“İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı” diyor Metin Münir yazısında; “bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı. Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi…” Söz alan, söze giren, yazan insanlar korku kafesinin içine itiliyorlar. Korku yaratıcıları hasta, korkanlar haklı, ama harflerden korkmanın ecele faydası yok. 

Bizimkisi gibi kronik yüksek voltaj hattı üzerinde yaşanan ülkelerde, basın organları da koşut bir işlev üstleniyor. Köşe yazarlarına ya öfkelerimizin sözcüsü ya da kaynağı olduğu için başvuruyoruz. Kendi payıma, rahatlamak ve rahatlatılmak istemiyorum, tepkimi kabartacak yazılara da gereksinme duymuyorum (olup bitenler, daha doğrusu bitmeyenler buna yetiyor, artıyor); dilediğim, ufkumu genişletecek yazılarla karşılaşmak yayın organlarında. 

Böylesine bir ortamda gücün gücü öylesi örneklere rastlamak. Beşir Ayvazoğlu’nun Karar’daki yazılarının tiryakisiyim şu sıralar: Sözgelimi “Yangın Vaaar!” ya da “Lodos Paşa” başlıklı denemeleri canalıcı parantezler açtı sıkışmış dünyamda. 

Hemen her yazısı beni düşünce alıştırmalarına yönelten bir başka gazeteci-yazar, düzenli olarak T24’de yazan Metin Münir. 2016’da çıkan son yazısı (27 Aralık), “Kötü Zamanlar için Hazırlık”, tam anlamıyla bilge bir yaklaşım getiriyordu. 

“İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı” cümlesiyle başlıyordu yazısı: “Bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı. Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi. Kötü zamanlar mutlaka gelir. Hazırlıklı olmalı. Ama olunabilir mi? Nasıl olunabilir? Kötü zamanları kötü insanlar yaşatır”. 

Yazısının devamında geçmişin büyük bilgelerine başvuruyordu Metin Münir: “Konfüçyus, ‘Hükûmet kötü ise dağlara çekil’, diyor. Taocular, ‘Dağlara hükümet kötü olsa da olmasa da çekil, diyor”un ardından sözü Montaigne’e veriyordu: “Kötü zamanlarda bir köşeye çekilip susmak” gerektiğini savunan ve kulesindeki odasına çekilerek bu “doğru”yu hayatına geçiren derin adama. 

Yazı, pek çok benzerim gibi tahteravalli salınımında seyrededurayım, düşüncelere savurdu beni. Taoculuğu tanımam, önerilerini kesinkes doğru buluyorum. Şu var: Bir doğruyu benimsemek onu yaşarken uygulama basiretini göstermek anlamına gelmiyor. Zamanla çenemi tutmayı öğrendim sanırım, sözlü etkinlik çağrılarının çoğunu, görsel olanlarının tümünü geri çevirir oldum. Tövbe tutmayan elim. Yazmak yaşamsal edimse, ki benim için ne yazık ki ve iyi ki öyle, yazmakla yetinebilirdim pekâlâ — oysa, bir de yayımlıyorum. 

Karanlık dönemlerde yazmanın kişiye yaradığı gerçek, yayınlamak ne işe yarayabilir kestiremiyor, ikilem içinde kalıyorum. Gelgelelim, “kötü zamanlar”ın en büyük panzehirlerinden birinin okumak (kitap, resim, filim, beste okumak) olduğuna hâlâ inandığım gerçek: Yazılmazsa okunabilir mi? 

Bir kefede susanlar, bir başkasında susturulanlar, “kötü zamanlar”ın gözde araçlarından biri susturucu. Söz alan, söze giren, yazan insanlar korku kafesinin içine itiliyorlar. Korku yaratıcıları hasta, korkanlar haklı, ama harflerden korkmanın ecele faydası yok. 

“Kötü zamanlar”da bir tek susmak değil suçluluk duygusunu yaratan ve besleyen: Ölüm(ler) kol gezerken Hayat’tan sözetmek de çelişki dalgaları doğuruyor kalem sahibinde: “Şimdi şundan ya da bundan yola çıkarak yazmanın sırası mı?”. İyi de yalnızca öfke saçarak, yüzünü ağlama duvarına çevirerek, yakınarak, lânetleyerek “kötü zamanlar”ı altetmek elde mi?

“Haberlerin sinirini bozmayacağına söz verirsen gazeteyi veririm”. Andrew Toos, CartoonStock

Tutuklamalarda “sessiz kalma hakkı”nı yüksek sesle dile getirmek hukuksal bir zorunluluk. Sonrasında, suçlanan kişi dilerse “susma hakkı”nı kullanabiliyor, dilerse “savun(ul)ma hakkı”nı sözcüsü avukat(lar)ına devredebiliyor. Mağdur şüphe yok ki “söz hakkı”na sahiptir, isyanını dile getirecek, uğradığı haksızlıkları yükses sesle ifade edecektir. Mağdurdan yana olanlar da. Gene de dikkat kesilmek gerekir bu durumlarda: “Rol çalma” kuyusuna düşülmemeli, “fırsat rantı” sağlama eşiğinden uzak kalınmalı bana kalırsa.

Toplum, söz hakkını da susma hakkı gibi pek sevmiyor. İkisini de izne bağlama eğilimi içinde. İkisine birden sınır tayin etme yanlısı:

Söz gümüşse sükut altın; söz aramızda; sözüm meclisten dışarı: söz geçirmek; söz sahibi olmak; sözü ağzına tıkamak: sözü kesmek… Bir toplumun deyimleri onun buyurganlık gizilgücünün derecesini ölçmekte başvurulacak temel kaynak. Aile içinden başlayan, okul sıralarında bir boyut daha kazanan söz cenderesi. Kaldı ki hiç konuşmadan sözünüzü sakınmayacağınız biliniyor: Askerliğimi yaptığım dönemde, bir üst rütbeli ifade etmişti bunu: “Kötü bakmak yasaktır !”

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda, Bilge Karasu keşişlere uygulanan Bizans cezasına gönderme yapmıştı : Ölene dek konuş(turul)mak! Asıl beklenen, ölene dek olabildiğince susmak. Konuşamayan, söz alamayan insanların oluşturduğu toplumlar canlı statüsünde görülebilirler mi ?

Kem gündeme kapılmaktansa yazacağını yazmak, söyleyeceğini söylemek Metin Münir’in güzelim benzetmesiyle köpeğin kemik gömmesi herhalde. Şu yaşadığımız dünyada, günlerde insanlık taslamaktansa…