Vakit gazetesinin 5 Temmuz 1918 tarihli nüshasında yayımlanan yazı, sadece tarihî bir hadiseyi yansıtmakla kalmıyor, Türk gazetecilik literatüründe de bir ilk olma özelliği taşıyor. Ruşen Eşref’in gerek gazeteciliği gerekse tanık olduğu olayları ve dönemin havasını olağanüstü bir şekilde aktarması, bu makaleyi eşsiz kılıyor: “İki Saltanat Arasında”…

RUŞEN EŞREF

Gazeteci oradaydı Ruşen Eşref’in 5 Temmuz 1918 tarihli Vakit Gazetesi’nde çıkan “İki Saltanat Arasında” başlıklı ayrıntılarla dolu yazısının ilk ve ikinci sayfaları.

Bugün Çarşamba, 3 Temmuz 1334 (1918).

Bu vefat haberini aldığım vakit saat yedi buçuğu geçiyordu. Yıldız Caddesi’nin alt başında idim ki iftar topları atıldı. Sultan Hamid-i Sani’nin saltanat devrinde üzerinden korkusuz geçilmeyen cadde gayet tenha idi. Güzergahımdaki yeşil parmaklıkların önünde sıra sıra çınarların hafif kıpırdanmalarından kalkan tozlardan başka Yıldız’a bir de ben çıkıyordum.

Akşam ezanları okunuyor, keder haberlerini ekseriya geç duyan payitaht fevkalade bir tarih ânı geçirdiğinden gafil, sakin ve müsterih iftar ediyordu. Gayet sıcak günden sonra gurûb tarafında savruk duman renklerinde bulutlar, tozlu çınar yapraklarında ince hışıltılar vardı. Gecikmiş kırlangıçlar kısa ve keskin ötüşerek bilmem nerelere uçuyorlardı.

Yalnız meydana yaklaştığım vakit bir otomobil tozlar arasında bir an göründü, içinde bir silindir şapka ile, bir Avusturya zâbit şapkası ancak seçebildim, yine tozlar arasında kaybolup gitti. Hamidiye Camii’nin minaresinde kandiller yanmış, beyaz parmaklıklı pencerelerinden kuvvetli elektrik aydınlıkları çam ağaçlarına kadar vuruyordu. Bu meydanda da hala korkunç bir ıssızlık vardı!… O kadar ki insana korkutucu tarihi telkinlerin tesiri ve ürkekliği geliyordu. Yaz gecelerinin böcekleriyle, küçük havuzlarda kalmış kurbağaların seslerinden başka ne bir adım, ne bir nal aksi, ne bir öksürük, ne de bir tekerlek gırıltısı bile ihtiva etmeyen bu meydandan öteye geçip geçmemek için tereddüt ettim. Belki ve inşallah duyduğum şey yanlıştı. Öyle olmasa bir telaş, bir heyecan eseri görülmez miydi?

Şarkın melâlli, tenha, mutasavvıf ruhu ne kadar garip şey! Bu şayialar bir garp hükümdarının hâlet-i nez‘i (can çekişme anı) etrafında deveran etseydi her köşede, her bucakta yüzlerce meraklı vatandaş, muhbir, zâbit, kadın, darülfünunlu kim bilir nasıl bir heyecan içinde sabırsızlanırdı. Halbuki payitahtta bir halife değişiyor, Osmanlı tarihine bir saltanat faslı intikal ediyor da bundan henüz hiçbirimizin haberi yok!

Çekine çekine Yıldız’ın kapısına kadar gittim. Hala zannımı teyit edecek bir emâre görünmüyordu. Sultan Hamid devrinde ecnebilerin, selamlıkları seyrettikleri sedlere yeşil nebatlar tırmanmıştı. Onların önünde bir tek otomobil, arkasında da bir fayton duruyordu. Evvelce içlerinde hava gazları yanan fenerlerde kuvvetli elektrik lambaları yanmıştı.

Yâverân Dairesi’nin pencereleri aydınlıktı. İki tarafında iki genç asker nöbet bekleyen kapıya yaklaştım. Onlardan birisine soracağım zâtı sordum:

― Şu yandaki kulübeye! dediler…

Orada mütedeyyin hademeler, alçakça bir sininin etrafında iftar ediyorlardı. Biri beni görünce ceketini giydi. Redingot gibi uzun, yakaları devrik setreleri uzundu. Yakalarının kenarı ve kolları sırma şeritliydi:

― Az bekleyin, iftar ediyorlar! dedi.

Yine girdi, yemeklerine devam ettiler. Beni içeriye haber verecek kapıcı, unutmamak için sıfatımı ve ismimi tekrar alıyor, arkadaşları da onun hafızasına yardım ediyorlardı. Debdebeden hoşlanmamış halim Sultan Mehmed’in sade, sessiz sarayının eşiğindeydim. Hala bilmiyordum, Halife gerçekten ruhunu teslim etmiş miydi? Kumlu yolların kenarlarına arka arkaya dizilmiş otomobiller görüyordum. Durgunluklarıyla sarayın içinde fevkalade bir hadise olduğunu ilan eden o makineler şu insanlardan beliğdi. Kapıcılardan biriyle konuşmaya başladım. İkimizde de doğrudan doğruya hadiselerin hakikatini açıkça görmeye cesaret edemeyen iki şarklı adam temkini vardı. Olmuş bitmiş bir şeyin etrafında ikimiz de birbirimize karşı vazıh birer vaziyet alamıyorduk.

