Anadolu coğrafyasının ekosistemi özellikle son yıllarda yıkımın eşiğine geldi. Doğaya müdahalenin yakın tarihine bakıldığında, siyasal iktidarların bugün ayyuka çıkan çevre düşmanlığının izleri görülüyor. İşte Karadeniz Sahil Yolu’ndan Akkuyu Nükleer Santrali’ne, Bergama siyanür mücadelesinden Gökkafes’e uzanan, 1980’den bugüne kısa bir çevre güncesi.

Anadolu coğrafyasının ekosistemi özellikle son 20-30 yıllık süreçte yıkımın eşiğine geldi. Ormansızlaşma nedeniyle toprakların yüzde 86’sı erozyon tehdidi altında. Sulak alanların yarısı son 50 yıl içinde yok olurken, son 40 yıl içinde 1 milyon 300 bin hektarlık – yani üç tane Van Gölü kadar- sulak alan kurutuldu, tahrip edildi. 472 balık türünün yarısı tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Fosil yakıt kullanımı nedeniyle Türkiye’de hava sıcaklığı 1976’dan beri 1 santigrat derece arttı. 1990 yılından bugüne, gezegene salınan karbon emisyonlarını en çok artıran ülke ise Türkiye (Doğa Hakları Çalışma Grubu, WWF, Global Forest Watch verileri).

1980’lerden bugüne, ‘kırılma noktaları’ diyebileceğimiz olaylar üzerinden memleketin çevre müdahaleleri tarihine bakmak ise bugün daha da önem teşkil ediyor; zira bu hikayeler bir yandan çevre mücadelesinin geçmişini hatırlatırken, bir yandan bazı şeylerin nasıl da değişmediğini ortaya koyuyor. Yargı kararlarına rağmen siyasi iradenin kazanımları, ‘turizm’, ‘kalkınma’, ‘enerji’ gibi gerekçelerle gözden çıkarılan doğal kaynaklar, sesini çıkaranlara uygulanan yıldırma politikaları sadece dünü değil, bugünü, hatta bazen bir ‘deja-vu’ hissiyle anlatıyor.

FSM KÖPRÜSÜ

Binlerce hektar ormanı yedi

Boğaziçi Köprüsü, 1973’te açıldıktan 14 sene sonra başlangıç kapasitesinin dört katı araca evsahipliği yapıyordu. Köprü, İstanbul’un trafiğini kaldıramaz hale gelince ikincisi için planlama başladı. Birincisinden beş kilometre kuzeyde yapılan ikinci köprünün ‘kurdelesini’ 3 Temmuz 1988’de dönemin başbakanı Turgut Özal kesti. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçen ilk araç da onun resmi otomobili olmuş; tanıtım filminde, eşi Semra Özal’la köprü keyfi yaşayan Özal’ın “Hadi bir kaset koy da neşelenelim Semra’cım” lafı dillere pelesenk olmuştu. İkinci köprü esas olarak insanların yeşil alanlarla ilişkisini vurdu. İlk 10 yıl içinde sadece Anadolu yakasında 17.155 hektar orman alanı geri dönülmez bir şekilde yok edildi. Yok edilen ağaçların büyük bir kısmı yerleşim alanlarıyla iç içe olan koruluk, bahçelik, makilik gibi alanlardı.

KARADENİZ SAHİL YOLU

Sel ve yıkımlara yol açtı

Sinop’tan Sarp Sınır Kapısı’na uzanan 604 kilometrelik D-010, nam-ı diğer Karadeniz Sahil Yolu’nun temelini Karadenizli bir Başbakan, Mesut Yılmaz 1997’de attı; açılışı bir başka Karadenizli Başbakan, Tayyip Erdoğan 2007’de yaptı.

