İstanbul Arkeoloji Müzeleri bir milyonu aşkın eserle dünyanın en büyük arkeoloji müzelerinden… Öyle ki Mezopotamya’dan Afrika’ya, Arap Yarımadası’ndan Balkanlar’a uzanan çeşitli kültürlere ait çok kıymetli koleksiyonu ancak Hermitage, Louvre, British Museum gibi müzelerle kıyaslanabilir. Buradaki başyapıtlardan Sayda Lahitleri’ni, Artemis Tapınağı’nın frizlerini ya da İskender Başı’nı kaçırmanızın imkanı yok. O zaman, bu meşhurların arasında ilk anda göze çarpmayan eserlerin olağanüstü hikayelerine bakalım…

Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. “Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın” diyorduk ama şu sıralar tabii çıkmayın; sadece okuyun!

1800’lerin son çeyreğinde, çalkantılar, savaşlar, isyanlar arasında sıkışmış bir Osmanlı Devleti… Bu zorlu dönemde, çağdaşlarının geçmişle ilişkisini değiştiren, arkeoloji ve sanattaki izleri bugün bile kazılı duran bir isim: Çoğumuzun ressamlığıyla tanıdığı Osman Hamdi Bey. Müzenin koleksiyonunu zenginleştirmek için Nemrut Dağı, Myrina, Kyme nekropollerinde, Lagina Hekate Tapınağı’nda ve 1887-88’de Sayda’da Krallar Nekropolü’nde kazılar gerçekleştiren Osman Hamdi Bey, aynı zamanda mevcut eski eser koleksiyonlarını bilimsel bir tarzda sınıflandırmış ve katalogların hazırlanmasına önayak olmuştu. Eserler artık müze binasına sığamaz durumdaydı. Bu nedenle Türkiye’nin müze olarak inşa edilen en eski binasını, bugünkü Gülhane Parkı’nın içindeki Çinili Köşk’ün karşısına yaptıran da Osman Hamdi Bey’di. 1891’de Lahitler Müzesi adıyla açılan bu yapı, o dönemde dünyada müze olarak tasarlanan 8-10 binadan biriydi.

Osmanlıların Batılı anlamda müzecilikle değil ama eski eserler ve onlara sahip olmakla ilgili bir kavramları olduğunu tahmin ediyoruz. Örneğin cephane ambarı olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi’nde eski silahların toplandığını, 19. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerinde bulunan eski eserlerin İstanbul’a getirilerek yine Aya İrini’de depolandığını biliyoruz. Böylece Arkeoloji Müzeleri’nin ve Askerî Müze’nin temellerini oluşturan iki koleksiyon oluşmuştu: Mecma-i Asâr-ı Atika (Eski Eser Koleksiyonu) ve Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silah Koleksiyonu). Bu eserlere ilk defa müze ismi, Âli Paşa’nın (1815-1871) sadrazamlığı döneminde verilmiş, koleksiyon “Müze-i Hümayun” adını almıştı. Müze ismi verilmeden çok önce de Aya İrini’yi gezen kimi konuklara buradaki zırh, kalkan ve silahların gösterildiğini biliyoruz. Hatta bu ziyaretçiler daha fazla kalmak istediklerinde onlara Cuma selamlığı sırasında bunları giyen askerleri görebilecekleri söylenmiştir. Buradan anladığımız, eski eserler sadece sergilenmek ve saklanmakla kalmıyor, bilfiil kullanılıyordu da…

Bugün müze, Ana Bina, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk olmak üzere üç ana birimden oluştuğu için çoğul biçimde “İstanbul Arkeoloji Müzeleri” diye anılıyor. Ancak Hermitage, Louvre, British Museum gibi imparatorluk müzeleriyle kıyas kabul edecek bir koleksiyona sahip İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni diğerlerinden ayıran çok önemli bir özelliği var: Temiz bir koleksiyona sahip olması! Yani, buradaki koleksiyon başka bir uygarlıktan, o halkların izniyle ya da izinsiz alınan eserlerden değil, Osmanlıların asırlardır yönettiği, vatan kabul ettiği topraklardan gelen eserlerden oluşuyor. Bu topraklar da yeni işgal edilen ya da sömürgeleştirilen topraklar değil, 15. yüzyıldan beri yaşadığımız coğrafya… Bu durum, ne yazık ki bahsettiğimiz diğer imparatorluk müzelerinin hiçbiri için geçerli değil.