― Zat-ı şahanenin rahatsızlığı ağırca diyorlar!

― Allahu alem! (Allah en iyisini bilir!) dedi.

― Pek mi ağır?

― Öyle zâhir!

― Ümitsiz diyorlar.

― Vallahi, galiba öyle!

― Hâlet-i nez‘de (can çekişme halinde) imiş!

Biraz tereddütten sonra:

― Vakıa, öyle olmalı, bilemiyoruz ki!

― Yoksa emr-i Hak mı vaki oldu!

İçini çekerek:

― Sizler bâki! O mübarek, mertebesine erişti. Biz kullarına da Allah böyle gecelerde ruh teslim etmek nasip etsin! dedi.

Uzun ömrü sayısız mahrumiyetlerin ağır zincirini sürüklemiş, ihtiyar saltanatının kısa devri bilmem kaç ihtilalin, bilmem kaç muharebenin, bilmem kaç memleket kaybının kederleriyle bütün bütün üzülmüş masum, bahtsız padişahın bizden birkaç yüz adım ötede duygusuz yattığını artık derin bir sızıyla tahayyül ediyordum. Durgun sarayının ışığında hademelerinden biri bu sızıyı benim ruhuma damla damla akıttı:

― Buyurun! dediler.

Ve müracaat ettiğim dakikadaki iltifatlardan daha büyük nezaketlerle beni Yâverân Dairesi’ne götürdüler. Aydınlık dehlizlerde, aydınlık ve bol süslü odalarda boşluğu andırır bir sessizlik vardı ve bununla beraber her tarafta insan vardı. Kırmızı fesli, siyah istanbulinli, galoş kunduralı hademeler, kordonlarını çıkarmış –bu bana çok dokundu- henüz sâbık yâverler, redingotlu, elleri tesbihli, kibar ve terbiyeli mabeynciler, teşrifat müdür-i umumisi, bu âcizi kabul ettikleri odanın yanındaki salonda nâzırlar!…

Mabeyncilerden ikisi beyaz sırma işlemeli beyaz bir seccadede akşam namazlarını kılıyorlar. Hademeler gümüş tepsilerde gümüş zarif fincanlarda sade kahveler getiriyorlar.

Zâhiri garplılaşmış şark ruhlu bir saray havası içinde, teselli ve tevekkül veren munis ve dindar bir şey duyuyorum.

Kendilerine takdim edildiğim Mabeyn erkânı, nazik ve halûk zâtlar, beni iltifatlarına mazhar ediyorlardı. Hepsinde ketum bir keder seziliyordu. Bizim dünyamızla siyasi dağdağalarımızla birkaç saatten beri artık müebbeden alakası kesilmiş efendilerinden saygılı ve yavaş bir lisanla, geçmiş zaman sigaları kullanarak öyle sadıkane bahsedişleri vardı ki!… Sanki ruhu onların seslerini işitecek ve rahatsız olacaktı! O kadar çekine çekine söylüyorlardı…

Geçen günleri anıyorlardı. Hayatlarından sekiz-dokuz senelik bir safhanın bütün hükümdara ait anları samimi bir feveranla canlanıyordu. Onların tesirli ifadeleri arasında şu hatıraları alabildim.

Tıknaz, orta boylu, gür kıranta sakallı bir zât ağlar gibi heyecanlı bir sesle diyor ki:

― Tam 1 Mart 1328 (14 Mart 1912).

Sonra parmaklarıyla sayıyor:

― Evet tam altıncı sene! diyor.

Ötekiler:

― Ne oldu! diye soruyorlar.

― Bir gün beni çağırdılar. Beşyüz lira verdilerdi. “Bu para benim masarıf-ı tekfiniyeme (cenaze masraflarına) sarf edilsin Şu kadarı ikilik, şu kadarı çeyrek yaptırılsın. Bunu ayrıca bir keseye koy. Senedini de ayrıca yaz. Hazinenin parasına karıştırma” buyurmuşlardı.

Diğerleri:

― Allah. Allah! diyorlar.

İhtiyar zât devam ediyor:

― İrade-i seniyyeyi telakki ettim. Para bir kese derununa kondu. Kesenin bir tarafını bendeniz mühürledim, bir tarafını da …….. Bey! Öylece durur.

Diğer bir zât mağfur halifenin nezaketini tezkâr ediyor:

― Adetleri değildi. Huzur-ı şahanesinde hiç birimizi uzun müddet ayakta bekletmezlerdi. Gidin filanı çağırın diye irade buyururlar. Biz çakır, onu gönderirdik. O da gidince; “Bir şey söyleyecektim ama unuttum, haydi git, sonra ben seni isterim” diye gönderirlerdi, diyor.