Fakat ‘küçük’ bir sorun vardı: yol kıyıdaki çoğu bölgenin denizle ilişkisini kesmiş, üstelik bol yağmur alan toprak yapısına uyumlu tasarlanmamıştı. Doğanın müdahaleler karşısında nasıl dirençli olduğu çabuk ortaya çıktı. 2009’da Giresun’daki yağışlar nedeniyle biriken su, sahil yolu engeline takılıp tahliye edilemedi, ciddi maddi hasar meydana geldi. 2010’da Rize Gündoğdu’da aynı nedenle biriken sel suları 12 kişinin yaşamına mâl oldu. 2011’de Rize’deki sel nedeniyle 1 kişi öldü.

Giresun, 23 Temmuz 2009

Aslında Murat Karayalçın’ın başbakan yardımcılığı döneminde hazırlanan farklı bir otoyol projesi, sahilden değil yukarıdan geçiyordu. Fakat bir dizi viyadük ve tünel gerektirdiği için yüksek maliyet gerekçesiyle rafa kaldırılmıştı. 2010’da, dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, “Yanlış bir projeydi ama yapmak zorundaydık. Ciddi bir para harcanmıştı. Bitirilmesi gerekiyordu” diyordu.

CARETTA CARETTALAR

Kaplumbağalar hâlâ tehlikede

Çevreci June Haimoff, İztuzu Plajı

Dünyanın en güzel plajlarından biri olan Dalyan’daki İztuzu Plajı’nda 1987’de Kavala Grubu tarafından İngiltere-BAE ortaklığıyla 1800 yataklı bir otel inşaatına başlandı. Bu, ataları yaklaşık 95 milyon yıldır yeryüzünde olan caretta carettaların, Akdeniz kıyısında Yunanistan’ın Zakintos adasıyla birlikte en büyük yumurtlama alanı olan İztuzu’nun yok olması anlamına geliyordu. Dönemin Turizm Bakanı Mesut Yılmaz önceleri “50-60 kaplumbağanın nesli tükenecekse, tedbir alırız. Ancak bunlar için binlerce dönüm alanı milli park ilan etmeye gerek yok” dese de, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) başkanı Prens Philip ve Avrupa Konseyi’nin devreye girmesiyle olay uluslararası bir boyut kazandı ve 1988 yılında Turizm Bakanlığı projeyi iptal etmek zorunda kalıp İztuzu’nu çevre koruma bölgesi ilan etti. Bugünse, 15 Özel Çevre Koruma bölgesinden biri olan, nesli tükenmekte olan caretta carettaların hayata başladığı nokta olan İztuzu, yeni tehlikelere gebe.

GÜVENPARK

Otopark durdu, metro vurdu

Ankara’nın Anavatan Partili belediye başkanı Mehmet Altınsoy, 1987’de Kızılay’daki Güvenpark’ı otopark ve alışveriş merkezine çevirmek istiyordu. ‘Çevre Duyarlılığını Yayma Grubu’ harekete geçip dava açtı ve imza kampanyası başlattı. Parka konulan ve ‘Güvenpark otopark olmasın’ yazılı kartonlarla çevrilen masada iki ayda 60 bin imza toplandı. Danıştay’ın 1988’de verdiği kararla otopark ve çarşı projesi iptal edildi. Yine de Güvenpark, 1987 yılından bugüne çok değişti. İki sene sonra görevi devralan yeni Belediye Başkanı Murat Karayalçın döneminde, metro projesi nedeniyle park şantiyeye döndü, ağaçlar söküldü; “yerlerine dönecekler” dense de o ağaçlar kök saldığı toprağı bir daha göremedi. Metronun yaklaşık üçte birini yok ettiği parkın son talihsizliği de polis karargahı haline dönmek oldu.

