TBMM’de bazı vekiller, seçim kanunundaki “her Türk” ibaresinin kadınları da kapsayacağı gerekçesiyle itiraz etmişti.

Gelen itirazlardan öyle anla­şılıyor ki, 10. maddenin oybir­liğiyle kabul edilmesini, seçim kanununun seçmenliği yal­nızca erkeklere tanıyor olması sağlamıştı. Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Beyler “her Türk” ibaresiyle kadınların da kastedildiğini söyleyince gürültüler duyulmaya başladı. Kütahya Mebusu Recep (Peker) Bey, bu görüşe katıldığını, “er­kek” ibaresi olmazsa maddenin kadınları da kapsayacak biçim­de okunması gerektiğini söyledi, ama çoğunluğu ikna edemedi. Bunun üzerine önce Afyon Mebusu İzzet Ulvi (Aykurt) Bey, sonra da Urfa Mebusu Yahya Kemal (Beyatlı) Bey, maddeye “kadın erkek her Türk” ibaresi­nin konması için birer önerge verdilerse de bunlar da kabul görmedi. Sonuçta maddedeki ibarenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesine karar verildi ve celse sona erdi. 2. celsenin hemen başında 11. madde, “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebus intihâb edilmek salâhiyetini haizdir” biçiminde çoğunluk oyunu aldı. Bu deği­şiklik daha sonra 10. maddeye de uygulandı ve kadınların seçme ve seçilme hakları başka bir bahara kalmış oldu.

Ankara Lisesi: Bir harabeydi kız çocuklarına gelecek oldu

Osmanlı döneminde kadınlar, eğitim hakkını gayrimüslim hemcinslerine göre çok geç elde etti. Yaşanan savaş dönemlerinde hiç önemsenmeyen kız çocuklarının eğitimi meselesi, Tanzimat’la birlikte tartışılmaya başlandı. Cumhuriyetin ilanına günler kala Ankara’da, kapılarını kız çocuklarının eğitim-öğretimine açan harabe konak ve bir lise.

Tanzimat dönemine kadar kız çocukları, yalnızca sübyan mekteplerindeki temel dinî öğretileri ve okuma yazmadan ibaret olan sınırlı eğitimi alabiliyordu. Tanzimat dönemi aydınları Mustafa Reşit Paşa, Fuat Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Nâmık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi kızların eğitilmesi konusunda fikir bildir­mişlerdi. Nâmık Kemal “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Layiha” adlı makalesinde, eğitimsiz annelerin çocuk üzerindeki olumsuz etkisi­nin; ülkenin sosyal durumunu da olumsuz etkileyeceğine ve kültür seviyesini düşüreceğine vurgu yapmıştı.

Osmanlılar’da kadın eğitimi, daha çok Müslümanlar için bir sorundu. Gayrimüslimler kız çocuklarını çok daha önce okula göndermeye başlamış, İstan­bul’da 1834’te Amerikan Kız Ortaokulu, 1840’ta Lusavariç Kız Mektebi, 1856’da Notre Dame de Sion, 1871’de Amerikan Kız Koleji, 1882’de Sankt George Avusturya Kız Lisesi, İzmir’de ise 1878’de Amerikan Kız Koleji kurulmuştu. Türkler, yabancı okullara 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra kay­dolabilmişlerdi.

19. yüzyılın ortalarından itibaren Türk kadınları belli kazanımlar elde etmeye başladı. 1844’te ilk kez nüfus sayımına dahil edilmiş, 1847’de kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı tanınmış, 1859’da kızlar için İstanbul Sultanahmet’te Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi açılmıştı. İstanbul’da rüştiyelerin (ortao­kul) sayıları 1869’da 8’e çıkmış, 1874’ten itibaren taşrada kız rüştiyeleri açılmaya başlamış, sayıları 1894-1895 döneminde 22, 1911-1912 döneminde 72’ye ulaşmıştı. Taşrada kızlara yönelik rüştiye üstü (bugünkü lise sevi­yesi) eğitim kurumları Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde açılmış olan Dârülmuallimât’tan ibaretti. Yaşanan Balkan savaşla­rı eğitimin toplumsal değişimde­ki rolünün anlaşılmasında etkili olmuş, kadınlar 1. Dünya Savaşı koşullarında dikiş, dokuma ve tütün yapımevlerinde çalışarak toplumsal hayatın içinde yer almış, devlet dairelerinde memur olarak çalışmaya başlamışlardı.

kadin_dosyasi_7
Atatürk, İnönü ve tarih öğretmeni Afet İnan. 24 Haziran 1933, Ankara Kız Lisesi.