Bin üçüncüsü halûk sultanın memleketine karşı pek derin bir şefkat beslediğini şu küçük misalle arkadaşlarına anlatıyor:

― Ben bir yeis ve bir de meserret günlerini göndüm. Edirne sukût ettiği gün akşama kadar yemek yemedi, üzüntüsünden hiç konuşmadı. Her hatırladıkça gözleri yaşla dolu dolu oldu. Edirne tekrar alındığı gün de sevincinden duramıyordu. Her bendesine muvaffakiyet haberini bizzat lütfediyordu. Bu milletin refahı için dualar ediyordu. Son derece neşeliydi! diyor.

Dördüncü zât zahidliğinden bahsederek:

― Bir gün bendenizi huzurlarına çağırmışlardı. İkindi vaktiydi. “Seninle uzunca işimiz var. Fakat ikindi geçecek. Bekle namazı kılayım!” buyurdular. Ve duadan sonra bendelerine hitaben; “Hamd olsun Allah’a, bir rekat bile borcum yok” dediler, diyor.

Bütün bu sözler beni bütün bütün muhterem ölünün havasıyla sarıyor. Hastalığına dair bazı şeyler öğrenmek istiyorum. Ramazanın onbeşinci akşamı Hırka-i Saadet merasiminden Yıldız’a döndüğü zaman vücud-ı şahanesinde kırgınlık ve hararet duymuş. Yatağa yatmış. Dün sabaha kadar hastalığı seyrini alelade takip ediyormuş. Kendisi sıtma sanıyormuş. Hatta bu Cuma tekrar selamlığa çıkacağını bile söylüyormuş. Fakat bu sabah hastalığı birdenbire pek şiddetlenmiş. Bununla beraber dalgınlığı gelmemiş. Öğleye kadar kendine vâkıfmış. Mizac-ı şahanesini soranlara yorgun bir sesle; “İyiyim” cevabını verirmiş. Ruh teslim edeceği saatten biraz evvelisi Yahya Efendi şeyhiyle birinci ve ikinci imam bulunuyormuş. Hocalardan biri baş ucunda Kuran okuyormuş. İşte halûk padişah yalnız son Selamlık’a çıkamayacak kadar kısa süren bu hastalığının ve birçok seneleri mihnetle geçmiş uzun ömrünün son dakikalarına böylece varmış ve akşam ezanı saat yediyi on geçe raddelerinde Kuran sesleri ve “Allah, Allah” sesleri kendi de hafif hafif “Allah, Allah” diyerek ebedî ârasında istirahate kavuşmuş.

Yaşlı padişahın acılı ölümü 1918’in Ramazan ayında vefat eden Sultan V. Mehmed Reşad, böbrek yetmezliği ve şeker hastalıklarından muzdaripti. Ramazan’ın 15. günü fenalaşmış, 24. günü hayatını kaybetmişti.

***

Yarınki tedfinle [defnetmeyle] biat merasiminin icrasına dair takarrür eden resmi programı öğrenmek arzu ediyordum. Fakat akşamüzeri Veliaht-ı Saltanat Vahideddin Efendi Hazretlerinin Çengelköyü’ndeki kasrına giden Sadrazam Talat Paşa, Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi ve Harbiye Nazırı Enver Paşa henüz dönmedikleri için resmi program henüz takarrür etmemişti.

VI. Mehmed Vahideddin Yeni padişah VI. Mehmed Vahideddin, saltanat arabasında.

Tam o esnada dışarıda otomobil gürültüleri oldu. İstambulinli hademeler, nazırların avdetini haber verdiler. Oyma mermer başlıklı, çifter çifter somaki sütunların arkasındaki geniş sofadan, cesim ve ziyadar avizelerin mebzul ışıklar saçtığı ıssız sofadan geçerek istanbulinli iki hademenin delaletiyle Yâverân Dairesi’ne çıktım. Hiçbirinde kordon yoktu. Hepsi de yavaş yavaş konuşuyorlardı. Kimi Rumeli seyahatinden bahsediyor, kimi Almanya imparatorunun vüruduna ait intibalarını, kimi (Avusturya) İmparatoru Şarl ile vukubulan mülakat-ı şahaneye dair tahassüslerini yâd ediyordu. Hepsi de yarın mağfur padişaha son hizmeti ifa için tabuta refakat etmek arzusunu gösteriyordu. O esnada içeriye biri girdi. Ayaklarını birbirine vurarak resm-i selam ifa etti. Ötekiler de ayağa kalktılar. Ve; “Nazır Paşa emretti. Kordonlar tekrar takılacak!” demesi üzerine selam verip oturdular. İstanbulinli odacılar kordonları tekrar getirdi. Yarınki merasimi dair malumat edindikten sonra Saraydan ayrıldım.

Hamidiye Camii’nde teravih kılınıyor. Salavat-ı şerifenin ahengi ıssız meydanı uhrevî bir tesirle dolduruyordu. İstanbul’un minareleri yanmış, şehrin bütün ışıkları bulunduğum yüksek yerden tekmil heyetiyle görünüyordu.

Karanlıkta, ayağımın uzak akislerini işiterek inerken tekmil Sultan Mehmed-i Hamis’e ait hatıralarımı tekrar yaşıyordum.