Bütün Akdeniz coğrafyasından gelmiş başyapıtlarla dolu bir müze burası. Geçen Eylül ayında sekiz yıllık tadilatın ardından açılan Sidon Kral Nekropolü Salonu başta olmak üzere, görülebilecek yüzlerce eser var. Ama size Sayda Lahitleri’ni, Artemis Tapınağı’nın frizlerini yahut İskender Başı’nı ziyaret edin demeyeceğiz. Bunları zaten kaçırmanızın imkanı yok. Bazıları modern insana çok ilginç hikayeler anlatan, kenar köşede gizlenmiş hikayelere odaklanıyoruz bu sayıda…

1 – DÜNYANIN EN ESKİ AŞK ŞİİRİ

Yalvarırım okşayışlarını ver bana…’

Yıl 1889… Günümüz Irak’ının güneydoğusunda bulunan antik Sümer kenti Nippur’da, MÖ 2037-2029 (Yeni Sümer – 3. Ur Dönemi) arasına tarihlenen çiviyazılı bir tablet bulunur. Tablette ne yazdığının anlaşılması içinse 1951’de İstanbul’a gelip Sümer tabletleri üzerine çalışmaya başlayan Amerikalı Asurolog ve Sümerolog Samuel Noah Kramer’i beklemek gerekir. Prof. Kramer tarafından deşifre edilen, Muazzez İlmiye Çığ tarafından Türkçeleştirilen tablette, dünyanın en eski aşk şiiri vardır. Guinness Dünya Rekorları’nın da onayladığı Eski Şark Eserleri Müzesi Çivi Yazılı Belgeler Arşivi’nin “İstanbul #2461” numaralı tableti, büyük ihtimalle Sümer kralı Suşin’le evlenen bir rahibe tarafından yeniyıl bayramını kutlama töreninde söylenmek üzere kaleme alınmış. Sümer inancına göre toprağın bereketini ve döl yatağının verimli olmasını sağlamak amacıyla kralın yılda bir kez bereket ve aşk tanrıçası İnanna yerine bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdi. Şölenler sırasında müzik ve dans eşliğinde söylenen bu erotik şiirin Türkçe tercümesi şöyle diyor:

Eski Şark Eserleri Müzesi’nde bulunan çiziyazılı tablette, Guinness Rekorlar Kitabı tarafından da tescillenmiş dünyanın en eski aşk şiiri yazılı..

Güvey, canımın içi / Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı / Aslan, canımın içi / Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı.

Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım / Güvey, yatak odasına götür beni / Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım / Aslan, yatak odasına götür beni.

Güvey, benden zevkini aldın / Söyle anama, sana tatlılar verecek / Babam sana armağanlar verecek / Ruhun, bilirim ruhunun nerede neşelendiğini / Güvey, şafağa değin uyu evimizde / Yüreğin, bilirim yüreğinin nerede sevindiğini / Aslan, şafağa değin uyu evimizde.

Sen, beni sevdiğin için / Yalvarırım okşayışlarını ver bana / Yüce tanrım, yüce koruyucum / Enlil’in yüreğini sevindiren Şusin’im / Yalvarırım okşayışlarını ver bana.

Senin bal gibi tatlı yerin, yalvarırım elini onun üstüne koy / Elimi gişban-giysisi gibi onun üstüne koy / Elimi gişban giysisi gibi onun üstüne kapa.