Millî Mücadele Dönemi’nde eğitim seferberliğinin ilk adımı, Batı cephesinde Yunanlılar’la Kütahya-Eskişehir Muharebele­ri’nin de devam ettiği 15 Temmuz 1921’de Ankara’da düzenlenen Maarif Kongresi ile atıldı. Yur­dun farklı yerlerinden kadın ve erkek öğretmenlerin katılımı ile gerçekleşen kongre, Ankara Hükümeti’nin başlattığı aydın­lanma ve eğitim hareketinin bir parçasıydı. Mustafa Kemal Paşa cepheden gelerek kongreyi açmıştı. Bir taraftan sıcak savaş sürerken diğer taraftan bilgi­sizlikle mücadelenin programı yapılıyordu. İstanbul dışında bir İnas Sultanisi (kız lisesi) açılması ancak Millî Mücadele zaferle bit­tiğinde mümkün oldu. Yükseköğ­retime devam etmek isteyen kız öğrenciler vardı ve eşit şartlarda bakalorya sınavlarına girebilme­leri için İzmir’de 1922, Ankara’da 1923’te kız lisesi açıldı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt genelindeki okur-yazar oranı düşüktü; 1927 yılında halkın ancak %10’u okur-yazar­dı, kadınların oranıysa yalnızca %3,6’ydı. 1923-1924 döneminde 9 kız lisesi vardı: Erenköy, Çamlıca ve Kandilli yatılı kız liseleri ile Ankara, İzmir, Edirne, İstanbul, Bezm-i Alem, Nişantaşı gündüz kız liseleri. Erkek liselerinin sayısı ise 14’tü. Kökeni Osman­lı modernleşmesine uzanan eğitim reformuyla cumhuriyet döneminde kız çocuklarına her seviyedeki eğitim kurumu ve mesleğin kapısı açılmıştı. Bu ilk kuşak kız çocukları, toplumsal dönüşümde önemli bir rol oyna­yacaklardı.

kadin_dosyasi_6
Atatürk 24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi bitirme sınavlarına bulunmuş, öğretmen ve öğrencilerle fotoğraf çektirmişti.

1923-1924 döneminde baş­kentte, Ankara Erkek Lisesi ve Ankara Kız Lisesi olmak üzere 2 lise bulunmaktaydı. 11 Ekim 1923’te Hacı Bayram Mahalle­si’nde eski ve bakımsız bir binada eğitime başlayan Ankara Kız Lisesi başlangıçta ilk ve orta kı­sımdan ibaretti, ilkokul (iptidai) kısmı 1925-1926 ders yılında kaldırıldı. Öğrenci sayısı artan okul aynı dönemde Hacı Esbap Mahallesi’nde bulunan Türk Oca­ğı binasına taşındı. Ankara Kız Lisesi açıldığından beri 2 yıl geç­miş olmakla birlikte kendi binası yoktu. 1928-1929 ders yılında lise eğitimi başlamış, siyah önlükten gümüş renkli okul formasına geçilmişti.