Yarın İstanbul bir tedfin ve bir biat daha görecekti!.. Fakat şehir bundan haberdar değildi!

***

Cenazeyi görebilmek için bu sabah erkenden çıktım. Ona rağmen eski saraya (Topkapı Sarayı) girdiğim vakit, Babüssaade’de bir altın tahttan başka hiçbir şey bulamadım. Cenaze getirilmiş, Hırka-i Saadet Dairesi’ne nakledilmiş. Her yanında tarihimizin bin vakası, âl-i Osman padişahlarının bin hatırası uyuyan eski sarayda baygın ve melûl bir durgunluk vardı. Çok acılar görüp geçirmiş ihtiyar bir sima gibi mütevekkil, sabûr bir durgunluk! Sütunların altındaki dairelerden birine girdim. Oralarda da henüz kimseler yok. Lale bahçesine indim. Ve mermer bir merdivenden Hırka-i Saadet dehlizlerinin sarı kapısına çıktım.

Sultan Reşad’ın cenazesi 4 Temmuz günü Topkapı Sarayı’nda, merhum padişah Sultan Reşad’ın cenazesi, Hırka-i Saadet Dairesi’nde yıkanıp kefenlenerek kalabalık ve görkemli bir törenle son yolculuğuna uğurlanmıştı.

Ya Rabbi! Ne kadar nefis bir dehlizde bulunuyordum. Çok el ve omuz sürünmekten cilalanmış kalın, eski mermer sütunlar küçük küçük menkuş (nakışlı) kubbeleri tutuyordu. Buz camlı pencerelerden sızan hafif sabah ışığı orada uhrevî bir tesiri haizdi. Serin ve sulu bahçelerin akşam vaktindeki melûl ve ruhanî sükûnlarını andıracak çiniler duvarlara kadîm bir asalet, dindar bir haşmet vermekteydi. Bu ketum ışıklarla usul usul pırıldaşan mavi çiçekli, müzehheb hendesî (geometrik) şekilli, mor zeminli başka başka çinilerin fevkinde, yine çiniler üzerine nakşedilmiş hüsn-i hat harikaları vardı. Yerlerde ayak seslerini boğan kalın halılar, bu duvarların gösterişsiz fakat ilhamkâr süslerinde dünya ile alakanızı kesen lâhûtî bir hava hissediyordunuz.

Kubbe aralarında sütunlardan sütunlara uzanan demirlere asılı kırmızı billur kandillerin altında yürüdüm. Az ötede sessiz sessiz gidip geldiklerini gördüğüm siyah istanbulinli hademelere, redingotlu saray erkânına ve harem ağalarına yaklaştım. “Hacet penceresi”nin altın yaldızlı nefis parmaklığının önünde koyu nefti örtülü iki kürsü duruyordu. Üzerine yüksek ayaklı, tahta kollu bir masa koymuşlardı. Yanlarından bürümcükler ve koyu renkli şallar sarkıyordu. Sultan Mehmed-i Hamis orada yatıyormuş. Fakat örtüler o kadar düzdü ki içinde bir ceset bulunduğu belli bile değildi. Pencereler ve kapılar açılmış, balkonun eski Malta taşları üzerinde ince, kıvrık odunlar yanıyor, siyah bir kazandan temiz ve bol buğular çıkıyordu. Sarı bakır güğümler ve beyaz maşrabalar, rugan kayışlı yeni nalınlarla gezinen hademeler tarafından sakin sakin getirildi. Parmaklıklardan yukarıya kadar uzanan incir yaprakları arasında kırlangıçlar, şu müessir sahneye karşı lâkayd ötüyorlar, uçuyorlar, tabiatın birden ne kadar müstakil yaşadığına insanı inandırıyorlardı.

Geniş ve uzun teneşir, hasırları kaldırılmış eski Malta taşlarının üzerinde idi. Sultan Bayezid-i Veli zamanından beri her padişahın cesedinden sızan suları toplamış bu ananevi gasil yeri bu sabah, şimdi, biraz sonra yine ıslanacak!…

İşte dört hoca, ikisi ihtiyar, ikisi nispeten daha genç. ikisi erguvanî softan gömlekli, biri beyaz çubuklu fıstıkî, öteki de siyah çizgili beyaz ipek gömlekli dört hoca dirseklerine kadar sıyırmışlar, önlerine yine çubuklu beyaz ipek futeler bağlamışlar, kürsüden indirilecek naaşı bekliyorlardı. Masa teneşire yaklaştırıldı. Örtüler açılmaya başladı. Şalı ve bürümcüğü kaldırdıktan sonra ketenleri, daha sonra patiskaları açtılar. Bu kat kat örtüler kalktıkça git gide ortaya doğru bir şişkinlik beliriyor, yatan bu vücudun kaba hatları bezlerde dalgalanıyordu. Nihayet hepsini açtılar. Sultan Mehmed krem pike yüzlü bir şiltede yatıyordu. Çehresine tülbent örtmüşler!…

