“Fake news” hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil. Matbaanın bulunmasıyla beraber harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor.

Şimdiye kadar gördüğüm Atari oyunlarının en güzellerinden Assassin’s Creed II’de, Floransa-Venedik-Roma sokaklarında Örümcek Adam gibi sağa sola zıplayan ve Floransalı Ezio adında bir oğlanı kontrol ediyoruz. Bu Ezio, bir Haşhaşi şebekesinin içine girmiş ve paralel devlet olarak kâh Leonardo Da Vinci’yle ahbaplık ediyor, kâh Pazzi ailesinin Medicilere karşı 26 Nisan Darbe Girişimi’ni engellemeye çalışıyor, kâh Papa Borgia’yla savaşıyor falan. Hani biraz o döneme meraklıysanız oynamanız, hatta en iyisi birini bulup ona oynatıp o oynarken seyretmenizi öneririm. Bizim evde “gamer” kişi eşim olduğu için, o oynadı ben seyrettim mesela.

Oyunun benim en çok ilgimi çeken yanlarından biri şuydu: Bu Ezio şehirde muhtelif görevleri yerine getirirken hâliyle suç işliyor, kamu güvenliğini tehlikeye atıyor ve ne kadar çok suç işlerse aranma ve arandığı için de şehirdeki muhafızlar tarafından GBT’sinin alınma ihtimali artıyor. İşte bunu engellemek için oyunda hemen her meydanda bulunan tellâllara rüşvet verip hakkınızda güzel şeyler söylemelerini ya da kötü şeyleri yaymamalarını sağlıyorsunuz. Öyle bir tür kendi havuz medyanı kendin yarat, kamuoyunu istediğin gibi manipüle et kafası yani. Şimdi tamam bu sadece bir Atari oyunu ama en azından bizim goygoy tarihî dizilerimizden daha gerçekçi. Ve evet, Örümcek Adam gibi sağa sola tırmanız dahil daha gerçekçi.

Hıristiyanlık dünyasınaTürklere karşı ihtar başlığınıtaşıyan takvim, 1455 tarihli.

Zaten sahte bilgilerle kamuoyunu istediği gibi manipüle etmek, hiç de öyle modern insanın zannettiği gibi kendisinin keşfi bir şey değil. Tabii kitle iletişim araçları devreye girince bu daha da hızlanıyor ve çetrefilleşiyor orası ayrı. Ama neticede tarihin her döneminde kamuoyunu bir konuda ikna etmek için ama gerçek ama gerçekdışı ya da çarpıtılmış iddialar ve beyanlarla propaganda yapıldığını biliyoruz. Yani “fake news”, hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil.

Matbaanın bulunmasıyla beraber örneğin ilk etapta harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının İncil’den sonraki ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Hani bildiğimiz Saatli Maarif Takvimi gibi ama “bugün doğacak erkek çocuklarına isimler”, “bugün ne pişirsem” gibi içerikler yerine, doğrudan halkı Türk tehlikesine karşı kışkırtan, buna dair korkutan metinler var. İstanbul’un fethinin hemen ardından yayımlanmaya başlayan bu broşürler, bugün Avrupa’da ve bizde çoksatan gazetelerin atası gibi (bizde “çoksatan” pek kalmadı ya, neyse).

E peki “Türkler İstanbul’u aldı, her an buraya da gelebilirler” korkutması kimin ne işine yarıyor? Neticede parlamenter demokrasi henüz ufukta görünmüyor; bir göç dalgası veya “işimizi elimizden alacaklar” safsatası veya “hükümet her göçmene on Venedik Dukası veriyormuş, sonra cepten arayıp ‘bitti mi, daha vereyim mi’ diyormuş” yalanı da yok.

Ha onun yerine ne var? Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Yani tamam, kendini doğrulayan kehanet misali Osmanlı ordusu 76 yıl sonra Viyana kapılarına dayanıyor dayanmasına da; İstanbul fethedilir edilmez Frankfurt’ta, Regensburg’ta, hatta ve hatta Basel’de “Hacı Türkler geliyor, uçlan bir beşlik” diye gulden gulden vergi toplamak yine de çok anlamlı gelmiyor. Basel yahu, dağlık mağlık onu geçtim; arada şanlı ve yenilmez ordusuyla Liechtenstein var.

Ha tabii halk bu “Türk vergisi”ni güle oynaya vermiyor ama, halkın güle oynaya vergi verdiği -hele o dönem, henüz aidiyetlerini çok da umursamazken yani dünya üzerinde kimse yerli bile olsa hiç de millî değilken- zaten görülmüş şey değil. Ama dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin, istemeye istemeye de olsa çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor. Basel’in cefakeş halkı “Yahu açız” diye itiraz edecek olsa, anında “senin tek bir okun fiyatından haberin var mı” diye ünleyen birisi indiriveriyor sopayı kafasına.