Okulun ilk müdürü Dârülmu­allimîn-i Âliye mezunu Ali Rıza Esen (Sakallı Ali Rıza), müdür yardımcısı ise aynı zaman­da içtimaiyat öğretmeni olan Antoinette Guise idi. Edebiyat öğretmenleri Celalettin Emren ve Faruk Nafiz Çamlıbel, riyaziye öğretmeni Hüseyin Avni Bey’di. Fizik dersine Yakub Bey, kimya dersine Raşid Bey, coğrafya der­sine İhsan Bey, din dersine Refet Efendi, çocuk bakımı ve hıfzıs­sıhha derslerine Doktor Hilmi Bey, 1. devre riyaziye dersine Abi­de Hanım, tabiiyat dersine Belkıs Hanım, tarih dersine Nimet Hanım, resim öğretmenliğine Nazlı Ecevit Hanım ve Fransızca öğretmenliğine Saime Hanım tayin edilmişti.

Ortaokul seviyesinde ilk mezunlar 1926-1927 ders yılında, lise seviyesinde ilk mezunlar ise 1927-1928 ders yılında verildi. Cumhuriyet döneminde kız eği­timi özellikle desteklenmiş ve kız liselerinin Anadolu’da yaygın­laşması, Ankara Kız Lisesi’nin açılması ile başlamıştı. İnşaı 1929 yılında başlayan Ankara Kız Lisesi’nin özgün yeni binası Etnografya Müzesi, Numune Hastanesi, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülte­si’nin yer aldığı çok özel bir yerde, Namazgah Tepe’dedir. 1932-1933 ders yılında yeni binasıyla eğitim ve öğretime devam eden lisede giderek artan öğrenci sayısı ortaokulda 212, lisede 128 olmak üzere toplam 340 olmuştur. Or­taokul kısmı 1950’lerin başında kapatılacaktır.

kadin_dosyasi_8
Namazgahtepe’de inşa edilen Ankara Kız Lisesi binası, Mimar Ernst A. Egli tarafından tasarlandı. 1929’da inşaı başlayan binada 1932’de eğitim-öğretime geçildi.

24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi’ni ziyaret eden Gazi Musta­fa Kemal mezuniyet sınavlarında hazır bulunmuş, öğretmenlerle öğle yemeği yemiş ve ardından okulun kuzey kapısında öğret­men ve son sınıf öğrencileri ile bir fotoğraf çektirmiştir. 12 Mayıs 1934’te Ankara Kız Lisesi’nin hal­kevinde yapılan müsameresine giden Atatürk müsamereyi şeref locasından izlemiş, Kasım 1934’te okulu yeniden ziyaret etmiştir. 9 Mayıs 1934’te lisenin öğrenci ve öğretmenleri tarih öğretme­ni Afet Hanım’ın nezaretinde Gazi Çiftliği’ni ziyaret etmiştir. Ankara Kız Lisesi öğrencilerinin Atatürk’ü ziyaretinde birlik­te çektirdikleri fotoğraf, 1998 yılında millî piyango biletinin üzerinde yer almıştır.

1923’te kız lisesi olarak açılan okul 1974-1975 ders yılından iti­baren karma liseye dönüşmekle birlikte “Ankara Kız Lisesi” adı ile devam etmiş, 1982’den sonra “Ankara Lisesi” adını almış­tır. 2005’ten bu yana “Anadolu lisesi” olarak eğitime devam etmektedir. Ankara Kız Lisesi’n­de okuyanların anısını yaşat­mak amacıyla 1990’da kurulan Ankara Kız Lisesi Mezunları Derneği faaliyetlerine devam etmektedir.

Hubbî Hatun’un mesnevisi ve sınır tanımayan tesiri…

16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi’nde bulundu. Bu gelişmeyle anımsadık ki Osmanlı kadını, arkasına itildiği perdeyi aralamak ve hayata karışmakta sandığımızdan çok daha istekli ve cesur. Şair, işinsanı, haydut, cambaz ve katil; tüm insani olabilirlikleriyle birkaç kadın görünümü.

