#tarih
Kapak Konusu

İlk günden itibaren düşmanı defetmeyi ve bağımsızlığı düşündü

İtilaf Devletleri’nin 1. Dünya Savaşı bitiminde Türklere pek hayat hakkı tanımayacağını savaşın sonlarına doğru biliyordu. Başkentteki siyasi hava ve gelişmeleri yakından takip eden Mustafa Kemal, bu süre zarfında bir dizi temaslarda bulundu ve kararını verdi. Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelişinden, 16 Mart 1919’da Samsun’a gidişine kadar geçen sürede yaptıkları-yaşadıklarının analizi. 

Mustafa Kemal Paşa, daha İstanbul’a gelmeden, yani henüz Adana’da Yıldırım Ordular Grubu komutanı olarak bulunduğu sırada İtilaf Devletleri’nin, özellikle de Britanyalıların Türklere pek hayat hakkı tanıma niyetinde olmadıklarının bilincine varmıştı. Bu konuda uyarıcı olan gelişme, Britanyalıların savaş sırasında ele geçiremedikleri Musul’u Mondros Bırakışması’nın imzalanmasından sonra işgal etmeleri olmuştur. 

İleri bir tarihte işin dönüp dolaşıp silahlı çatışmaya dayanması olasılığını gözönünde bulunduran Mustafa Kemal Paşa, 7. Ordu’ya kuzeye, Çukurova’ya çekilme emri verdi. Aynı olasılığı öngören Britanyalılar da, bu geri çekilmeyi engelleyebilmek için İskenderun’u işgal etmek istemişler ve İstanbul’daki Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa başkanlığındaki hükümete bunu kabul ettirmişlerdi. Olay, bilindiği gibi, iki paşa arasında bir telgraf atışmasına neden olmuş ve Mustafa Kemal Paşa görevinden istifa etmiştir. 

Yıldırım Orduları Grubu komutanlığı  Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığını devraldığı Mareşal Liman von Sanders ile, Adana, 31 Ekim 1918. 

Daha sonra İstanbul’a doğru yola çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın, yolculuğu sırasında iki kişiyle görüştüğünü biliyoruz. Bunlar, Katma’da (günümüzde Suriye’de) karşılaştığı Ayıntab (Gaziantep) eşrafından Ali Cenânî Bey, Eskişehir’de de Mutasarrıf Zekâi (Apaydın) Bey’dir. Bu görüşmelerin ikisinde de değinilen konu silahlanmaydı; silaha gereksinim vardı, zira gelecekte ciddi bir vuruşma söz konusu olabilirdi. 

1918’in Kasım ayı başlarında birkaç güne sığan bu gelişmeler, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul yolculuğuna çıktığında ve İstanbul’a vardığında düşünüp yaptıklarının, 1919 Mayıs’ında Samsun’a giderken ve Samsun’a çıktıktan sonra düşünüp uyguladıklarına tıpatıp benzer olduğunu gösteriyor. Paşa’nın iki aşamada da ilk tercihi, iki tarafça da kabul edilebilir bir barışa siyasal bir çabayla, karşılıklı görüşme yoluyla kavuşmaktı. Yani silahlı harekâta hazır olunacak, ama silahlara ancak diplomasi yolu tıkanırsa başvurulacaktı. Unutmamak gerekir ki Sivas Kongresi kapandığında, Heyet-i Temsiliye Anadolu’nun Ermeni, Fransız ve Yunan işgali altında olmayan bütün yörelerine egemen durumdaydı. Değişik bir biçimde söyleyecek olursak, Anadolu’nun Eylül 1919’daki durumu, Nisan 1920’dekinden farklı değildi. Ama tercih, savaş ilân edip işgal altındaki bölgelere karşı taarruza geçmekten yana değil, seçim yaptırıp İstanbul’da ulusal iradeye dayanan bir hükümet kurarak 1. Dünya Savaşı’nın galipleriyle pazarlığa girişmekten yana kullanılacaktı. 

Mustafa Kemal Paşa’nın 1918 sonlarında böylesi bir pazarlığa girişecek bir hükümette yer almayı çok istediğini biliyoruz. Henüz Adana’ya bile gitmeden, daha Halep’teyken hem padişaha hem de Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya bu isteğini bildirmiş, ama olumlu bir yanıt alamamıştı. İstanbul’a geldikten sonra da bu doğrultuda çaba sarfedecekti gerçi; ama başkente vardığı 13 Kasım 1919’da karşısına çıkan durum, bu çabaların meyve vermesine hiç de müsait olmayan özellikler taşıyordu ve bu özellikler birkaç ay içinde daha da olumsuzlaşacaktı. 

Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa 


Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’den dört yıl önce 1915’te Çanakkale muharebelerinde “Gazi” olmuş, 1. Dünya Savaşı’ndaki son görevi olan Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’nda da “Yıldırım” sanını almıştı. 1918 sonu-1919 başında İstanbul’da ve Anadolu’da onun “Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa” yazılı kartposttalları satılıyordu. 

Başkentte durum 

Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldiğinde başkent politikasında söz sahibi olma yarışındaki güç odaklarının en ağırlıklı olanı Saray, yani Sultan VI. Mehmet Vahdettin’di. Bırakışma öncesinde kurulan Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) mensubu Bakanları da kapsayan bir ulusal koalisyon hükümeti olmasına ses çıkarmayan Sultan, Kasım ayında İzzet Paşa’yı sıkıştırmaya başlamış, kimin Bakan olup kimin olmayacağına Anayasa’yı çiğnemek pahasına karışarak, sonunda İzzet Paşa’nın istifa etmesine neden olmuştu. Bu tutum karşısında Meclis-i Mebusan’dan herhangi bir itiraz gelmediği gibi, bazı mebusların ve bu arada Meclis-i Ayan Başkanı Ahmet Rıza Bey’in Sultan’ın bu tür kararlarını tevil etmeye çalıştıkları bile görülmüştü. Nitekim İzzet Paşa’nın halefi Ahmet Tevfik (Okday) Paşa, kabinesini kurup Meclis’ten güven oyu istemeye hazırlandığı sırada İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, birçok mebusla görüşüp yeni hükümete güvenoyu vermemelerini söylemiş, ancak Paşa’nın ikna ettiğini sandığı mebuslar gene de Tevfik Paşa Kabinesi’ne güvenoyu vermişlerdi. Kısacası, Meclis-i Mebusan’ın pek ağırlık koyacak hali kalmamıştı. 

Meclis-i Mebusan’ın Sultan karşısında pısırıklık derecesindeki bu tepkisizliğinin birkaç nedeni vardır. Bunların başında, Anayasa konusunda en duyarlı olan İTC’nin, Meclis’te ve siyaset sahnesinin görünür düzeyinde bir güç odağı olmaktan çıktığını sayabiliriz. Bir kere Cemiyet, o günlerde resmen yoktu. 1-5 Kasım 1918 tarihlerinde yapılan son kongresinde kendi kendini dağıtma kararı almış, kongrenin ikinci gününün akşamında da önderlerinin önemli bir kısmı yurtdışına kaçmıştı. Öte yandan İTC, haklı ya da haksız, ülkeyi savaşa sokmakla, savaşın feci sonuçlarını yaratmakla ve savaş sırasında işlenen birçok suçun faili olmakla suçlanıyordu. Bu durumda ne İttihatçıların sesi çıkabiliyor ne de son kongrelerinin son gününde bazı üyelerinin kurduğu Teceddüt Fırkası’nın sesi duyuluyordu. 

İngilizler Beyoğlu’nda  İstanbul’da İngiliz askerinin Pera Palas Oteli önünde süngülü yürüyüşü. 

Bugün bu durumun İTC’nin sonu olmadığını biliyoruz tabii. Trabzon’da örgütlenen Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin ve Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesinin kurucularının İttihatçı, hatta bazılarının İttihatçıların İstanbul’da örgütledikleri Karakol Cemiyeti üyesi olduklarını; Doğu Karadeniz’e Güney Rusya ve Ukrayna’dan kaçan Rumların yerleştirilmesine karşı çeteler kurup savaşmaya başlayanların da İttihatçı, hatta Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olduklarını biliyoruz. Bunlar İstanbul’da da varlardı; ama siyaset sahnesinin görünür düzeyinde sesleri duyulmuyordu. Hatta ne Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in iyice cesaretlenip Meclis-i Mebusan’ı Anayasa’ya aykırı olarak yeni seçim çağrısı yapmadan feshettiğinde (21 Aralık 1918) ne de Tevfik Paşa Hükümeti’nin seçimlerin barış sonrasına ertelendiğini duyurduğunda (4 Ocak 1919) sesleri çıktı. İTC örgütünün Anadolu’daki gibi İstanbul’da da çok güçlü olduğu, ancak 11 Nisan 1919’da, Ermenilerin katledilmesinden suçlu bulunarak asılan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in cenazesini milliyetçi bir gövde gösterisine dönüştürdüğünde anlaşılacaktı. 