Yeisli hademeler dindar bir hürmetle naaş-ı sultanîyi şiltesinden teneşirine naklettiler. Sultan Mehmed’in arkasında beyaz, ince, yün fanila vardı. Hademeden biri siyah saplı küçük bir çakıyla fanilayı göğsünden ve kollarından kesmeye başladı. Altında gayet ince dokuma bezden bir gömlek görünüyordu. Nihayet teneşirin üzerinde vücud-ı hümayununu yarı üryan gördük. Beyaz bir vücuttu. Göğsünde kılları az ve seyrekti. Sol kolunda enjeksiyon noktaları belliydi. Tepesi çıplak sivrice başında gümüş saçlar vardı ve arkaya doğru düşüktü. Dolgun yüzünü kısa kesilmiş bembeyaz sakallar ve bıyıklar bürümüştü. Fakat sekerât-ı mevtinde (ölüm anında) acı duymadığı halîm ve sakin yatışından belliydi. Yüzünde hiçbir veca‘ işmi’zazı (acı çekme işareti) görülemeyişinden belliydi. Yalnız sol kulağının morarmış olduğu bu beyazlar arasında daha kuvvetle seçiliyordu. Bir şehîk esnasında (nefes alma anında) can verdiği göğsünün fazla şişkinliğinden anlaşılıyordu.

Artık güğümlerle sular taşınmaya, üstûfe bohçalardan çıkarılan incecik tülbentler ve saçları andırır lifler, düz, uzun, ince kalıp sabunlarla köpürtülüp vücud-ı şahanesine sürülmeye başladı. Bu son hizmetin sessizliği, teneşir kenarlarından ara sıra sızan melül su şarıltılarından başka hiçbir şey ihlal etmiyordu.

Onun aha bundan bir ay evvel pırıltılı nişanlarıyla misafirlerini karşıladığını, bitkin simasındaki yarı tebessümle tebeasına ağır ve fasıladâr selamlar verdiği gözümün önüne geliyor, halife niyazları dinlemiş, halife istiğfarlarına penah olmuş şu eski ve mübarek yerde şu iki zıt levha beni bütün bütün müteessir ediyordu.

Ezani saat biri yirmi geçiyordu (sabah saat 10). Gasil merasimi bitti. Hoca efendiler, hademelerle harem ağalarının koyu zeminli Hereke ipek bohçalardan çıkarıp getirdikleri açık krem, kenarları ağır beyaz ipek işlemeli havlularla kurulamaya başladılar. Orta boylu ve serviden yapılmış bir tabut getirildi. Dünkü halife içine hürmetle indirildi. Yüzüne dest-mâl örtüler, koynuna kınalar, sandallar ve bol bol gül suları döktüler. Bu kokulara bürünen vücudu yavaş yavaş gözümüzden silindi. Mukaddes daireye bu nefis kokular sinmişti. Buhurdanlardan öd ağacı tütüyordu. Ve Sultan Mehmed Han-ı Hamis de bütün müminlerin son kıyafetleri olan beyaz kefene dervişâne bir inkıyadla bürünüp tabutuna girdi.

Hademeler tabutu süslüyorlardı. Evvela bürümcük sardılar, üstüne şal, daha üstüne nar renginde bir ipeğe işlenmiş sarı sırma çiçekli ve sırma dallı bir örtü daha yaydılar. En üstüne de Beytullah’ın kapı perdesinden bir parça kondu ki yeşil ve kırmızı atlaslar üzerine kalın sarı sırmalarla işlenmiş nefis sülüs ayetler ihtiva etmekte idi. Artık kıymetdâr taşlı kemerler de üzerine takıldı. Eski halife son dünyevî merasimine bendegânı tarafından böylece hazırlandı. Baş imam, geniş yenli, siyah cübbesinden tombul elleri beyaz beyaz çıkarak, siyah eteği yerlere sürünerek müessir bir dua etti. Her kıtasında ağlıyordu. Oradakileri de ağlatıyordu.

Harem ağaları pencerelerden Hırka-i Saadet Dairesi’ne bakıyorlar, krem renginde bir halının üstüne konmuş şu kırmızı kadife çiçekli, beyaz ipek zeminli yastığa daha bundan birkaç hafta evvel oturup şu maun renkli rahlede Kuran okuduğunu, şu gümüş dolabın içindeki altın çekmecede mahfuz emânâtı kendi eliyle temizlediğini ağlaya ağlaya birbirlerine anlatıyorlardı. Uzun sikkeli (Mevlevi başlığı) Mevlevinin biri bir sütunun ayağına çömelmiş, boynu bükük oturuyor, ihtiyar akağaları, ihtiyar hademeler gözlerinin yaşlarını sile sile çıkıyorlardı.

Pencerelerden birine dayanmış, Murad-ı Rabi‘in (IV. Murad) şimdi yeşil sularla dolu mermer havuzuna, o havuzun arabesk oymalı mermer sütunlarına, İbrahim’in müzehheb kameriyesine baka baka hayatı, saltanatı, nekbeti, refah ve saltanatı düşünüyordum. Bunlar ne demekti?

O cevabı, güneşle buğulanmış mavi sularda saraya doğru koşuşan iki istimbot verdi!