Kadın; 15. yüzyılda yazıya geçirilen Dede Korkud hikayelerinde düzlük­lerde erkeklerle at yarıştıran, 11. yüzyılda Karahanlı saraylısı Yusuf Has Hacib tarafından ise “eve kapatılması gereken, içi dışı bir olmayan” olarak tanım­lanmıştı. Osmanlı sarayında Enderun öğrencilerine oku­tulan Kırk Vezir hikayelerinde kadın güvenilmez ve hilekardı. Erkek şairler onlar için “saçı uzun aklı kısa” diyor, “nâkı­sü’l-akl” (aklı noksan) tamla­ması sözlükte “kadın”a karşılık geliyordu. Hâl ve hareketleri, giyim kuşamları bizzat padişa­hın nasihatnameleriyle ayar­lanıyordu. Timar defterlerinde erkekler yazılır, kadınların ad­ları anılmazdı. Çoğu evli kadın ana babasıyla görüşmek için dahi olsun evinden çıkamaz, kıskanç kocalar eşlerini boşa­makla tehdit ederdi. Erkekle­rin kadınlarla olan nikahları, hemcinsleriyle giriştikleri ucuz iddialaşmalarında masaya ko­nulan yitirilebilir şeylerdi.

Kanunî’nin şeyhülislamı Kemalpaşazâde (ö. 1534), Yusuf u Zelîha mesnevisinde kadın­larla ilgili şöyle demişti: “İyisini diyemem içinde yoktur / Velâkin yavuzu (kötüsü) gâyetle çoktur / İyisi bunların dahi iyidir / Amma denilemez ki iyisi işte budur.” 2. Bayezid’in çevresinde yer alan Amasyalı Mihrî Hatun (ö. 1512 sonrası) kadına yönelik olumsuz algıya yönelik bir cevap niteliği taşıyan şu şiiri yazmıştı diva­nında: “Bir müennes (dişi) yeğ durur kim ehl ola / Bin müzek­kerden (erkekten) ki ol nâ-ehl ola / Bir müennes yeğ ki zihni pâk ola / Bin müzekkerden ki bî-idrâk ola.” Kısacası “Bir akıllı ehil kadın, bin akılsız-yetenek­siz erkekten yeğdir” diyordu.

kadin_dosyasi_3
Şenlikte kadın. Şehzâde Mehmed’in sünneti şerefine Atmeydanı’nda düzenlenen 1582 şenliklerinde seyirci olmalarına göz yumulan kimi kadınlar sağ köşeden erkek dansçıları izliyor. İçlerinden biri seyretmekten sıkılıp gösterinin bir parçası olmak istediğinde erkek kılığına bürünüp at sırtında meydana atılmıştı, tabii nakkaş o anı resmedemedi. İntizâmî Surnâmesi, 1344.

16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp Hurşid ü Cemşid (1552-53) mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunarak geçen aylarda yayımlandı. Ayşe Hubbî Hatun (ö. 1590), 2. Selim’in hocası Şemseddin ile evli seçkin bir kadındı. Bu eserindeki bir şiirinde “aklı noksanlardan olduğunu”, ilim ve nasihat yazı­mıyla değil eski aşk hikayeleriy­le ilgilenmesi gerektiğini, adeta verilmiş bir toplumsal cinsi­yet rolünü oynarcasına (veya gururlu erkekleri iğneleyerek) kendi kendine söylüyordu: “Çün oldun nâkısâtü’l-akldan sen / Degül lâzım ki ola her sözün ahsen…” Şiirlerinde çoğunlukla erkeklere ait bir işten, gaza­dan dem vuran Hubbî’nin bu tavrı, şairler derlemesi yazan Kınalızâde Hasan (ö. 1604) tarafından beğenilmiş olmalı ki “söyleyişi dahi kız nakşı gibi değil hayli merdâne” diyerek över onu. Diğer bir şair biyog­rafisi derleyicisi Âşık Çelebi (ö. 1572), onu erkeklerle değil kadın divan şairleriyle mukayese eder, yine de ataların “erkek aslan aslan da dişi aslan aslan değil mi” sözünü anımsatarak onun erkek şairlerden aşağı kalır yanı olmadığını ima eder. Hubbî Hatun erkeklerin küçümseyici yargıları tarafından kuşatılmış kadınlardan biri olmasına rağ­men konumunu da kullanarak adını tarihe önemli bir şair ola­rak yazdırdı. Ama bunu başka ölçeklerde de olsa başarmış, perdeyi aralayıp erkeklere ait sayılan tarih sahnesine atlamış birçok kadın vardı.

