16. yüzyıl ikinci yarısında yaşamış Gelibolulu Mustafa, günümüz tarihçiliğine ışık tutan bir büyük usta, çok yönlü bir aydın kişilikti. Özellikle Künhü’l-Ahbar ve Menakıb-i Hünerveran adlı eserleri, 16. yüzyıl Osmanlı toplumsal ve siyasal yapısı anlamak yolunda temel kaynaklardan sayılır.

Elyazması Künhü’l-Ahbar’ın dördüncü rüknü, Kanunî Sultan Süleyman, 2. Selim ve 3. Murad dönemlerini içeriyor.

Gelibolulu Mustafa Âlî (1541-1599) salt16. yüzyıl için değil sonraki dönemler için de ayrıcalı bir tarihçidir. Bu tanım, önemli eserlerinin çokluğu kadar tarihe ve tarih yazıcılığına bakışının da gereğidir. Olayları ele alışı, anlatışı, “tarih alanı”a boyutlar açıp yorumlarıyla eleştiri olanağı sağlayışı ve konuları ustalıkla işleyişiyle günümüz tarihçiliğine de ışık tutar.

Gelibolulu Mustafa, nesir kadar nazımda da üstat, mahlası Âlî idi. Çok yönlü aydın kimliği dışında, deftardarlık göreviyle Osmanlı coğrafyasının kimi bölgelerini görmüş, gözlemlemişti.

30 dolayındaki eserlerinden ilk akla gelenler Künhü’l-Ahbar ve Menakıb-i Hünerveran’dır. Bu eserler 16. yüzyıl toplumsal ve siyasal yapılarını anlamak için önemlidir. Künhü’l-Ahbar dört “rükün”den oluşan kapsamlı bir genel dünya tarihidir. Dört rüknün ilk üçü peygamber kıssaları, Arap tarihi, Hz. Muhammed, 4 halife, Türkler ve Tatar beylikleri konularını içerir. 4. rüknün ana başlıkları ise Osmanlı Devleti ile Rum ülkeleridir. Eserlerinin çoğu basılmamıştır, bunlardan kayıp olanlar da vardır. Burada sadeleştirerek aldığımız parçalar Künhü’l-Ahbar’ın dördüncü rüknünden; Kanunî Sultan Süleyman, 2. Selim ve 3. Murat dönemlerindendir.

Müellif-i kitap Mustafa Âlî Çok büyük ihtimal Gelibolulu Mustafa Âlî’yi de gösteren bu minyatürde (üst bölümde, beyaz giysili) Konya’daki Mevlana türbesinin ziyareti konu edilmiş. Mustafa Âlî’nin kolunun üzerinde “müellif-i kitap” yazısı okunuyor. Mustafa Âlî’nin karşısında, kendisine sunulan kitabı inceleyen ise Mustafa Paşa (Nusretnâme, Topkapı Sarayı Müzesi).

KÜNHÜ’L-AHBÂR’DAN SAYFALAR

24 Şubat 1528: Bir cinayet vakası ve sonraki seri idamlar

“İstanbul’da, evlerde odun yarmak bahanesiyle sokaklarda gezip dolaşan yamak ve bekârlar… güçlü kuvvetli ekseri Arnavud namındaki inatçı kavim zümresinden olup bunların cibilliyetlerinde hıyanet ve fesat da vardı”.

800’den fazla kişinin idam edildiğini anlatan sayfa: “Bunlardan sekiz yüzden ziyadesinin (!!!) çarşılarda, halkın gelip geçtiği yollarda boyunları vuruldu…”

Yaprak 22/a – Dokuzuncu vak’a:

