#tarih
Kapak Konusu

İspanyol Gribi de ayrım yapmadı ama en çok yoksullar ağladı

Tarihçiler, 1. Dünya Savaşı’na gösterdikleri ilginin onda birini bile daha fazla can alan İspanyol Gribi salgınına göstermedi. Liderler ve generaller de hastalıktan etkilendi ama, bunlar yoksul halkın çektiği acılar yanında bir hiç mertebesindeydi. Yine de ilk araştırmalar, savaşmaktan bitap düşmüş Avrupalıların bu salgını metanetle, bir çeşit tevekkülle karşıladığını gösteriyor.  

İngiliz savaş şairi, 20 yaşındaki teğmen Wilfred Owen, 24 Haziran 1918’de annesi Susan’a bir mektup yazdı. Savaşın yarattığı ruhsal bunalım nedeniyle İskoçya’da bir süre tedavi görmüştü, şimdi de Fransa’ya, savaşa dönmek için emir bekliyordu. Annesine yazdığı mektup, “BU SAYFAYI UZAK TUT! Sonra da hemen kendini dezenfekte et!” diye başlıyordu. “Yaklaşık 30 subay İspanyol gribine yakalandı. Cuma günü hastane artık kimseyi kabul edemeyecek haldeydi, jimnastikhane ağzına kadar doldu, şimdi her yer battaniyelere sarılmış insanlardan oluşma bir halıyla kaplı… Çocuklar geçit sırasında sinek gibi düşüyor”. Arkasından işi hafife alıyordu: “Bu grip denilen şey benim için çok sıradan. İlgilenmemeye karar verdim! Scottie (asker arkadaşı) bugün yakalandı, emir eri ise dün. Benim gibi henüz yakalanmamış subaylara ne kadar iş düşüyor, hayal et…”

İngiltere’deki İspanyol gribi salgınının toplumsal yönünü anlattığı Living with Enza (2008) adlı etkileyici kitabında Mark Honigsbaum, genç subayın bu rahat tavrını İngilizlere özgü soğukkanlılık ve kendi kendisiyle alay etme eğilimine bağlıyordu. Ancak belki de Wilfred Owen sadece annesini korkutmamaya çalışıyordu; neticede 4 Kasım 1918’deki ölümünden üç gün önce son mektubunda annesine “umarım burası kadar sıcaktır orası, sen de benim kadar huzurlusundur” diye yazmıştı.

Mark Honigsbaum’un kitabına Enza ile Yaşamak adını takmasının nedeni, İspanyol Gribi salgını sırasında yaygınlaşan bir İngiliz ninnisiydi. İngilizce grip anlamındaki, kulağa çok bilimsel ve uzun gelen “influenza” kelimesi halk arasında kısaltılıp “enza”ya dönüşmüştü. Şöyleydi ninni:

“Küçük bir kuşum vardı, adı Enza

Açtım pencereyi, uçtu gitti Enza”.

Fransız şair Guillaume Apollinaire, savaşta bir şarapnel yarası almış, ama hayatını İspanyol gribi yüzünden kaybetmişti.

İngiltere, yaklaşık 250 bin kişiyle İspanyol gribinde en az ölümün görüldüğü ülkelerden biri oldu. O dönemde Hindistan ve Çin gibi biri sömürge diğeri yarı sömürge olan Asya ülkelerinde salgınlarda yüzbinlerce insanın ölmesi “normal” karşılanıyordu; ancak İspanyol Gribi’nde esas sorun medeniyetler hiyerarşisinin en tepesindeki ülkelerde de bir kırımın ortaya çıkışıydı. O sırada Batılıların çoğu tıp biliminin her türlü düşmanı yenebileceğine inanıyordu. Almanya’da Robert Koch vereme ve koleraya yol açan basili bulmuş, Fransa’da Pasteur kuduz aşısını ve adını verdiği “pastörizasyon” sürecini geliştirmişti.

Gerçi bu bilimsel gelişmelere rağmen henüz hiç kimse virüs nedir bilmiyordu; ama bir salgının, insandan insana hastalık bulaşmasıyla ortaya çıktığı çok eskiden beri gözlem yoluyla bilinen bir gerçekti. Buna rağmen savaşın son günlerinde kimsenin buna aldırmadığı anlaşılıyordu. Yeni Zelandalı tıp tarihçisi Jennifer Summers’ın doktora tezinde ele aldığı vaka bunun bir örneğiydi. Yeni Zelanda’dan 10 Temmuz 1918’de kalkan HMNZT Tahiti gemisi, taşıdığı 1117 Yeni Zelandalı askeri Avrupa’daki savaşa katılmak üzere İngiltere’ye götürürken yolda grip salgını patlak verdi. Gemi Afrika’yı dolaşıp İngiltere’ye doğru giderken, askerlerden J. Hayden tuttuğu günlüğe “sardalya gibi istiflenmiş durumdayız” diye yazdı. 2 Eylül’de Batı Afrika’dan ayrıldıkları sırada şunları not etti: “Uykudan uyanır uyanmaz üç kişinin daha öldüğünü öğrenince gemiyi bir kasvet sardı. Saat 11’de dört kişiyi (denize) gömdük, öğleden sonra iki kişi daha ve sonra bir kişi daha…”

Hangi savaş daha zorlu? Savaşı kazanan dörtlü, Paris barış konferansında. En soldaki İngiltere Başbakanı Lloyd George ile en sağdaki ABD Başkanı Woodrow Wilson İspanyol gribine yakalananlar arasındaydı.