kadin_dosyasi_5
Hurşid ile Cemşid. İranlı Selman-ı Sâvecî tarafından 1376’da yazılan eser Ayşe Hubbî Hatun tarafından Türkçe’ye uyarlandı ve çok sevildi. Bu minyatürlü sayfada Çin kralının oğlu Cemşid’in Rum kayserinin kızı Hurşid’in huzuruna gelip aşkıyla kendinden geçmesi gösteriliyor, kadın figür tahtında üstün bir konumda betimleniyor. Oriental Manuscripts-Otto Friedrich von Richter Koleksiyonu.

Usulden olmamasına rağ­men, vergi tespit kayıtlarını içeren 1616 tarihli Halep avâ­rız-hâne defterine muhtemelen hepsi dul olan Mısriye, Şerife, Fatma, Şehriban ve Merlin hatunlar her nasıl olduysa kendilerini hane reisi olarak kaydettirmişlerdi. Kanunna­melerde timar topraklarının miras bırakılması söz konusu olduğunda kadınların hak sahibi olamayacakları açık­ça ifade edilmesine rağmen Ankara taşrasında ünlü Âşık Paşa soyundan gelen bir ailenin gelini Şakire Hatun, ölen sipahi kocası Abdi’nin idaresinde­ki topraklarını ve yıllık 5 bin akçeyi aşan gelirini 1570’lerde padişah beratı ile teslim almış, bu gelir karşılığında -savaşlara bizzat katılamasa da- 2-3 zırhlı süvariyi donatıp orduya verme sorumluluğunu yüklenmişti. 24 Eylül 1756 tarihli bir padişah beratı Aliye Zeliha Hatun’a İs­tanbul Gümrüğü’ndeki işletme haklarını, 15 Eylül 1776 tarihli berat Rabia Hatun’a Atmeyda­nı’ndaki Firuz Ağa Vakfı’nın mütevelliliğini (idareciliğini), 20 Eylül 1789 tarihli bir başka berat ise Naile Hanım’a Tekfur Sarayı mumhane işletmecili­ğini veriyordu. Kadı sicillerine bakılırsa hukuki haklarının farkında olan kadın az değildi. 1580’de fahişe olduğu gerekçe­siyle Edremit Soğanyemez’deki evine girilen Sultan Hatun, asayiş amiri subaşının evinden aşırdığı değerli kaftanını iti­razla geri almış ve kadı izni ol­madan evine girilmesinin hak ihlali olduğunu onaylatmıştı.

kadin_dosyasi_4
Bir Avrupalı elçinin İstanbul’da çarşı ressamlarına ısmarladığı albümde bir hanım sultan, muhtemelen Kösem veya Turhan, padişahlara yaraşır tahtında taç giyip oturuyor. Albüm, 1650-1699.

Bazıları da hukuku çiğneme­nin, çizilen sınırları aşmanın yollarını yoklamıştı: 1572’de Döndü isimli Ayıntab’ın (Antep) Güllüce köyünden evli bir kadın aşk belasına uğrayıp başka bir adama tutulunca kocasını sıçanotlu bir yumurta hazır­layarak zehirlemeye çalışmış, hastalanan koca mahkemeye başvurmuştu. Trabzon Bab-ı Pazar mahallesinin hâli vakti yerinde sakinlerinden Havva Hatun, 1632’de nedeni bilinme­yen bir biçimde 6 cariyesiyle beraber Ömer adlı komşusu­nun evine baltalarla saldırmış, değerli birkaç parça eşya alarak kaçmıştı. 1582 sünnet şenli­ğinde gösterileri kıyı köşeden izlemelerine müsaade edilen kadınlardan biri, tarihçi Âlî’nin Câmiü’l-buhûr’da yazdığına göre, illallah edip erkek kılığın­da ata binmiş, Atmeydanı’nın ortasına dalmış, akrobasi göste­risi kendisini tanıyan bir işgüzar tarafından bölününce padişaha şikayet edilip yargılanmıştı. Bir suç işlemediğini ifade eden kadın serbest bırakılmıştı.