“Yine sene-i erbaa ve silsin cemaziyelahirinin üçüncü (24 Şubat 1528) gecesi nefs-i İstanbul’da Sultan Selim Camii yakınında geceleyin bir Müslümanın evi basıldı. Kökü kazınırcasına evsahibi, köleleri, çoluğu çocuğu hepsi katl olundu. Hanenin çatı arasına  varıncaya cümle mülk yağma kılındı. Bu kördüğümün hikmeti ve esrarı beyan olmadı. Her ne kadar tecessüs olundu, yoklandı ise de hadisenin sırrı açıklanamadı. Âhirülemr padişahın gazabı şerare saçan ateşe döndü. Mahrusa-i İstanbul’da, evlerde odun yarmak bahanesiyle sokaklarda gezip dolaşan yamak ve bekârlar, baltalı dolaşan hainler ve müfsitler, evbaşân ki (serseriler) güçlü kuvvetli ekseri Arnavud namındaki inatçı kavim zümresinden olup bunların cibilliyetlerinde hıyanet ve fesat da vardı. Kapılara tembih olunup mahalleler teftiş ve tefahhus kılındı. Bunlardan sekiz yüzden ziyadesinin (!!!) çarşılarda, halkın gelip geçtiği yollarda boyunları vuruldu. Büyük küçük herkes dehşete kapıldı. Bu katliamdan kurtulan hıyanet bakiyeleri görünüşte hidayete ermiş görünenlerden tövbekâr olanların ekserisi  kaçmayı kalmaya tercih ederek payitahttan firar ettiler. Ondan sonra ol makule bir hal zuhur etmedi ve levent ve evbaş kısmından bir zümrenin kötülüğü görülmedi. Gerçi kalanların şer’i şerifçe katillerini icap eder hâlleri yoktu. Amma âlemin nizamı ve insanoğlunun intizamı bakımından beni âdem ahvalinin her zaman ve bilhassa İstanbul sakinlerinin ziyade teftişi şarttır.

Ekim-Aralık 1572: Marmara ve Ege’de yağmur-sel felaketi

“Yağmur sellerinden yolcular ve tüccar yol alamaz oldu. Müneccimler bu ahvali o kevkev-i rahşendenin (parlak yıldızın) tesirinden saydılar”. 

‘Azim seller, İstanbul ve Edirne’de ve etrafta, Manisa ve Kütahya havalisinde pek çok evleri tahrip etti.

Yaprak 148/b-149/a – Onbirinci vak’a:

“Sene-i semâninde ki cemaziyelâhirede (Ekim 1572) dünyanın şimal tarafında görünüşü Zühre (Venüs) cirminde bir yıldız doğdu. Değirmen gibi etrafı dolandı, nazardan kayboldu. Ve yine o senedeki Şaban ayında (Aralık 1572) durmadan yağan yağmurlar ve ‘azim seller, İstanbul ve Edirne’de ve etrafta, Manisa ve Kütahya havalisinde pek çok evleri tahrip etti. Hatta Edirne’de dört yüz meskûn evi sel aldı. Nice zaman yollar bağlandı. Yağmur sellerinden yolcular ve tüccar yol alamaz oldu. Müneccimler bu ahvali o kevkev-i rahşendenin (parlak yıldızın) tesirinden saydılar. Yine o senede Mekke-i mükerreme  taraflarında da ‘azim yağmurlar yağıp Harem-i Şerif’i sel bastığından hacıların su içinde tavaf ettikleri Kitâb-ı Bahr-i Râciz’de yazılıdır derler.

Nisan 1573: Ayasofya civarında inşaat faaliyetleri

“Cami-i Ayasofya etrafında olan evler ve ikametgâhlar satın alındı. Binaları yıktılar… Camii şerife muttasıl (bitişik) olan ilaveler ve kazurat ortaya çıktı.”

Ayasofya Camii yanındaki düzenlemeleri anlatan sayfa.

Yaprak 149/a – Onikinci vak’a:

“Sene-i semanin zilhiccesinde (Nisan 1573) emr-i şerif-i sultanî varit olup Cami-i Ayasofya etrafında olan evler ve ikametgâhlar satın alındı. Binaları yıktılar. Kırk zira’(30 m) miktarı derinlikte kazdırılıp camii şerife muttasıl (bitişik) olan ilaveler ve kazurat ortaya çıktı. Sonra  güzel bir surla etrafı tamir olundu. Ayasofya kubbesine muttasıl pâyeler bina edildi ve iki minare-i azimeden gayri iki minare-i cedit inşaı dahi buyuruldu. (2. Selim) kendisine medfen  (türbe) yapılacak mahal-i lâtifi tayin kıldı. Eski medreseden gayri iki medrese-i celile-i Selimiye binası yapılması dahi emrolundu. Lâkin ömrü azizi vefa etmedi. Sair yerler tertip  kılındı ancak o iki medreseye başlamak müyesser olmadı”.  

16. yüzyıldan bir gravürde Ayasofya Camii.

28 Ekim 1579: Uğursuz bir haber: Sokullu’nun katli

“Mecnun-meczup kılığında hayırsız uğursuz bir müfsit, dilenci gibi huzuruna çıkmış… O fırsatta hançerine götürüp sadrazamın sadrına (göğsüne) bir hançer-i canistan vurmuş.”

