Bir toplayıcı iken kendi av olan insan evladı sonradan hıncını uçan-kaçan her şeyden çıkarmış; en yaman, en sapkın ve sınır tanımayan avcı olmuş. “Avcı-toplayıcı” dönemden modern zamanlara uzanırken, her coğrafyada, her inanışta kendini kaybeden iktidar sahipleri, ziyafet-parti-zevk üçgeninde hayvanların da neslini tüketmiş.

Mağara duvarlarındaki resimler ilk insanın av öncesi tedirginliğini, yiyecek ile eve dönme isteğini bugüne taşıyor. Üzerinde minik delikler olan ufak geyik heykelcikleri, avı ıskalamamak için önce bir ayin yapmış olduklarını fısıldıyor.

Tarih öncesinin en eski av sahnesi Fransa’daki Chauvet mağarasının duvarlarındaki 30-32 bin yaşındaki resimler sanıyorduk. Ta ki 2014’te Endonezya-Sulawesi’de 44 bin yıl öncesine ait resimler bulunana dek. Ressamın hayvansı insanlar çizmesi, soyut ve yaratıcı düşünebildiğini gösteriyordu. Gagası, kuyruğu olan insanlar resmetmiş olması, ruhani bir eğilimin başlangıcını veya şamanik bir inancı yansıtmış olabilir deniyor. Bu sahneler henüz dünyanın “efendi”si olmamış, sık sık aslanın dişine kaçan, bizonun boynuzuna takılan ilk insanların gönderdiği kartpostallar gibi. Daha sonraları Çatalhöyük’te ve Anadolu’daki diğer höyüklerde de gördüğümüz sahneler bunlar.

44 bin yıllık av sahnesi Endonezya-Sulawesi’de 44 bin yıl önceye tarihlenen bu mağara resmi, tarihteki en eski av sahnelerinden… Resimde bir bufalonun etrafını ipler ve mızraklarla saran minik avcılar görünüyor.

Gelelim ilk çağa… Ormanlar, ovalar, dağlar hâlâ tepeleme yaban hayvanları ile dolu. Güney Asya’da kaplanlar, Nil’de su aygırları, Mezopotamya’da aslanlar cirit atıyor. Anadolu’da fil de var, aslan da… Dağ keçileri, çeşitli kuşlar, yaban domuzları bol sayıda. Ama insanlar da daha kalabalık. Yerleşik düzene geçmeye, kasabalar kurup birbirleri ile dalaşmaya başlamışlar. Artık kralları, rahipleri ve köleleri var insanlığın. Kralların da tanrısallıklarını savaş harici zamanlarda da kanıtlamaları gerekiyor ve “avlanarak dünyayı tehlike ile kaostan arındırıyorlar”. Bir kabartma duvar panelinde kral şöyle diyor: “Ben Ashurbanipal. Tanrı Ashur ve Tanrıça İştar’ın olağanüstü güç bahşettiği, dünyanın kralı olan ben, İştar’ın okları ile bu aslanları öldürdüm ve şarapla kutsayarak ona adadım”.

Avlanmanın önemli bazı faydacı nedenleri de var. Heyecan, eğlence ve avın arkasından çoğunlukla ziyafet sofraları kurulduğu için soylular avlara katılmayı seviyor. Birçok stel, kabartma, mühür, sikke ve duvar resminde bolca av sahnelerine rastlıyoruz. Hitit yazılı belgelerinde Kral Anitta “And içerim ki, gerçekleştirdiğim bu avda Neša şehrime 2 aslan, 70 domuz, 60 yaban domuzu, ayılar, leoparlar, aslanlar, ceylanlar ve vahşi keçilerden oluşan toplam 120 adet hayvan getirdim” diye övünüyor. Bu dönemde artık eğitilmiş köpek ve yırtıcı kuşlar da ava katılıyor. Örneğin haşmetli bir Anadolu mastif ırkı olan Aksaray Malaklısı, Hitit dönemi rölyeflerinde kralın yanında aslan avında görünüyor.

Tanrılara hediye MÖ 668-627 arasında hüküm sürmüş son büyük Asur kralı Asurbanipal, Tanrı Ashur ve Tanrıça İştar’a hediye etmek için bir aslan öldürürken… Av sahnesinin tasvir edildiği rölyef bugün British Museum’da.