1918 sonlarında Meclis-i Mebusan’ın Saray karşısında gösterdiği pısırıklığın başka bir nedeni de, İTC’nin sesinin soluğunun kesildiği bir ortamda Saray’dan başka ciddî bir siyasal güç odağının olmayışıdır. İTC’nin baş düşmanı Hürriyet ve İtilâf Fırkası (HİF), Mondros Bırakışması ertesinde hemen toparlanamamış, Ocak 1919’da kendine gelir gibi olmuşsa da hem tutarlı bir politikası olmaması hem Balkan ve Dünya Savaşları sonrasında birçok üyesini yitirilen topraklarda bırakmış olması hem de ilk kurucularından Damat Ferit Paşa’nın kimsenin sözünü dinlemeyen bir tek adam olma tercihi, partiyi zayıf kalmaya mahkûm etmişti. Gerçi HİF üyeleri 1919 ilkbahar ve yazında Anadolu’da yer yer etkinlik gösterecek ve İttihatçıların başı çektiği bazı girişimleri bir süreliğine de olsa köstekleyeceklerdi ama; başkentteki etkinlikleri Bakanlık ve yüksek memurluk kapmaya çalışmakla sınırlı kalacak, içlerinden ancak bazıları bu çabalarında başarılı olacaktı. 

Şunu da unutmamak gerekir ki, Sultan VI. Mehmet Vahdettin ve eniştesi Damat Ferit Paşa’nın politikalarının millî çıkarlarla çeliştiği iyice anlaşıldığı sıralarda birçok HİF mensubu da Millî Mücadele’ye katılacaktır. Örneğin, saltanatın kaldırılmasına ilişkin ilk önergeyi hazırlayan ve Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olacak olan Rıza Nur Bey, 1911’de HİF’nı kuranların başında geliyordu. 

İngiliz komutanı esirler karşıladı  İşgalin ilk günü (13 Kasım 1918) İstanbul’a ayak basan General Sir Henry Fuller Maitland’ı Galata rıhtımındaki tören yürüyüşünde sivil giysili İngiliz esirleri karşıladı. 

Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geliyor 

İstanbul’a gelişi bazı gazeteler tarafından birinci sayfadan duyurulan Mustafa Kemal Paşa, geldiğinin ikinci günü Sultan VI. Mehmet Vahdettin’le Cuma selamlığından sonra görüşmüştü. Gelişinin üzerinden daha bir hafta geçmeden ise Minber ve Vakit gazeteleri kendisiyle kısa söyleşiler yapmışlar ve bunlar da gazetelerin ilk sayfasında yer almıştı. Kısacası, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a gelişi hiç de sıradan bir olay gibi geçmemişti. Üstelik Paşa, her ne kadar Minber gazetesindeki söyleşisinde doğrudan doğruya siyasetle uğraşmadığını söylemişse de hemen siyasete karışmış ve bir yanda İzzet Paşa’yı yeniden başbakanlığa gelmesi için ikna ederken, diğer yanda da Meclis-i Mebusan’a gitmiş ve birçok mebusla görüşüp kendilerinden Tevfik Paşa Kabinesi’ne güvenoyu vermemelerini istemişti. Tabii İzzet Paşa’nın kurmasını istediği yeni hükümette Harbiye Nezareti’ne getirilmeyi istiyordu. 

Mustafa Kemal Paşa’nın o günlerde bir Bakanlık elde etmesi halinde ne yapmak istediği, neler yapabileceğini sandığı konularında pek bir bilgimiz yok. Bu konulara ilişkin olarak çok sonradan söyledikleri ise pek inandırıcı değildir. 

Burada ilk üzerinde durmamız gereken nokta, Vakit gazetesine verdiği söyleşide ne kadar bağlı olduğunu vurguladığı meşrutiyet rejimi konusunda Sultan’ın neler düşündüğü ve ne yaptığıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın VI. Mehmet Vahdettin’in 1909 Anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan ulusal egemenlik rejiminden hiç hoşlanmadığını, eline geçen ilk fırsatta bundan kurtulmak isteyeceğini o günlerde bilmediğini hayal bile edemeyiz. 13 Kasım akşamı gittiği Pera Palas otelinde kendisini ilk ziyarete gelen yakın arkadaşı Rauf (Orbay) Bey’in henüz beş gün önce Sultan’ın ağzından işittiği ve “milletin koyun sürüsü, Sultan’ın da çoban olduğu”na ilişkin sözleri kendisine nakletmemiş olacağını da düşünemeyiz. Ayrıca, verdiği söyleşilerden birinde güvenilmesi gerektiğini söylediği Meclis-i Mebusan’a Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almasından sonra hâlâ güveniyor olduğunu sanmak da pek akla yatkın değildir. Kaldı ki, Mustafa Kemal Paşa’nın kurulacak bir hükümette yer almak için çalıştığına ilişkin söylentiler Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasından ve seçimlerin barış sonrasına ertelendiğinin duyurulmasından çok daha sonra, Mart 1919 sonlarına kadar sürmüştür. Hareket Ordusu’nun fikir babası olmasa da isim babası olan bir adamın, fiilî bir mutlakiyet ortamında ve İtilâf güçlerinin gölgesinde yapacağı Bakanlıktan gerçekten olumlu bir şeyler ummuş olabileceği çok su götürür. 