Kadının “fitne yaratan doğasının” karantinaya alın­ması, onun yaşamda var olma, görünme ve görme, adını duyurma, faal olma dürtüsünün önüne geçememiş gibi görü­nüyor. Osmanlı kadını, modern dönemdeki bilinçle değil ama doğal bir itkiyle, toplumsal ha­yata göbeğinden karışmak için yerinde durup beklemeyen et­kin simalara sahipti ve cinsiyeti genellikle erkek sayılan koca tarihe bir biçimde kendisini saydırmıştı.

Kadın mücadelesinin dönüm noktaları ve etkileri

Kadınlar, geçmişte yaşadıkları tüm zorluklara rağmen daima büyük mücadeleler içinde oldu. Sırtlarına yüklenen ağırlığı çaresizlik saymayıp, itildikleri köşelerden sıyrılan kadınlar, verdikleri hak mücadeleleriyle sosyal tarihi derinden etkilerken, günümüz dünyasını şekillendirdi. Bugünün ilham kaynağı kadınlara kapanan kapılar silsilesi…

Kadınların toplumdaki yerinin ne olması lazım geldiğine dair çizgilerin net şekilde çizildiği uzun, acı dolu bir geçmiş var arkamızda. Sadece ev ile ilişkilendirilen, her türlü dışarının, sokakların, eğitim kurumlarının kadınlara kapalı olduğu upuzun bir geçmiş. İkiz doğuran bir kadının, ancak iki erkek ile ilişki kurmuş olabilece­ğinin düşünüldüğü ve iffetsizlik ile suçlanarak öldürüldüğü bir dönemden; kadınların âdet zamanı nefeslerinin zehirli oldu­ğuna, ara ara “zayıf” bünyelerinin bir sonucu olarak pat diye düşüp düşüp bayılan, “histeri” krizleri geçiren insanlar olduklarına ina­nılan bir geçmiş­ten söz ediyoruz. Bir ara doğum sancılarının kadınların dene­yimlediği kadar acılı olup olmadı­ğı da sorgulandı. Uğursuzluktan, kadınlıkla eş de­ğer olan her türlü tekinsizlikten bahsetmeyece­ğim. Kadınların bedenlerini, kendilerine yönelik algıları­nı, geleceklerini, yaşamlarını belirlemiş, berbat bir geçmiş bu özetle.

Aynı geçmişte, tüm bun­larla mücadele eden kadınlar, onların açtıkları yollar da var. Bu kadınların sayesinde hak mücadelesi ilerleyebildi ve daha insani koşullarda yaşayabilme olanağı doğabildi. Değişimler, dönüşümler ancak böyle müm­kün oluyor zaten. Biri-birileri çıkıp var olan düzeni sorguluyor, düzenin karşısında duruyor, düzen ile mücadeleye girişiyor ve hep kazanıyor. Bazen hemen, bazen zaman alıyor kazanımlar; bazen kaybedilmiş gibi görünü­yor mücadele, ama mutlaka bir sonuç alınıyor, daha iyiye doğru. Her itirazın, girişimin, çabanın bir yeri var.

kadin_dosyasi_2
Kadınlar Dünyası dergisi. 124. sayı, 28 Kanunuevvel 1329 (10 Ocak 1914).

Ülkemizde kadınların kılığı kıyafeti, kararları, benlikleri ve yaşamları aleyhine kurulmuş düzeni sorgulayan kadın sayısı da hiç az değil; bunlar önemli kırılma noktaları tarihimizde. Bu kırılma noktaları; bazılarında bir kişi, bazılarında bir grup kadın, bazen örgütler, bazen de sokağa dökülmüş kalabalıkların iradesi sayesinde mümkün olabilmiş.