ALTIN MADENLERİ

Siyanür yaşamı zehir etti

Çokuluslu Eurogold şirketi, 1989’da Ege’nin bereketli ve kadim topraklarından Bergama’nın Çamköy, Ovacık ve Narlıca köylerinden oluşan bölgeye bir altın madeni açmak istiyordu. Altın cevheri siyanürle ayrıştırılacak, kimyasal atıklar maden sahasındaki atık havuzuna gömülecekti. Buna karşı başlatılan ve halkın kitlesel katılımıyla büyüyen mücadele yıllar sürdü ve maden sahası 1998’de mahkeme kararıyla kapatıldı. Ancak hukukun kazandırdıklarını siyaset geri aldı. 2002’de maden yeniden açıldı. Kararı veren Bakanlar Kurulu’nun gerekçesi ‘Ekonomik kalkınma’ ve ‘ulusal çıkar’dı. Topraklarını korumak için uğraşan köylülerse yıllarca yargılandı. 2005’te Eurogold’un yerine faaliyete başlayan Koza Altın, Bergama’da siyanürlü altın çıkarmaya devam ediyor.

MERALAR

Rant hayvan doyurmaz

Anadolu’da hayvanların otlatıldığı mera alanları 1950’li yıllarda 21.7 milyon hektar iken, bugün yaklaşık 10 milyon hektara düştü. Son yıllarda meralar artık yeni imar planları için ‘can simidi’ görevi görüyor. 2004’te kanunda yapılan değişiklikler, meralar üzerindeki yasadışı imar çalışmalarına tapu verilmesini sağladı. Asıl darbeyi ise 2013’te çıkarılan ‘Bütünşehir’ Yasası ve Temmuz 2014’te Torba Yasa’daki maddeler vurdu. Değişiklikle ‘alternatif bir alan bulunmaması durumunda’ Bakanlar Kurulu kararıyla kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilen yerlerdeki meraların imarının önü açıldı.

Diyarbakır, Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

KURUYAN GÖLLER

Yanlış tarım su bırakmadı

Türkiye’de özellikle 2000’li yıllarda sulama amaçlı barajların yapılması, su rejimini değiştiren sonuçlara yol açtı. Bunun örneklerinden biri de Tuz Gölü’nü de içine alan ve 20 yıldır su seviyesi her yıl 1,5 metre düşen Konya Havzası. Bunun nedeni Türkiye›nin bu en kurak havzasında çok su isteyen şeker pancarı gibi tarım ürünlerinin teşvik edilmesi. Aynı sürecin izini Burdur Gölü’nde de sürmek mümkün. 90’lı yıllara kadar kuru tarım yapılan Burdur Gölü Havzası’nda besiciliği arttırmak için mısır, yonca gibi hayvan yemi amaçlı, bol su isteyen ürünler ekildi. DSİ, kuraklığı iklimsel nedenlere bağlasa da, bölgede son 40 yıldaki yağış miktarının pek de değişmemiş olması gerçeği ortaya koyuyor. Böyle giderse göl 20 yıl sonra tamamen kuruyacak.

HES’LER

Dereleri mahvettiler

Senoz Vadisi, Rize

Türkiye’de 1990’ların ortalarından itibaren, ‘yeni ve temiz bir enerji kaynağı’ olarak nehir tipi hidroelektrik santraller (HES) konuşulmaya başlandı. İlk santralin kurulacağı bölge dünyanın korunması gereken 200 ekolojik bölgesinden biri olan Fırtına Vadisi’ydi. Proje önceleri “termik santralden iyi” denilerek bölge halkı tarafınan sevinçle karşılansa da, 50 binin üzerinde ağacın kesileceği ve ekosisteme zarar vereceği ortaya çıkınca hukuki süreç başlatıldı. 1997’de enerji piyasasına gelen yap-işlet-devlet modeliyle birlikte suyun kullanım hakkını 49+49 yıllığına devralan özel sektör de proje hazırlamaya başladı. HES’ler Karadeniz’le de sınırlı kalmadı; Fındıklı, Çamlıhemşin, Senoz, İkizdere’yle başlayan yola Erzurum Tortum, Antalya Alakır, Muğla Yuvarlakçay gibi yerler de eklendi. Bugün Karadeniz başta olmak üzere ekosistemi geri dönülemez şekilde tahrip eden nehir tipi yüzlerce HES’in faaliyeti devam ediyor.