Sâbık sultan burada bitiyordu. Lahikının (yenisinin) saltanata başladığı ilk anları görmek için dışarıya çıktım. Nişanlar, kordonlar, sırmalı göğüsler, kalpaklar, şapkalar, redingotlar, istanbulinler şu eski sarayın içinde, şu sütunlu kubbeler altında, şu kadim köşkler içinde hep aynı şeyi bekliyordu.

Tekrar Babüssaade’ye gittik. Orada, Selim-i Evvel’in (Yavuz Sultan Selim) Mısır seferinden avdetinde getirdiği Kansu Gavri tahtının, hulefa-yı Abbasiye’den müntakil bu altın ve zümrüt kakma tahtın sağına başta yeni veliaht Abdülmecid Efendi olmak üzere şehzadeler dizilmiş, soluna da başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere nazırlar dizilmiş bekliyordu. Mebuslar, ayan, askeri ve mülki ricâl bu tahtın etrafında bu ananevi kapıda yeni bir cülûsa biat etmek için bir halka şeklinde hazırlandı. Kubbealtı meydanındaki kadim servilerin tarihi gölgelerle sütun sütun serinleştirdiği kumlu yollara maiyet askerleri dizilmişler.

Yeni padişah Hırka-i Saadet’te yeni veliahtla birlikte dua ettikten sonra bu kapının önüne teşrif etti. Teşrif-i şahanesi hengâmında hademegân:

― Maşallah, şevketinle bin yaşa! diyerek alkış tutuyordu.

Yeniçerilerin en isyanlı zamanlarında dertlerini dinlemek için eski sultanların çıktığı bu kapıda, şimdiki şehzadeler, şimdiki vükela, şimdiki mebuslar, Kafkas’tan gelen murahhaslar Mehmed-i Sâdis’e (V. Mehmed) cülûsu tebrik etti.

Padişah şehzadelerle vükelayı ayakta karşılamıştı, karşısında nakibüleşraf ve kazasker ayakta duruyordu. Şehzadeler âl-i Osman silsilesinin ekber evladını, el sıkarak tebrik etmişlerdi. Vükelası, vüzerası, mebusumuz ve ayanımız saçak öperek biat ettiler. Bu merasim derin bir sâdegî (sadelik) içinde geçiyordu. Ağarmış saçlı, esmer, zayıf yüzlü, düşük kıranta bıyıklı yeni padişahımız müşir üniformasını lâbisdi (giymişti). Üzerinde yalnız birkaç nişan ve gözlerinde gözlük vardı. Fes rengi kumaş döşeli geniş tahtının sağ köşesine yan oturmuştu. Sol ayağı tahtın basamağında, sağı da sırma işlemeli koyu penbe ipek kaliçede idi. İlmiyeyi ve rüesa-yı ruhaniyeyi de huzuruna ayakta kabul etti. Bir taraftan mızıka mütemadiyen çalıyordu.

Hanedanın ekber evladı

Osmanlı hanedanının “ekber evladı” olarak tahta çıkan Sultan VI. Mehmed Vahideddin.

Merasim nihayet bulunca, tıpkı başladığı zamanki gibi üç defa daha selam havası vuruldu. Umum “Padişahım çok yaşa” diye bağırdı. Tekrar hademeler alkış tuttular. O esnada yeni hükümdar, selefinin musalla taşında bekleyen tabutuna doğru gitti. Hırka-i Saadet kapısının çinileri önünde veliahtla birlikte durdu. İhtiyar bir hoca musalla taşına çıkmış, şimdi tükenecek sanılan geçkin bir sesle:

― Bu mağfuru nasıl bilirsiniz? sualini haykırarak tezkiyeye başladı.

Dünyanın saltanatları ve gururları ne az pâyidâr şeyler! İşte biten ve başlayan saltanat gözlerimizin önünde karşı karşıya idiler. Göğüslerden derin bir inilti çıktı:

― İyi biliriz!

Ve duadan sonra eski sultan, sâbık maiyetinin omuzlarında Babüssaade’ye doğru tehliller, tekbirler arasında ilerlemeye başladı. Bir maiyet neferi eski hükümdarın sancağını tabuttan bir adım mesafe ile taşıyordu. Yeni padişah da bastonuna dayanarak kardeşinin tabutunu orta kapıya kadar teşyi‘ etti…

Ya Rabbi! Türlü türlü hal‘lerle biatler, cenazelerle alaylar görmüş şu ihtiyar sarayların arasında tiz mersiye sesleri, vakur ve fasıladâr tekbirler Kubbealtı meydanını dolduruyordu. Dinimizi, tarihimizi, hayatla memâtı bunun kadar yakından duyuran hiçbir manzara görmedim.

Perşembe,

4 Temmuz 1334 (1918)

Ruşen Eşref

4 TEMMUZ 1918 PERŞEMBE-CENAZE VE CÜLÛS MERASİMİ

100 yıl önce çıkan gazete haberinde mükemmeliyetçilik

Sultan Reşad’ın vefatı ve Vahideddin’in cülûsu, 5 Temmuz 1918 tarihinde yayımlanan İkdam gazetesindeki bir haberle de kamuya duyurulmuştu. Hadiseler anlatılırken verilen detaylar ve anlatım tarzı, bugün Türk basınında nadir görebileceğimiz bir özellik olarak ortaya çıkıyor.