1913’te, şimdiden bakınca çok zor, hatta mümkün olamazmış gibi görünen bir girişim, atıl­mış cesur bir adım var mesela: Nuriye Ulviye Hanım ve çevre­sindeki bir grup kadın tarafından yayın hayatına başlayan Kadınlar Dünyası dergisi. Nuriye Ulviye (sonradan Mevlan ve Civelek soyadlarını alacak) 13 yaşında saraya cariye olarak girmiş bir kadın. Yaşça çok büyük ilk eşinin vefatıyla kendine kalan serveti kadın hakları savunuculuğu davası için kullanıyor. İçinde bulunulan koşulların toplumsal, siyasi ve ekonomik güçlüğüne rağmen, 1913’ten 1921’e kadar, toplam 209 kadın hakkı, pek çok açıdan savunuluyor bu dergide. Tiraj, bugünün koşulları için bile yüksek sayılır, 3 bin ya da üzerin­de basıldığı söyleniyor. İdaresi, yazarları kadın olan bu derginin yayına katkıda bulunanları, matbaa çalışanları ve mürettip­lerinin de kadın olduğu söyleni­yor. 1913’ten 1921’e kadar geçen süreyi bir anlığına düşünün. Balkan savaşları ve bir dünya savaşı öncesinde yayına başlı­yor dergi, ortalık yangın yeri! Kadınlar Dünyası’nın yaratılabil­diği dünya karma karışık. Arada kağıt bulunamıyor, derginin dağıtılması dert oluyor… Abone sayılarını artırmak için sürekli çalışıyor kadınlar.

Ele aldıkları konularda göz alıcı bir çeşitliliği gözetiyorlar hep: Kadınlar çalışma hayatında neden olmalıdır, neden görücü usulü ile evlenmemelidir, dayağa ve şiddetin her türlüsüne neden karşı konulmalıdır? Çocuk bakımı, beslenme konuların­da nelere dikkat edilmelidir, kamusal hayatta kadınlar neden var olmalıdır? Derginin hara­retle tartıştığı konulardan biri de kadınlara henüz tanınmayan yüksek eğitim hakkı. Nuriye Ulviye bu konuda düşüncelerini tertemiz şekilde ortaya koyuyor: “Bekleyecek zamanımız yoktur. Dârülfünun’u istemek bizim insanlık hakkımızdır.”

Bu tartışmanın aleviyle tarih adeta hızlanıyor ve İnas Dârül­fünunu’nun, yani kadınlara has bir üniversitenin ortaya çıkması, kadınlara yönelik konferansların üniversite çatısı altında verilme­ye başlanması 1914-1915’te başlı­yor ve arkası geliveriyor. Konfe­ranslar, dersler, karma eğitim… Fakat 1921, İnas Dârülfünunu’nda eğitimin ve Kadınlar Dünyası’nın sona erdiği yıl. Üniversitenin ve derginin kapanması kötü bir haber değil ama. Yüksek eğitim hakkı meselesinde bireysel ça­balarla başka kapılar zorlanıyor. İlk kadın hukukçular, ilk kadın doktorlar teker teker beliriyor, çeşitli bilim alanlarında kadınlar var olabilir hale geliyor.

Cumhuriyetin ilanından son­ra ise kamusal alanda kadınların görünürlüğünün artmasına yönelik bilinçli çabaların sarf edildiğini hepimiz biliyoruz. Kadınlar, meslek sahibi insan­lar olarak yeni kurulan ülkenin pek çok kademesinde yer alıyor. Sanatta, sporda, hastanede, ad­liyede varlar. 1934 tarihi önemli bir kırılma noktası, artık seçme ve seçilme hakkına sahip oluyor kadınlar, az da olsa artık siyaset­te de varlar.

Bir önceki adımın, bir sonra­kini kolaylaştıracağı bir süreç bu, fakat her açılan kapı bir sonraki­ne çıkıyor, bitmek bilmeyen bir kapılar silsilesi önünde kadınlar hep. Nuriye Ulviye gibi yazan, ak­tif olarak mücadele eden kadın­lar sayıca artıyor. Yeni yayınlar, yeni örgütlenmelerle kadınların hak mücadelesi devam ediyor.

kadin_dosyasi_1
Kadınlar Dünyası dergisinin girişimi ile Telefon İdaresi’nde çalışma hakkı elde eden ilk kadın memurlar. İstanbul, 1913.