Büyük İskender’den sonra kapsamlı av partileri iyiden iyiye krallara yakışan bir etkinlik olarak ortaya çıkıyor. Antik Yunan’ın av tanrıçası Artemis idi. Roma’ya taşınınca hazret, adı Diana oldu. Yiyecek olarak av hayvanları Roma’da çok sevilirdi. En değerli av geyikti ve çağlar boyunca da öyle kaldı. Kuşlar, yaban tavşanı ve yaban domuzu da çok avlanırdı. Roma döneminde avladıklarını pazara getirip satan veya efendileri için avlanan avcılar ayrı bir meslek kolu olmuştu artık. Arena oyunları için bazı hayvanları canlı olarak da yakalarlardı. Zengin Romalıların arazileri lüks içinde avlanabilmeleri için bulundurulan av hayvanları ile doldurulurdu.

Ortaçağ’da giderek nüfusu azalan av hayvanlarını soylulara ve özellikle kraliyetin avlanma eğlencelerine ayırabilmek için, neredeyse her ülkede krala ait ormanlar ve “has” bölgelerde avlanma yasakları konmuştu. İngiltere’de soylular ve sıradan halkın sık sık tepesini attıran öyle sıkı yasaklar vardı ki bir insan cesedi bulunsa yapılacak soruşturmanın aynısı ölü bir geyik için de yapılıyordu! Robin Hood ve arkadaşlarının ateşte çevirdikleri geyiğin nefis kokusu o dönemden bu zamana kadar ağzımızı sulandırmaya devam ediyor. Ne cüretle soylulara bile henüz tanınmamış bir hakkı çiğniyorlardı?

Geyik başta olmak üzere bütün büyük hayvanlar avlandıkları gün yenilmiyordu. Kovalamaca sırasında artan laktik asidin etten arındırılması gerekirdi. Kuşlar ve minik hayvanların bazıları ise aynı gün yemeğe dönüşüyordu. Kralın yasağı tüm ormanı kapsardı. Geyikler kadar sülünler, keklikler, çulluklar ve diğer kuşlar, yaban domuzları ve bunların besin kaynağı olan meşe palamutları, pişirilecekleri odunların kaynağı olan ağaçlar da yasaklara dahildi. Av hayvanlarının yaşamsal kaynaklarını tükettiği düşünülen tilki, tavşan, sincap gibi “zararlı” hayvanların avlanmasına izin çıkardı çoğu kez.

Savaşa hazırlanmada eğitici bir rolü olan avcılık, Türk devletlerinde en önemli geleneklerden biriydi. Altay halkı ava çıkmadan önce çeşitli ibadetler yapar, özellikle avı koruyacak olan ruha bağlılığını göstermeye çalışırdı. Yaban kuş avlarının onların dininde apayrı bir yeri vardı. Altay Türkleri av hayvanlarının insanların dilini anladığına inanırlardı. Bundan dolayı da gizli bir avcı dili doğmuştu. Genellikle av sırasında avlanan kuş ve hayvanların adları kullanılmaz, isimler tanımlayıcı başka sözcüklerle ifade edilirdi. 2. yüzyılda Moğollar da barış zamanlarında savaş oyunları yerine av partileri tertip ederlerdi.

Eski Türkler’de vahşi hayvanların etleri yenildiği gibi avlarda kullanılan şahin türünden bütün kuşlar “onkun” kabul edilir ve adları özel isim olarak kullanılırdı. Oğuzların Avşar boyunun isminin anlamı “kuş ile avlanan”dır mesela. Avcılık Türklerde hep ulusal bir gelenek olmuş. Sürgün avı 11. yüzyıldan itibaren hükümdarların halk ve askerle birlikte yaptıkları askerî tatbikat benzeri bir spor haline gelmiş.

Karahanlılar ve Selçuklular da törensel nitelikli bir spor olarak av partilerini devam ettirdiler. Selçuklu hükümdarlarının sofralarından av eti hiç eksik olmazdı. Sultan Melikşah ile 1. Alâeddin Keykubad söylenceye göre yedikleri av etinden zehirlenerek ölmüşlerdir. Av geleneği Gazneliler, İlhanlılar, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde de devam etti.

Osmanlılar’da av 2. Bayezid, Filibe dolaylarındaki Uzunova’da avlanıyor (Hünernâme 1. Cilt [TSMK – H. 1523] y182b.)