İngiliz işgalciler ve Türk çocuğu İngiliz bahriye askerleri Tophane’de geçit töreninde. İşgal günlerinde şehrin sokaklarında benzer manzaralara sık sık rastlamak mümkündü. Arka planda görülen ve 1955’te yol genişletmesinde yıkılan müşirlik binasının altındaki dükkanlarda İngiliz ve Fransız askerler için bar ve kafeler açılmıştı. İşgal askerlerinin geçişini kalpaklı kaputlu bir Türk çocuğu izliyor. 

Kanımızca Mustafa Kemal Paşa, Bakanlık arayışından çok çabuk, İstanbul havasını koklar koklamaz vazgeçmişti. Ama hakkında Bakan olacağına ilişkin söylentilerin yoğunlaşması çok işine geliyordu, çünkü bu, sık sık Sultan’la yaptığı Selâmlık görüşmeleriyle birlikte, kendisine bir tür dokunulmazlık sağlıyordu. Yani adının İzzet Paşa gibi başbakanlığı sırasında Britanyalılara ödün üzerine ödün vermiş ya da eski keskinliğinden eser kalmamış ve sürekli Fransızlarla ilişki halinde olan Ahmet Rıza Bey gibileriyle birlikte anılması, Mustafa Kemal Paşa’ya çok geniş bir hareket alanı sağlıyordu. Zira Britanyalıların 7. Ordu nedeniyle büyük kuşkuyla baktığı, Şubat 1919’da Musul kuzeyinde bulunan ve kısa bir süre sonra XIII. Kolordu’ya dönüştürülecek olan 6. Ordu’ya atanmasını istediği, sonunda da adını önemli mevkilere kesinlikle getirilmemesi gerekenler listesine koydukları Mustafa Kemal Paşa’nın da Ali İhsan (Sabis) ve Yakup Şevki (Subaşı) Paşalar gibi Malta’yı boylama tehlikesi vardı. Nitekim Damat Ferit Paşa’nın bir aralık onun da adını Malta’ya gidecekler listesine koydurduğunu, Mareşal Fevzi Çakmak’ın güncesinden öğreniyoruz. 

İstanbul’da durmadan en üst düzeydeki siyaset adamlarıyla görüşen, en yakın arkadaşı ve kendisi gibi İttihatçı Ali Fethi (Okyar) Bey’le birlikte gazete çıkaran, bu yetmiyormuş gibi Fethi Bey’i tutuklanmasından sonra hapishanede ziyaret eden, sık görüştüğü eski arkadaşlarından bir diğeri de gene eski İttihatçı, o sıraların Teceddüt Fırkası kurucusu Tevfik Rüştü (Aras) Bey’di. Üstelik Tevfik Rüştü Bey’le olan dostluğu nedeniyle, hakkında Teceddüt Fırkası’na girdiğine ilişkin, Paşa’nın hemen tekzip ettiği haberler de çıkmıştı. İşte Saray’la olan ilişki ve İzzet Paşa ya da Ahmet Rıza Bey’le olan görüşmeler bu temasları ve bazı başka gizli temasları dengeliyordu. 