17 Mayıs 1987’de İstanbul’da, Kadıköy İskelesi’nde başlayıp Yoğurtçu Parkı’nda biten bir yü­rüyüş, bir diğer kırılma noktası. Ev içi şiddete, dayağa karşı bir araya gelen, yaklaşık 2500 kişi­nin katıldığı eylemin ardından kadın hareketi çok daha etkili hâle geliyor.

Sığınma evlerinin açılması, kitlesel kampanyaların düzen­lenmesi, bugün de aktif olan sivil toplum örgütlenmeleri ve Pazar­tesi dergisi gibi etki alanı geniş, sesi güçlü yayınlar bu yürüyüşün ardı sıra ortaya çıkıyor. 20 yılı aşkındır devam eden 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşleri ise, hazırlıkları, kitleselliği ve med­yada yer alma biçimiyle senede 1 gün, 1 gece dahi olsa arkalarında bıraktıkları tarihin farkında olan büyük bir kitle tarafından kutlanıyor. Aradan geçen yıllarda toplumsal cinsiyet kavramı girdi günlük hayatlarımıza, kadınların hak mücadelesi LGBTİ+ mücade­lesi ile kesişti. Bazı işler kökten değişti, bazıları biraz aynı kaldı.

Etraflarına sıkıca dokunmuş, ağır, boğucu bir kumaşın içinde hareket etmeye çalışan kadınlar ilerlemenin yavaş, ama emin adımlarla olduğunu bilir… Ve bir­birleriyle dayanışırlar; her Mart ayı bu işe yarar. İkiz doğuran­lara şüpheyle bakılması, histeri krizlerinin kadınlara has olduğu gibi garip anlayışlar artık arkada kalır, unutulur, yerlerine yenileri gelir, mücadele sürer. Bir kapı bir diğerine açılır özetle.

İşin doğrusu idarecileri, yazarları ve mürettipleri ile Ka­dınlar Dünyası dergisi çalışan­ları, bir yolunu bulup 100 sene öncesinden bir 8 Mart gecesi Taksim Meydanı’na gelebil­selerdi, kalabalığın, ışıkların içinde hiç de sakil durmazlardı gibi geliyor. Şaşırırlardı belki bazı pankartlar için, “Bu mesele hâlâ devam mı ediyor?” derlerdi belki, fakat kendilerinden 100 sene sonra aynı meselelere maruz kalan kadınlarla yan yana olmak herkese iyi gelirdi herhalde.

Boğaz buzlarla kaplandı, insanlar denizin üstüne bastı

1 Mart 1929’da İstanbul’da, kayıtlara girmiş en soğuk kışlardan biri yaşandı. Ocak başında başlayan kar yağışı tam 55 gün sürdü. Donan Tuna Nehri’nden kopan buzlar İstanbul Boğazı’nı neredeyse tamamen kapladı. Haliç’e kadar ulaşan buz kütleleri soğuk ve kar yağışı nedeniyle bir süre erimedi. 10 metreyi bulan kalın buz kütleleri nedeniyle gemiler hareket edemedi. Dönemin gazetelerinde, Boğaz’ı yürüyerek geçenlerin haberleri yer aldı; devasa buz kütleleri üzerindeki insanların fotoğrafları yayımlandı. Bu, manzaranın keyifli yanıydı. Aslında şehir bir felaket yaşıyordu. Kar kalınlığının 5 metreye kadar ulaşması nedeniyle birçok yerle ulaşım kesildi; içme suları dondu ve çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sirkeci’den Sarayburnu istikametine doğru çekilen fotoğrafta, ön planda buzlar üzerinde insanlar ve sıkışmış gemiler, arka planda Kız Kulesi ve Üsküdar sahili.

zaman_kaymasi