3 Temmuz 1918 Çarşamba günü akşam saat 07.10’da vefat eden Sultan Reşad’ın cenazesi, ertesi gün sabah saat yedide Yıldız Sarayı’ndan Ortaköy’de Çırağan Sarayı rıhtımına nakledilmiş; rıhtımda hazır bulunan iki istimbottan birine naaşının bulunduğu tabut konmuş, diğerine merhum padişahın şehzadeleri Ziyaeddin ve Ömer Hilmi Efendiler ile padişahın yakınında bulunan mabeynciler, katipler, yüksek rütbeli memurlar, padişahın harem ağaları ve bendegânı binmişlerdi. Her iki istimbot sabah saat yedi buçukta Sarayburnu rıhtımına ulaşmıştı. Cenaze doğruca Topkapı Sarayı içinde bulunan Hırka-i Saadet Dairesi’ne götürüldü. Burada ulema ve hafızlar tarafından Kur’an-ı Kerim okunmuş, Ayasofya kürsü şeyhi efendi tarafından cenaze yıkanmış-kefenlenmiş ve üzerinde Kâbe örtüsü bulunan tabuta konmuştu.

Son cenaze V. Mehmed Reşad’ın naaşının Topkapı Sarayı’ndan Eyüp Sultan’daki türbesinin olduğu yere götürülmesi, imparatorluğun son cenaze merasimini ifade ediyordu.

YENİ PADİŞAHIN SARAYA GELİŞİ

Osmanlı hanedanının “ekber evladı” olarak tahta çıkan Sultan VI. Mehmed Vahideddin, saat 10.00’da Çengelköy’den Söğütlü vapuruna binerek 10.30’da Sarayburnu’nda Yalı Köşkü rıhtımına gelmişti. İskelede Kolordu Kumandanı Mehmed Ali Paşa, Şehremini Vekili ve İstanbul Vali Vekili Sezai Bey, polis müdürü ve mabeyn görevlileri tarafından karşılandı. Buradan arabalarla Topkapı Sarayı’nın üçüncü kapısına geldiler.

Yeni padişahın Topkapı Sarayı’na ulaşmasıyla tahta cüluslarını müjdeleyen 101 pâre top atışı yapılmış, resmî binalar ve gemiler bayraklarla süslenmişti.

Sarayın Akağalar Kapısı önünde bir halı üzerindeki tarihî taht, kapının ön tarafında biraz ileriye doğru konulmuştu. Topkapı Sarayı’nın Ayasofya kapısıyla, orta kapıdan Akağalar Kapısı’na kadar asker, polis ve inzibat memurları tören kıtası halinde saflar oluşturmuştu.

Tahtın sağ tarafında başta Veliaht Abdülmecid Efendi olmak üzere Osmanlı hanedanının şehzadeleri ile Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ve damat paşalar bulunuyordu.

Son cülûs Sultan VI. Mehmed Vahideddin’in Topkapı Sarayı’nda cülûs (tahta çıkış) töreninde yapılan biat merasimi. Tahtın sağında başta Veliaht Abdülmecid olmak üzere şehzadeler, solunda başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere hükümeti oluşturan nazırlar.

Tahtın solunda en başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere kabineyi oluşturan nazırlar; Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Hariciye Nazırı Ahmed Nesimi Bey, Posta ve Telgraf Nazırı Haşim Bey bulunmaktaydı.

Hükümet üyelerinin arkasında askerî ve mülki erkân, şehzadelerin arkasında ruhani reisler orta kapıya doğru mebuslar ve ayan üyeleri, ilmiye ricali, İstanbul’da bulunan Azerbaycan, Şimali Kafkasya, Gürcistan ve Ermenistan delegeleri bulunuyordu.

BİAT MERASİMİ

Bağdad Kasrı’na gelen padişah yanında Veliaht Abdülmecid ve teşrifat memurları olduğu halde Akağalar Kapısı’na ulaştı. Müşir üniformasını giymiş olan padişah tahtın önüne gelince tören kıtası tarafından selamlandı ve “Padişahım çok yaşa” duası tekrarlandı. Nakibüleşraf tarafından beliğ bir dua okundu ve yeni padişah tahta oturdu.

İlk biat adet olduğu üzere şehzadeler tarafından yapıldıktan sonra, bulundukları sıraya göre sadrazam ve hükümet üyeleri, Ayan Reisi Rıfat Bey, ayandan Abdülhak Hamid Bey, eski şeyhülislam ve ayandan Hayri Efendi ve mebuslardan hazır bulunanlar biat ettiler. Sonra sırasıyla askerî erkân, mülkiye ricali, ruhani reisler namına Rum Patrik vekili biat etmişler ve biat merasimi saat 11.30’da sona ermiştir.

SULTAN REŞAD’IN TABUTU BAŞINDA

Biat merasiminin bitmesini takiben padişah, doğruca Hırka-i Saadet önünde hazırlanan özel mahalde bulunan merhum hakanın tabutu önüne gelmiş ve biraderinin ruhuna bir Fatiha okumuştur. Hemen ardından tabut büyük bir ihtiramla en önde padişah ve veliaht-ı saltanat olduğu halde şehzadeler, sadrazam ve nazırlar, ayan ve mebuslar, erkân ve ümera ve diğer hazır bulunanlar olduğu halde Akağalar Kapısı önündeki musalla üzerine nakledildi.