Yaprak 192/a – Ondördüncü vak’a:

Vezirâzam olan Tavil Mehmed Paşa (Sokollu), Sultan Selim Şah’ın damadı idi. O  sene Ramazan’ın altıncı günü (28 Ekim 1579) cenab-ı serdara bu uğursuz haber vasıl oldu. O gün, o ulu vezir, hükümet makamında adaleti yaymak, yerinde tedbirle mezalimi kaldırmak için çalışır iken ikindi namazından sonra, mecnun-meczup kılığında hayırsız uğursuz bir müfsit, dilenci gibi huzuruna çıkmış. Vezir elini cebe vurup altın akçe ile himmette bulunmak üzere  iken o fırsatta hançerine götürüp sadrazamın sadrına (göğsüne) bir hançer-i canistan vurmuş. Vezirin ahir ömrü ve devleti, Hazret-i Ömer gibi şehadetle sona ererken ahiret saadeti de nasip olmuş. Mansıbı da (görevi) Rüstem Paşa merhumun muhterem damadı ikinci vezir makamındaki (Semiz) Ahmed Paşa’ya layık buyruldu.

Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın katlini gösteren çizim.

1582: Şehzade Mehmed Han’ın sünneti ve 52 gün 52 gece han-ı yağma

Surnâme-i Hümayun’dan 1582’de 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed için düzenlenen sünnet düğünü şenliklerinde camcılar loncasının çalışmalarını gösteren minyatür. Camcılar, tekerlekli bir araba üzerine yerleştirdikleri seyyar fırın yardımıyla camdan üretimin aşamalarını sergiliyor.

“Haftada bir kere nimet yağması (han-ı yağma) her üç günde bir padişahın bahşişi altın ve gümüş serpmek mukarrer idi… Görülmemiş gariplikler, acayip  gösteriler ise nihayetsiz oldu.”

Yaprak 199/a – 202/a – Sene-i tıs’in ve tıs’amie (1582) tarihinde vaki’ sûr-ı hümayun cemiyetidir:

Şehriyar-ı cihan, Selim Han oğlu Sultan Murad (3.) Han, kıymetli oğlu Sultan Mehmed Han’ın sünneti ve sünnet cemiyeti-i Muhammediye (düğünü) için iki cihetten riayet kast etti. (Evvela) ecdadı izamı zamanındaki sûr-ı pür sürurun (düğünlerin) ihracatı (hesap ve programı) defterleri görüldü. Ona göre cemiyet-i sûr-ı hıtân (sünnet düğünü) tedariki görüldü. Hatta mülûk-i etraftan (meliklerden) Mekke-i Mükerrem’e şerifine, Kırım Hanı’na hatta bazı hükkâm-ı Hindustan’e, müstakil emirler, müteferrikalar ve çaşnigirler gönderildi: Falan tarihte sûr-ı hümayunum mukarrerdir, dâvetimize icabet edesiz buyurdular (şiir).

(…) At Meydanı Sarayı, bir saray-ı dilküşa idi ki mukabelesinde (karşısında) bir vasi (geniş) meydan ve yer yer bazı tılsımat-ı kadim ve minârât-ı acibe (acayip sütunlar) o arsada görülmede idi. Her zaman âl-i Osman sultanları cemiyet-i sûr-ı hıtâna (sünnet düğünü)  ferman ederlerse, saray içoğlanları ve harem-i muhteremdeki cariyeler, o Hud Cenneti misali makama (saraya) göçüp iki ay miktarı orada otururlardı. Bazı padişahlar, sûr-ı pür sürûr cemiyetinin kırk gün kırk gece devamına rağbet etmişlerdi. O eyyamın her bir gününün kıskanılacak, gecelerinin de Kadir gibi kutlu olmasını gözetmişlerdi. Fe-emma bu şehriyâr Sultan Murad bin Sultan Selim Han (şiir) altmış gün olmasını, her gün ve gecesinin de türlü çeşitli yemekler dağıtılarak arz-ı meserretle (gösterilerle) geçsin buyurmuşlar idi. Tafsil-i sûr-ı pür sürur (düğünün ayrıntıları) Câmi’ü’l-Buhur adlı kitabımızda yazılıdır.

El kıssa Mah-ı cemaziyelevvelin onikinci günü (6 Haziran 1582) Şehzâde-i âlî yani ki Sultan Mehmed Han, giyinip kuşanıp Burak benzeri bir ata binerek ağalar rikâb-ı şerifinde (sağında solunda) puyân ve revan (koşarcasına), vezirler önünce yürüyerek Eski Saray’dan çıkıp sûr olan makam-ı latife revan kıldılar (şiir).