İttihatçılar’la ilişkiler 

1923 Nisan ayında yayımlanan kısa bir demecinde Mustafa Kemal Paşa, İTC’nden, “vaktiyle zaten birçoğumuz o cemiyetin müessis ve âzasından bulunuyorduk” diye sözetmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminde İTC’nin tarihimizde oynadığı rol çok küçümsenmiş, Millî Mücadele sürecinden ise büyük çapta dışlanmıştır. Bunun birçok nedeni arasında en önemli olanı, Mustafa Kemal Paşa’nın hem İstanbul’dayken hem de Anadolu’ya geçtikten sonra birlikte çalıştığı İttihatçıların bazılarının Büyük Millet Meclisi döneminde eski önderlerine, özellikle de Enver Paşa’ya sadık kalarak kendisine muhalefet etmiş olmalarıdır. Bunların başında Albay “Kara” Vasıf Bey ve diğer bazı Karakol Cemiyeti üyeleri gelir. Halbuki Yusuf Hikmet Bayur, güvenilir bir kaynak olan Atatürk. Hayatı ve Eseri adlı kitabında Karakol Cemiyeti merkez örgütünden Vasıf Bey ile Binbaşı Ali Rıza Bey’in Mustafa Kemal Paşa’yla İstanbul’da en çok görüşenlerden olduklarını yazar. Bu kişilere o sıralarda yarbay olan “Çolak” Kemalettin Sami Paşa’yı da eklemek gerekir. Yalnız, Mustafa Kemal Paşa’nın Kasım 1919’da kurulan bu gizli örgüt üyeleriyle kesin olarak ne zaman ciddî temaslarda bulunduğu konusunda pek bir bilgimiz yok. Ancak iki olasılıktan söz edebiliyoruz. 

Birinci olasılık, Mustafa Kemal Paşa’nın “Kara” Vasıf Bey ve diğerleriyle temasa ancak Samsun’a gideceği belli olduktan sonra geçmiş olacağıdır. Bu durumda sözkonusu temasların Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki faaliyeti sırasında İstanbul’la olan iletişimine ilişkin olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Amasya Tamimi’nden sonra İstanbul’daki önemli birçok kişiye gönderilen mektuplar Vasıf Bey aracılığıyla gitmiştir. Öte yandan, bu kişiler arasında olan Halide Edip (Adıvar) Hanım da Ateşten Gömlek’te, verdiği yanıtları Kemalettin Sami Bey vasıtasıyla gönderdiğini söyler. Diğer bir Karakol Cemiyeti üyesi “Yenibahçeli” Şükrü (Oğuz) Bey ise, Mustafa Kemal Paşa’nın tayini hakkında Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın aklını çelenin ve tayine ilişkin Bakanlar Kurulu toplantısında çoğunluğu tayinden yana sağlayabilmek için Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin görüşünü belirleyenin Karakol Cemiyeti’nin etkinlikleri olduğunu yazar. 

Pera Palas’taki odada kaldı Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta kaldığı oda hizmetdışı tutularak bir müze havasında düzenlenmiştir. 

İkinci olasılık ise, temasların tayinden önce başladığı, yani Anadolu’ya gizlice geçme planlarının yapıldığı ama Mustafa Kemal Paşa’nın bundan kimseye bahsetmediği yönündedir. Nitekim Kâzım Karabekir Paşa, XV. Kolordu Komutanı olarak İstanbul’dan ayrıldığı 12 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gitme konusunda henüz ikna olmadığı kanısındadır. 

Birinci olasılığı daha güçlü bulmakla birlikte, ikinci olasılık konusunda da ciddi düşünmek gerektiğini söylememiz lâzım. Zira elimizde bugüne kadar pek kullanılmamış, ama güvenilirlik açısından hiç kuşku uyandırmaması gereken bir tanıklık var. Refet (Bele) Paşa, tanınmış gazeteci Ali Naci (Karacan) Bey’in yaptığı ve 2 Mayıs 1924’te Akşam gazetesinde yayımlanan söyleşide, 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin emri çıktığı sıralarda Mustafa Kemal Paşa’yla Anadolu’ya geçmenin yollarını araştırmakla meşgul olduklarını söylemiştir. 1924 ilkbaharında Refet Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa’nın aralarının pek iyi olmadığını düşünecek olursak, bu tanıklığın sağlamlığını sorgulamak pek doğru olmaz. Sonuç olarak, tanınmış bir paşayla Jandarma Genel Komutanlığı’ndan yeni ayrılmış bir albayın o günlerde Anadolu’ya geçmeyi tasarlarken, Britanyalıların hoşlanmayacağı gizli kapaklı işler çevirmek için kurulmuş Karakol Cemiyeti’yle temasa geçmiş olmaları da gayet mümkündür.