Bu mevkide başta padişah ve veliaht olduğu halde hazır bulunanlar tarafından cenaze namazı kılındı. Cenaze namazından sonra saat 12.00 raddelerinde merhum padişahın cenazesi Akağalar Kapısı’ndan orta kapıya kaldırılmıştı. Önde maiyet-i seniyye süvari bölüğü, süvari polis memurları, meşayih, Mevlevi dedeleri, hademe-i şahane bulunuyordu. Cenaze alayının ön ve arkasında silahları başaşağı çevrilmiş askerler ve önlerinde Kolordu Kumandanı Mehmed Ali Paşa bulunuyordu.

Sultan Mehmed Vahideddin cenazeyi Akağalar kapısından orta kapı haricine kadar takip etmiş oradan Bağdad Kasrı’na dönmüştü.

CENAZENİN EYÜP’E NAKLİ VE DEFNEDİLMESİ

Cenaze binlerce kişilik büyük bir kalabalık ile Ayasofya-Salkımsöğüt yoluyla Sirkeci iskelesine getirildi. Sirkeci rıhtımında Nil istimbotu ile çok sayıda istimbot hazır bekliyordu. Tabut büyük bir ihtiramla Nil istimbotuna konarak hareket edildi.

Padişah yanında Harbiye Nazırı Enver Paşa olduğu halde otomobil ile Divanyolu, Şehzadebaşı, Vefa, Unkapanı, Fener yoluyla Eyüp’e gelmişti. Burada cenazenin gelişi beklendi.

Eyüp’e gelen istimbottan çıkarılan cenaze, Eyüp Sultan türbesine getirilmiş burada ruhuna fatihalar ithaf edilmiştir. Merhum padişah, vasiyeti üzere Bostan İskelesi civarında inşa ettirdikleri türbesine defnedildi.

Padişah VI. Mehmed Vahideddin, biraderinin defin merasiminde hazır bulunduktan sonra Topkapı Sarayı’na döndü. Buradan Söğütlü yatı ile Dolmabahçe Sarayı’na geçti.

Merhum padişah defnedilene kadar bayraklar yarıya indirilmiş, defin işleminin bitmesinin ardından yeni padişahın cülûsu münasebetiyle akşama doğru bayraklar tamamen çekilmişti.

RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN (1892-1959)

Son Osmanlı dönemini anlattı; M. Kemal’le tarihî söyleşiler yaptı

Galatasaray Sultanisi ve Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni bitiren Ruşen Eşref, öğretmenlik yaparken başladığı çevirmenlikle yazı hayatına dahil oldu. 1. Dünya Savaşı esnasında gazeteciliğe adım atarak savaş muhabiri olarak cephelerde bulundu. Servet-i Fünûn, Türk Yurdu, Donanma, Dergah, Yeni Mecmua, Vakit gibi önde gelen gazete ve dergilerde gezi ve söyleşi türünde yazıları yayımlandı.

Türk edebiyatına ve gazeteciliğine söyleşi-mülakat türünde yazımı kazandıran kişi olarak, bilhassa dönemin ünlü edebiyatçılarıyla yaptığı söyleşiler büyük ilgi gördü. Gazetede çıkan bu söyleşileri sonradan Diyorlar Ki adıyla kitap haline getirildi.

Ruşen Eşref’in mülakat tarzındaki bu yazıları rağbet görünce, yine bir ilk olarak 1918 yılı Mart ayında Yeni Mecmua’nın çıkardığı Çanakkale Fevkalade Nüshası’nda başta Mustafa Kemal olmak üzere Çanakkale’de savaşmış subay ve erlerle yaptığı söyleşileri yayımlanmıştı.

Ruşen Eşref bir Osmanlı aydını ve gazeteci sıfatıyla yaşadığı dönemde tanıklık ettiği tarihî anları yakından takip etmiş, mesleğinin kazandırdığı merak ve öğrenme güdüsüyle yaşananları okuyucularına sade ama akıcı ve ayrıntılı bir şekilde, kendine has üslubuyla aktarmıştır.

1918 yazında tanık olduğu tarihî anlardan üçünü, gazetecilik titizliği ile bizzat yerinde gözlemleyerek yazmıştır. “İki Saltanat Arasında” yazısı ile Sultan Reşad’ın cenazesi ile son padişah Vahideddin’in tahta çıkışını; “Altıncı Sultan Mehmed’in İlk Muayedesi” ile Vahideddin’in Dolmabahçe Sarayı’nda tahta çıkışının üzerinden birkaç gün geçmişken 10 Temmuz 1918 günü Ramazan Bayramı münasebetiyle gerçekleşen “muayede” yani bayramlaşma merasimini; “Altıncı Sultan Mehmed Han’ın Kılıç Kuşanması” yazısı ile -son defa olarak gerçekleşen- tahta çıkan padişahların geleneksel kılıç kuşanma merasimi olan Kılıç Alayı’nı yazmıştır.