3. Murad’ın oğlu Mehmed için düzenlettiği 1582 sünnet düğününü anlatan sayfalar.

Bil-cümle ayan ve erkân da seherde atlandılar. Şehr-i İstanbul’un boş sokaklarında türlü türlü  alaylar bağlandı. O sırada sadrazam olan Sinan Paşa ve vekil-i sâni namındaki Siyavuş Paşa, Müşir-i sâlis hükmündeki Mesih Paşa ve dördüncü vezir Cerrah Mehmed Paşa, Rumeli Beylerbeyi İbrahim Paşa da padişahı karşıladılar. Ulema zümresinin büyüklerinden padişah hocası Hasan Can-zâde Mevlânâ Sadeddin, o tarihte kadıasker bulunan iki molla da bir garip tantana ve bir özge zemzeme (sesler) ile atlandılar. Daha sonra mum alması kaidesi icra kılındı (şiir).

Bunlardan gayri nahiller vardı ki üç yüz altmış hesabına yakındı. Evvela Saray-ı Atik’e ilettiler. Badehu erkân-ı devlet varıp ziynet ile At Meydanı’na getirdiler. Bir diğer cemiyet dahi şeker nakline baktı. Adı geçen Rumeli Beylerbeyi İbrahim Paşa ve sair ağalarla  melikü’l-ümera serapa atlandılar. Leşker alayı ile nahil-i suru getirdiler. Gerçi ecdad-ı izamlarından Sultan Süleyman Han, şehzadeleri için iki defa sünnet cemiyeti etmişler idi. Vüzera ve ulema ile olan Meclis-i şerifte kendiler bizzat hazır olup oturmuşlar idi. Ancak kendilerinin önüne müstakil ve mahsus sofra konmuş idi. Taama sunmada elleri ile iştirak vaki olmamış idi. Lâkin bu şehriyar-ı âlişan (3. Murad) o üsluba rağbet göstermediler. İki ay art arda çekilen ni’am-ı gûnâ gûndan (türlü çeşitli yemeklerden) gayri üç ziyafet-i kebir tertibini emreylediler ki evveli ulemaya, ikinci vüzeraya, üçüncü şeyhlere idi. Veziriazam bu cemiyetlerde başa oturdu. Yani ki vekâleten huzur-ı padişahîyi temsil etti. Sipahi ve yeniçeriler ile sair çeri güruhuna olan ziyafetlerin nihayeti yoktu. Amma izdiham-ı insandan yollarda yürünmek zordu. Zuhura gelen görülmedik gariplikleri gerektiği üzere görmek müyesser olmadı. Tulumcular namına iğrenç bir güruh peyda ettiler ki cümlesi yağa bulanmış sahtiyan kaftanlar giyip ellerine birer yağlı tulum alıp halka hücum ile yolları açarlar ve halk bunlardan kaçar. Alelhusus bir kel başlı oğlan, hasırdan dikme yapuk (kaput) ile ikide birde meydanda cevelân ederdi. Sair tulumcular onu gördükçe edebe riayet edip selam dururlardı (nazım).

El-kıssa: Haftada bir kere nimet yağması (han-ı yağma) her üç günde bir padişahın bahşişi  altın ve gümüş serpmek mukarrer idi. Faraza bir düzineden fazla şehzadeleri avuç avuç para dağıtırlardı. Bu minval üzere ehl-i sukun (çarşı esnafının) her biri, birçok cemiyet ve pişkeş ile geldi. O mukabelede (o ölçüde) meram hâsıl ettiğinden, onlar da kese kese ödüle lâyık görüldü. Görülmemiş gariplikler, acayip  gösteriler ise nihayetsiz oldu. Minare boyunda üç kule ki kimi yekpare taştan ve kimi bina gibi örülmüş idi. Her birine adem çıkmak imkânsız iken bazı kimseler ya devlet başa ya kuzgun leşe deyip tırmanıp tepelerine çıktılar ve çok ödül aldılar. Cümleden daha şaşırtıcısı, bir demici harifi (ustası) arkası üzere yatıp karnı üzere örs koydurup soğuk demir dövdürdü. Bu kadar çekiçlerle demir döverlerdi. Hasılı kelam bu bapta  kalemlerle tafsil ve takriri mümkün olmadığından ancak müstakil kitap tahrir olundu.

Şehzade Mehmed’in 52 günlük sünnet düğünü sırasında esnaf alayına katılanlardan İstanbullu aynacılar, Surnâme-i Hümayun.