Osmanlı sarayında has bahçelerde yırtıcı kuşlarla avlanmanın yanısıra araba, koltuk veya oturak avı ya da sürek avı yapılırdı. Avcı sultan sürek avlarında yalnızca ok ve yayla avlanırdı. 1553’te 1. Süleyman’ın av sonrası müzikli bir ziyafet verdiğini Celalzade Mustafa Çelebi’nin Hünername’sinden öğreniyoruz. Tarihçi Mustafa Âli 1600’de yazdığı kitapta av eti yemenin zevkinden bahseder: “Av eti tatlı bir lokma gibidir, ruhu besler, ne aç ne de tok olan av etine doyabilir”. Saray avları sırasında “yimeklik” sülün, bıldırcın, keklik, yaban ördekleri, kaz ve toyun yanısıra turna ve balıkçıl da sorguçlarda tüylerini kullanmak üzere vurulurdu. Bu sırada nakkaşlar da avı kağıda aktarırlardı. Bu “yimeklik” kuşların dışında tavşan, tilki, yaban domuzu, geyik, kurt ve ayı da avlanmış. Özel şölen olacaksa avın belgelemesi için bir katip görev alırdı. Bu nedenle her bir seferde neler avlandığının kaydına ulaşabiliyoruz.

1. Ahmet’in mütevazı sayılabilecek av rakamlarının yanında torunu Avcı Mehmed’in 50 av seferinden kaydedilen rakamlar, Edirne ve civarında yaban hayatın köküne kibrit suyunun ta o dönemlerde ekildiğini anlatıyor bize. Kasım 1667’de üç günlük sürek avında 94 geyik, sonra da “koltuk sürgünü” sırasında da 11 geyik ve 3 yaban domuzu avlamış. Koltuğu koşturan uşakların yerinde olmak istemezdim doğrusu. Evliya Çelebi’den de Yeniçerilerin Istrancalar’da avladıkları alageyik, karaca ve geyik etlerinden padişah için pastırma hazırladıkları bilgisini alıp Yeni Kıta’ya doğru bilgi avcılığımıza devam edelim.

Kuzey Amerika kıtasının kolonizasyonu sırasında yeni gelenler yerli halklar tarafından saygılı bir denge içinde tüketilen ve bu nedenle sayıları milyonlara varmış mutlu, iri hayvanlarla karşılaştılar. Derken 1876’da Transcontinental demiryolu hizmete girdi ve kıtayı aşarak Vahşi Batı’nın, yerli halkların ve yaban hayatın sonunu getirdi. Bu öyle vahşi bir avlanma dönemi idi ki dönemin fotolarına bakarken üzüntü ve utanç duymamak olası değil.

Vahşet Dağı Kuzey Amerika’nın kolonizasyonu sırasında kıtaya yeni gelen beyazlar, yerli halklarla birlikte yaban hayatın da sonunu getirdi. Beyaz adamın işi bittiğinde sayıları 30 milyona varan bizonlardan 300 tane kalmıştı. 1870’lerde bizon kafalarından bir dağın önünde gururla poz veren adam, vahşetin boyutunu gösteriyor.

Manhattan’ın zenginleri yemekli, lüks vagonlarla ordunun düzenlediği bizon avına çıkıyorlardı. Bir albay trenin camından ordunun sağladığı en modern tüfeklerle 30 bizon vuran milyonere “Gördüğün her bizonu vur! Her ölü bizon, ölü bir Kızılderili demektir” diye akıl veriyordu. Bu nevi av gezileri sıradan turistik gezilere dönmüştü. Kısa süre sonra Beyaz adamın işi bittiğinde sayıları 30 milyon civarında olan bizonlardan 300 tane kalmıştı. Kürk ticareti için avlanan diğer yaban hayvanlarını yazmaya elim varmıyor bile. Somonun, balinanın, bizonun, su samurunun yokolmanın eşiğine geldiği ve tüm doğal dengenin altüst olduğu, benzeri yaşanmamış bir dönem.

Bugünlerde zengin avcılar fakir ülkelerdeki yaban hayvanlarını vurmak için para ödüyorlar. Hep birlikte karşı çıkıyoruz. Denizlerde hâlâ delice bir kıyım sürüyor. Yağmur ormanlarını yokederken bir başka toplu kıyım içindeyiz. Ancak içimizde bir yerlerde uyuyan bir avcı hep varolmaya devam edecek. Mağara duvarlarındaki kırmızı el resimleri bizi “dur, burada dur artık!” diyerek alışkanlıklarımızın getirdiği büyük yokoluşa karşı uyarıyor. Belki de arkamızdan el sallıyorlardır ama biz hâlâ uyanamadık. “Karma” diye bir şey var ise bu hayvanların ahı bir yerden mutlaka çıkacaktır elbet.