TERMİK SANTRALLER

Filtresiz santral bacaları

Yatağan Termik Santrali 1982’de üretime başladı. Santral açıldığında hem istihdam hem de enerji sağlayacağı için bölge halkı tarafından sevinçle karşılanmıştı. Fakat santralin yaklaşık 25 km uzağına Gökova ve Yeniköy termik santralleri yapılacak olmasıyla birlikte pembe bulutlar dağıldı. Yıl 1984’tü, Yatağan’ın filtresiz bacalarından yayılan radyoaktif madde ve uranyum artık etkisini iyice göstermeye başlamıştı. Zeytin ve tütün rekoltesi düşmüş, kızılçam ormanları hızla sararmaya başlamıştı. Köylüler ve çevreciler diğer iki santralin yapımını engellemek için harekete geçti. Ancak hükümet kararlıydı. 1984’te dönemin Enerji Bakanı Cemal Büyükbaş, “Buraya turistik santral yapacağız. Gelen turist hayran kalacak, gezmek isteyecek” derken, Başbakan Özal bir yıl sonra “Gökova’da termik santral yazın önemli bir sorun yaratmaz. Sadece yağmuru aside dönüştürür” diyordu.

Yatağan Termik Santrali

Gökova ve Yeniköy termik santralleri herşeye rağmen açıldı. Yatağan Santrali bacasına filtre takılması, açıldıktan 18 yıl, Gökova Santrali’ne ise 7 yıl sonraya nasip oldu. Çevre örgütlerinin mücadele etmediği Maraş’taki Afşin-Elbistan termik santralinin A ünitesi 1984’te sessiz sedasız açılmıştı. Santralin bacasında halen bir filtreleme sistemi bulunmuyor.

AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ

Putin’e ÇED raporu jesti

İçel’in 150 km batısındaki Akkuyu’ya yapılacak nükleer santral ilk zikredildiğinde yıl 1976’ydı. Sonrasında hükümetler, ortaklar, yapım modelleri değişti, ama Akkuyu’daki nükleer planları değişmedi. Çernobil felaketinin olduğu Nisan 1986’da askıya alınan nükleer santral çalışmaları 1998’de tekrar gündeme gelse de ihale sürecinin sorunları nedeniyle ‘başka bahara’ bırakıldı. 2004’teyse dönemin Enerji Bakanı Hilmi Güler, “Yakında santral üreticisi ülkelerle görüşeceğiz” diyerek nükleer santralin ‘baharını’ yeniden müjdeledi.

Akkuyu Nükleer Santrali’nin daha önce iki kez reddedilen ÇED raporu, santrali yapacak Rusya’nın Devlet Başkanı Putin’in Ankara ziyaretiyle aynı gün, 1 Aralık 2014’te kabul edildi.

PARK OTEL VE GÖKKAFES

İlk hukuksuzluk anıtları

Gökkafes

İstanbul’un yakın tarihinde iki bina çok konuşuldu: Gökkafes ve Park Otel. Gökkafes (Süzer Plaza) süreci, II. Abdülhamid döneminde tapu kaydına «inşaat yapılamaz» şerhi düşülen «Pera Bahçeleri» üzerine 1983’te alınan 24,5 metrelik imar izniyle başladı. Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı döneminde 134 metre olmasına izin verilen bina, Sözen döneminde mühürlendi. Beyoğlu Belediyesi, 1997’de araziye inşaat yapılamaz şartının tekrar getirilmesi için mahkemeye başvurmuşken araya Başbakan Mesut Yılmaz girdi; arazi Beyoğlu’ndan alınıp ANAP’lı Şişli Belediyesi’ne verildi. Yargıtay’ın ‘bina yapılamaz’ kararını onamasına rağmen inşaat tamamlandı. 1979’da kapatılan Park Otel’in arazisine ise 1988’de yine belediye başkanı Dalan döneminde 18 kat izni verildi. 1993’te Danıştay kararıyla inşaat durduruldu. Mayıs 2011’de, Anıtlar Kurulu, yapının otel olarak düzenlenmesi için hazırlanan plana izin verdi. İki yıl süren inşaatın ardından Park Bosphorus İstanbul Hotel hizmete girdi.