9. Ordu Müfettişliği

Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderilmesinde iki etkenin rol oynadığını söyleyebiliriz. Bunların birincisi başarılı bir asker olması nedeniyle tanınmış bir kişilik olması, ikincisi de siyasetçi – buna “diplomat” da diyebiliriz – yanı, yani siyaset dünyasında farklı birçok kimseyle iletişim kurmakta gayet becerikli olmasıdır. Bu sayede hem İttihatçı önderlerle arasının iyi olmadığının herkesçe bilinmesine karşın önce İstanbul’da, sonra da Anadolu’da İttihatçılarla birlikte çalışabilmiş hem de HİF çevresinden birçok kişinin kendisine güvenmesini sağlamıştır. Hem bütün çevreler kendisini aralarında görmek istemişler hem de bu çevrelerin hepsinde kendilerinden olduğunu savunacak kişiler bulunmuştur. Tabii, talihinin de yaver gittiğini unutmamak gerekir. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın babası İsmail Fazıl Paşa, kendi oğlu kadar sevdiği Mustafa Kemal Paşa’yı dünürü Mehmet Ali Bey’le tanıştırmış olmasa bugün nasıl bir tarih yazardık, bilemeyiz. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın eski Sarıyer Belediye Başkanı ve 1. Damat Ferit Paşa Kabinesi’nde İçişleri Bakanı olan Mehmet Ali Bey’e karşı bir İttihatçı ve uzlaşmaz meşrutiyetçi sertliği göstermediğini de unutmamak gerekir. Bu sayede Damat Ferit Paşa’yla tanışabilmiş ve onu da aradığı adam olduğuna ikna edebilmiştir.

Yukarıda da gördüğümüz gibi Mustafa Kemal Paşa, bir ara Anadolu’ya gizlice geçmeyi düşünmüştür gerçi ama, taşraya geniş yetkilerle donatılmış olarak gitmeyi tercih ettiği de su götürmez. İşte bu temasları, Mustafa Kemal Paşa’ya her şeyden önce bu olasılığı sağlamıştır. Öte yandan, Samsun ve çevresindeki olayları yatıştıracak yüksek rütbeli bir subaya gereksinim duyulduğunda, bazı kapıları sürekli aşındıran ve kendisi hakkında yeni bir hükümette yer alacağına ilişkin çeşitli dedikodular çıkan Mustafa Kemal Paşa’dan kurtulmak, birçoklarının işine de gelmiştir. Böylece, eski Bakanlardan Ahmet Reşit Rey’in anılarında söylediği gibi, Damat Ferit Paşa ve HİF çevrelerinin bir yanda Anadolu’da herhangi bir karışıklığa izin vermeme, diğer yanda da Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırma istekleriyle, Mustafa Kemal Paşa’nın geniş yetkilerle donatılma isteği, birbirlerinden çok farklı, hatta taban tabana zıt amaçlar taşımakla birlikte, aynı atamayla gerçekleşecektir: “[Damat Ferit Paşa’nın,] mütârekeden sonra Düvel-i Müttefika’nın hakkımızdaki teaddiyâtından hâsıl olan teessürünü, ihtimal ki yeis ve inkisâr ile, izhâr eden Mustafa Kemal Paşa’nın hal ve kaalinden vehme düşerek murâkabesinden âzâde kalmak için müşarünileyhi fermân-ı âlî ve Umum Müfettiş unvanı ile Anadolu’ya göndermesi aradığı maksatla taban tabana zıt bir hareketti”.

Ancak, bu atamada Damat Ferit Paşa ve çevresindekilerin bilgisizlikleri dolayısıyla etekleri tutuşarak aceleci davrandıklarını da düşünebiliriz. Bilindiği gibi Doğu Karadeniz’deki olayların yatıştırılması İstanbul’daki işgal yetkililerince sert bir dille istenmiş, Osmanlı Hükümeti’nin bunu başaramaması halinde bölgeye Britanya askerlerinin çıkarılacağı tehdidi savurulmuştu. Gerçekte ise bu tehdit tümüyle kurusıkıydı; zira Britanyalıların o sıralarda Anadolu üzerine büyük bir kuvvet sürebilecek halleri yoktu. Ama o günlerde Anadolu’da bulunan Ali Fuat ve Kâzım Karabekir Paşalar’ın farkında oldukları bu blöfü, Damat Ferit Paşa yutmuştu; zira hem İtilâf Devletleri’nin içinde bulunduğu sıkıntılardan haberi yoktu hem de büyük çaplı bir İtilâf ordusunun Türk çetecileriyle savaşmak için Anadolu’ya çıkması bütün politikasını iflas ettirirdi. Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’yı yolcu ederken sarfettiği “devlete yapacağın hizmet” sözcükleriyle kastettiği de bu politikaydı işte.