İşin ilginç tarafı gemi İngiltere’ye ulaştığında hiçbir şey olmamış gibi davranılmasıydı. İlk talimde askerlerin patır patır devrilmesine, ölümlerin sürmesine rağmen, Hayden 10 Ekim’de “Yarın haftalık iznimiz başlıyor, dört gözle bekliyoruz” diye yazdı. Günlükten anladığımız kadarıyla, virüs taşıyan bu askerler izinlerini Edinburgh ve Glasgow kentlerinde gezerek geçirdiler, sonra gemilerine dönüp ölmeye devam ettiler. Aslında bütün yolculuk boşunaydı; kısa süre sonra mütareke yapıldığından savaşa katılmadılar bile. Ancak savaş sona erdiğinde içlerinden 77’si İspanyol Gribi’nden ölmüştü.

Savaş sırasında yaygın olan bir tutum da hastalıkla ilgili haberlerin sansür veya oto sansüre uğramasıydı. Ünlü birisi öldüğünde elbette haber oluyordu. Örneğin Fransa, döneminin iki ünlü şairi Guillaume Apollinaire’i ve Cyrano de Bergerac’ın yazarı Edmond Rostand’ı İspanyol Gribi’ne kurban vermişti. Sanat dünyasının önemli bir kaybı da, altı aylık hamile eşinin ölümünden üç gün sonra hastalığa yenik düşen Avusturyalı ressam Egon Schiele’ydi.

Ressam Egon Schiele, karısı Edith’i öldüğü gün (28 Ekim 1918) böyle çizdi. Üç gün sonra kendisi de öldü.

Hastalığa yakalandığı halde iyileşen milyonlarca insan arasında neredeyse bütün dünya liderleri vardı. İspanya Kralı 13. Alfonso’nun ağır şekilde hastalandığı ve ardından iyileştiği bütün dünya gazetelerinde yayınlandı. Ancak savaşan ülkelerin hükümdarlarının başına gelenler ustaca geçiştirildi. Oysa Mayıs 1918’de İngiltere Kralı 5. George gribe yakalandı, ertesi ay sıra Almanya’daki düşmanı (ve halasının oğlu) Kayser 2. Wilhelm’e geldi.

1918 sonbaharında İspanyol gribi, kiliseleri ve dans salonları zaten kapatılmış olan Washington’da Beyaz Saray’a ulaştı. Başkan Woodrow Wilson’ın sekreteri ve kızı virüsü kaptılar. Hatta o dönem Washington Post’ta çıkan bir habere göre, Beyaz Saray’ın bahçesinde beslenen “iki koyun bile” hastalandı. Nisan 1919’da Başkan Wilson barış konferansına katılmak üzere Paris’e geldi. Hemen ardından titremeye, öksürmeye başlayınca, özel doktoru Cary T. Grayson, başkanın zehirlendiğinden kuşkulandı. Oysa tanı çok daha basitti: Başkan da milyonlarca Amerikalı gibi grip olmuştu.

İngiltere Başbakanı Lloyd George ise mütarekeden az önce 12 Eylül’de hastalandı. Ama ertesi gün Manchester kentine yapması planlanan ziyareti ertelemedi. Halkın ellerinde bayraklar, üstlerinde virüsle sokakları doldurduğu kentte üstü açık arabayla dolaştı ama perişan bir haldeydi. Ertesi gün pili tükendi. Manchester Guardian başta olmak üzere gazeteler hastalığını “basit bir üşütme” diye geçiştirdiler. Hekimler başbakanın bütün programını iptal ederek yatağa yatırdı ve zorlukla iyileştirdi.

Sıradan insanların ölümü 1918’de İspanyol gribine yakalanıp iyileşen ancak anne ve babasını kaybeden Ada Berry Darwin, 2005’te anılarını anlatan son tanıklardan biri.

O sırada 7 yaşında olan Manchester’lı Ada Darwin’in ailesi o kadar şanslı değildi. Mark Hongisbaum’un İspanyol Gribi’ni yaşamış hayattaki son tanıklardan biri olarak 2005’te görüştüğü Ada Darwin, annesi ve beş kardeşiyle Manchester’da yaşadığı evi “İspanyol Hanım”ın nasıl ziyaret ettiğini şöyle anlatıyordu: “Beni 17 Kasım Pazar günü yatağa yatırdılar. Korkunç başağrısı çektiğimi ve anneme ‘kız kardeşim Norah’yı sustur, başımı ağrıtıyor’ dediğimi hatırlıyorum”. Arkasından Ada’nın annesi ve bebek olan kardeşi hastalandı, onları iki erkek kardeşi izledi. Bütün aile yataklara düşünce Ada’nın büyükannesi koşarak geldi ama ertesi gün 20 Kasım’da Ada annesini kaybetmişti. Beş gün sonra mütarekeye rağmen terhis olmayan ve Salford Askerî Hastanesi’nde görev yapan doktor babasının da ölüm haberi geldi.

Ada, babası, annesi ve kardeşi Noel için yapılan ortak cenaze törenini hatırlıyordu: “Büyükannem bize annemin Hz. İsa’ya kavuştuğunu söyledi ama ben ‘Hz. İsa’nın yanında zaten bir sürü insan var, ben annemi istiyorum’ diye ağladım”.

Exit mobile version