Sultan da, başbakanı da, olağan koşullarda bir genel seçim yapılması halinde Meclis-i Mebusan’da adı olmasa bile zihniyeti İttihatçı olan, yani hakimiyet-i milliye taraflısı bir çoğunluk oluşacağının farkındaydılar. Bu ise, istedikleri devlet yapısının, hükümdarın meclis karşısında daha güçlü olduğu bir yapının kurulmasına engeldi tabii. Mutlakiyet rejimine dönmenin artık sözü bile edilemeyeceğine göre, İTC’nin temsil ettiği çevrelerin başka bir biçimde ezilmesi ve ancak bundan sonra seçime gidilerek istenen yapıyı sağlayacak bir meclis oluşturulması gerekiyordu. İTC çevrelerini ezebilecek tek güç ise İtilâf Devletleri, özellikle de Britanyalılardı. Zaten daha savaş sırasında İTC önderlerini savaş suçlusu ilân etmişler, Kasım başında yurtdışına kaçmamış olanları da tutuklayıp Malta’ya götürmüşlerdi. 

Bazı çevrelerde işin aslı anlaşılmış olsa da, toplumdan ciddi bir direniş gelmeyeceği de beklenebilirdi; çünkü 1. Dünya Savaşı’na girme kararı ve bunun doğurduğu son derece olumsuz sonuçlar genel bir memnuniyetsizlik havası yaratmıştı İttihatçılara karşı. Ama Britanyalıların Anadolu’ya çıkıp, topraklarına Güney Rusya ve Ukrayna’dan kaçan Rum göçmenlerin yerleştirilmesine karşı direnen Türklerle savaşa tutuşması kamuoyunda büyük bir infial uyandırır, aynı Britanyalılarla iyi geçinme politikasını tümüyle imkânsız kılardı. Ayrıca bu, İTC’nin yeniden güçlenmesine yarardı, zira direniş örgütlerinin neredeyse tümü İttihatçılardan oluşuyordu. 

Şişlideki ev


Mustafa Kemal Paşa’nın 1918-1919 kış-bahar aylarında oturduğu Şişli’deki ev. Cumhuriyetin ilanından sonra penceresinin üzerine ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu evde oturduğuna ilişkin levha konulmuş. önündeki caddeye de ‘Halaskârgazi’ adı verilmiştir. 

Sonuç

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte Samsun’a çıkan Refet Paşa, yukarıda sözünü ettiğimiz 1924’teki söyleşisinde, “[İ]lk günden itibaren Mustafa Kemal Paşa Hazretleri memleketten düşmanın tard ve def’i ile beraber aynı zamanda bugünkü inkılâbı intâc etmeyi düşünmüş, takip etmiş ve bunun için muhtelif yollar aramıştır” derken haksız değildi. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a gönderilirken eline geçen fırsatı gerçekten de böyle kullanacak ve başarıya ulaşacaktı. Ama kendisini bu yola çıkaran, çok daha önce başlamış ve işgal İstanbulu’nda farklı bir evreye giren başka bir “inkılâp”tı.

BASINDA İLK İŞARET

‘Büyüklerimiz: Mustafa Kemal Paşa’

20 Mart 1919 tarihinde yayımlanan Büyük Mecmua’da çıkan bir yazı, hem Mustafa Kemal’i işaret ediyor hem de millete umut veriyordu. Yazan Mehmet Zekeriya (Sertel) idi. 

Mondros Mütarekesi sonrasında yayın hayatına başlayan Büyük Mecmua, 3. sayısında Mustafa Kemal Paşa ile ilgili bir yoruma yer vermişti. “Büyüklerimiz- Mustafa Kemal Paşa” başlığını taşıyan yazı, o dönemde devlet katında bilinen ama halk arasında adı çok duyulmamış Mustafa Kemal’i bir anlamda kamuouyuna takdim ediyordu. Derginin bu sayısı 20 Mart 1919 tarihinde yayımlanmıştı ve o sırada İstanbul işgal altındaydı; Yunanlılar henüz İzmir’e çıkmamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun yoluna çıkmasına ise iki ay vardı. Yazının altındaki M. Z. harfleri dergiyi çıkaranlardan Mehmet Zekeriya (Sertel) idi: 

“Fransız gazetelerini karıştırdığınız zaman Ceneral Foş [Fransız mareşali Ferdinand Foch] içün kalbinizde bir hürmet ve muhabbet doğduğunu hissedersiniz. Milletinizle âtiniz (geleceğiniz) ve mukadderatınızla hiç alakası olmayan bu adam, sizin nazarınızda başka bir şahsiyet olarak görünür ve siz bilâ-tereddüt (tereddütsüz) büyük bir adam karşısında bulunduğunuzu hissedersiniz. 

Dört sene Hindenburg [Alman komutan ve devlet adamı] içün de bütün millet aynı hissi taşımadı mı? Büyüklere hürmet ve muhabbet insanların ezeli bir ihtiyacıdır. Her millet kendisine tap(ıl)acak bir tip, hürmet edilecek bir şahsiyet yaratır ve ona öyle meziyetler, öyle faziletler atfedilir ki, gençlik önünde imtisal edilecek (örnek olunacak) taabbüd (kulluk) derecesinde sevilecek bir şahsiyet bulmakta güçlük çekmez. İşte gerek Foş [iki satır sansür tarafından çıkarılmış] bütün Fransızlık, bugün Foş’a taabbüd ediyor dense caizdir. 

‘Mustafa Kemal namını unutmayalım’

Büyük Mecmua’nın 20 Mart 1919 tarihli sayısında, “Gençlik ‘Mustafa Kemal’ nâmını da hafızalarına ilave etmeli” deniyordu. 

Her millet gibi biz de şüphesiz büyük ve yüksek şahsiyetlerin doğması ihtiyacını hissediyoruz. Fakat fertçe olduğumuz gibi cemiyetçe de o derece mütevazıyız ki, içimizden layık olanları dahi olduğundan fazla değil, olduğu kadar bile göstermekten ihtiraz ederiz (çekiniriz). Gazeteci olmak itibariyle biliyorum ki bir gazeteci ecnebi bir adamı yükseltmekte hiçbir mahzur görmez de kendi büyük adamlarımızı layık oldukları hürmet ve muhabbetle takdimde (sevgiyle sunuşta) tefahura hamledilir (böbürlenmeye yorulur) endişesiyle muhteriz görürüz. Onun içindir ki biz, yaşayan adamlarımız içinde hiç kimseye layık oldukları hürmet ve muhabbeti gösteremedik. Medyun (borçlu) olduğumuz minnet ve şükran vazifesini yapamadık. Onları metheder, gençliğin ve milletin nazarında büyütürken âdeta kendimizi methediyormuş gibi ihtirazla hareket ediyorduk. İşte bizim tanınmış büyük adamlarımızın nedreti (nadir oluşu), kısmen bundandır. 

Bütün milletler harpte yükselen simaları birer dâhi mertebesine çıkardıkları hâlde biz çok büyüklük gösteren nadir kumandanlarımızı bile tanımıyoruz. Hatta resmî tebliğlerimiz bile bize bunların isimlerini vermekten ihtiraz ettiler. Halbuki bizim de … [sansür bir ismi çıkarmış] ve Foş derecesinde değilse bile bize göre çok yüksek simalarımız zuhur etmemiş (ortaya çıkmamış) değildir. Ez cümle Mustafa Kemal ve Cevad Paşalarla [iki satır sansür tarafından çıkarılmış]. 

Bu hafta üçüncü devr-i senevisine (yıldönümü) müsadif olan (rastlayan) ve fakat bulunduğumuz elîm vaziyet saikasıyla (acıklı durum sebebiyle) tes’id müyesser olamayan (kutlanamayan) Çanakkale muharebesi, bize birçok muvaffakiyetlerden ma’ada (başarıdan başka), bir de “Mustafa Kemal” kazandırmıştı. Osmanlı tarihinin en şerefli bir sahifesini işgal edeceğine şüphe olmayan Çanakkale muvaffakiyeti, orada çarpışan Türklük ruhunu Türklük fedakârlığını ispat ettiği gibi bir de Mustafa Kemal gibi büyük bir kahramana mâlik (sahip) olduğumuzu gösterdi. Tarih Çanakkale vak’asını kaydederken hiç şüphesiz Mustafa Kemal ve Cevad Paşaların isimlerini de altın hurûfla (altın harflerle) yazacaktır. 

Mustafa Kemal genç, azimkâr, metîn bir kumandandır. Çanakkale’de ordu nevmid (mutsuz) bir vaziyete düştüğü zaman ümidini bozmamış ve imanından aldığı kuvvetle ordunun da maneviyatını yükseltmişti. Büyüklerini tanımak mecburiyetinde olan gençlik “Mustafa Kemal” nâmını da hafızalarına ilave etmeli ve halaskârlarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalıdır. 

M. Z (Mehmet Zekeriya (Sertel) / Büyük Mecmua, Sayı 3, 20 Mart 1919, sayfa 44 

Exit mobile version