2 – BAHÇEDEKİ BENZERSİZ ÇEŞME

Altı Bizans, üstü Osmanlı…

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin muhteşem bahçesinde altı Bizans üstü Osmanlı döneminden kalma bir çeşme gözünüze çarpabilir. Bugün İstanbul’da 2.000 civarı Osmanlı çeşmesi var ama görülebilecek yegane Bizans çeşmesi bu. Nerede bulunduğu kayda geçmeyen bu eser, üzerindeki mermer işçiliğinin zenginliğine bakılacak olursa büyük ihtimalle bir köşk, kasır veya konağın bahçesini süslüyordu. Alt kısmı, haç gibi detaylarından da anlaşılabileceği üzere Bizans döneminden kalma; üst kısmındaki lale motifleri ise Osmanlı dönemi estetiğini yansıtıyor. Üstelik bu iki zarif parça birbiriyle öyle güzel uyum sağlamış ki, özellikle dikkat etmeyen biri farklı dönemlerde yapıldıklarını mümkün değil anlayamaz. Birbiriyle içiçe geçen, birbirinin üzerine inşa edilen ve birbirlerini devam ettiren iki uygarlık bu çeşmede somutlaşıyor, adeta İstanbul’un bir özetini sunuyor. Belki de bu özelliğiyle, çeşmeyi kentin simgelerinden biri ilan etmek gerek.

3 – ASSURNAZİRPAL’İN SARAY RÖLYEFİ

Irak’ın süslü cinleri ve takıları

Eski Şark Eserleri Müzesi’de, İslâm kültüründe sıklıkla bahsi geçen putlardan Mısır mumyalarına, İştar kapısının muhteşem kabartmalarından Kadeş Antlaşması’nın çiviyazılı tabletine yüzlerce eser arasında hangisinin en ilginç olduğuna karar vermek oldukça güç…

MÖ 883-859 arasına tarihlenen üç boynuzlu, kanatlı Assur cin tasvirleri, belki buradaki en ilginç ya da en özel eser değil ama, zengin detaylarıyla bizi başında en uzun süre oyalayan eserlerden. Assur ve Urartu inanışında, hayat ağacı olarak kabul edilen servilerin yanında, ellerindeki çam kozalaklarıyla ayin kovalarından ağaca su serpen cinler, bereket dileklerini ifade ediyor. Assur kralı 2. Assurnazirpal’ın bugünkü Irak’ın Nimrud bölgesinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan duvar kabartmalarındaki sakallı-bıyıklı cinlerin süslü küpeleri, bilezikleri, entarilerindeki püsküller, sandalet ve pazubendleri, at başı şeklindeki kama sapları özellikle görülmeye değer. 1845’te İngiliz arkeolog Austen Henry Layard’ın bulduğu parçaların büyük çoğunluğu British Museum’un Assurlular bölümünde sergileniyor. Nimrud’da kalan eserler ise 2015’te IŞİD’in bölgedeki tarihî kalıntıları parçalaması sonrasında ciddi anlamda azalmış.

Cin Aksesuarları Assur döneminden kalma cin tasvirlerinin küpeleri, bileklikleri, pazubendleri oldukça süslü olduklarını düşündürüyor.

4 – ARABA YARIŞI BETİMLİ KABARTMA

Donuk arkaik dönemin hareketli heykeli

At yarışları, antik dönemin futbol müsabakaları gibi… Cenaze törenlerinden sportif etkinliklere kalabalıkları eğlendirmek için sıklıkla yarışlara başvurulduğu gibi, antik döneme ait eserlerde de yarış motiflerine bolca rastlanıyor. Örneğin Homeros bize Truva kralı Priamos’un oğlu Hektor’un Akhilleus tarafından öldürülmesinden sonra savaşa 10 gün ara verildiğini, bu arada yapılan en önemli faaliyetlerden birinin de at yarışları olduğunu anlatıyor.

6. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen ve bugünkü Erdek (Balıkesir) yakınlarındaki Kyzikos’ta bulunan bu kabartmadaki iki atın çektiği savaş arabası, Lahitler Salonu’nun görkemli eserleri arasında gözden kaçabilir. Oysa heykel sanatında Arkaik Çağ’dan Klasik Dönem’e geçiş bu kabartmada somutlaşmış. Arkaik Çağ figürlerinin donukluğu, burada yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış. Atların hareketini gösterebilmek için bir tanesinin kafasını yukarı kaldırdığını, bacaklarının hareketinden dörtnala bir koşuda olduklarını anlayabiliyoruz. Oysa sürücü, at arabasındaki bir yarışçıdan çok, tarla süren bir çiftçinin sakinliğinde…

Atlar hareketli, sürücü donuk Arkaik dönemin donuk figürlerinden Klasik Çağ’ın hareketli figürlerine geçişi temsil eden bu kabartmada atların dörtnala koştuğunu, sürücünün ise tarla süren bir çiftçi sakinliğinde olduğunu görüyoruz.

5 – ÇİNİLİ KÖŞK’TE SELÇUKLU SÜVARİSİ

Bir parçası burada, diğerleri dağılmış

Çinili Köşk, Sırça Köşk ya da Kasr-ı Kâşi… 1472’de Fatih Sultan Mehmet döneminde Topkapı Sarayı’nın bir parçası olarak inşa edilen bu şaheser yapı, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin içindeki en eski bina. Ayrıca Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul’daki tek örneği olması itibarıyla da görülmeye değer. Köşk, günümüzde Selçuklular döneminden Kütahya, İznik ve Çanakkale’ye çok özel bir çini ve seramik koleksiyonuna evsahipliği yapıyor.

Görmeden ayrılmamanızı önereceğimiz eserse, 12. yüzyıldan kalma bir Selçuklu çinisi. 1907’de yıktırılan Konya’daki Selçuklu Sarayı’ndaki Sultan 2. Kılıçarslan Köşkü’nden getirilen bu kırık parça, yıkılan sarayın üzücü hikayesini hatırlatıyor. Yıkımın sorumlusu 1905-1908 arası Konya valiliği yapan Cevat Bey… Kendisinden yapıdaki tahribatın önlenmesi konusunda yardım istenmiş; o da binanın önemsiz bir yapı olduğunu söyleyip “Merak etmeyin, ben size 200 altın lirayla daha iyisini yaptırırım” demiş. Avrupalılar özel dilekçelerle yıkımı durdurmaya çalışmış, ama başarılı olamamışlar. Selçuklu Sarayı’ndan gelen bu süvari, koşum takımları, elindeki avcı kuşu, şık kaftanı, kuyruğu düğümlü atıyla İstanbul’daki ziyaretçilerine selam vermeye devam ederken sarayın diğer çinileri Berlin İslâm Sanatı, Paris Louvre, Londra Victoria and Albert, Stockholm ve New York Metropolitan gibi dünyanın dörtbir yanından müze ve özel koleksiyona savrulmuş. Umarız bir gün tekrar Konya’ya dönerler.

Rengarenk bir Selçuklu avcısı Yıkılmış bir Selçuklu sarayının kırık-dökük çinileri dünyanın dört bir yanına savrulmuş. Bu çinideki avcının diğer yarısı Berlin’de…

6 – AB-I HAYAT ÇEŞMESİ

Tavuskuşu zaten meşhur, siz kuşlara bakın…

Çinili Köşk’ün en gözalıcı yerlerinden biri, yapının en sonunda yer alan, gece mavisi ve turkuaz karolarla, altın nakış adı verilen motiflerle bezenmiş oda. Odanın en büyük özelliği ise çok ince bir işçilikle duvarın içindeki bir nişe yerleştirilmiş üç boyutlu çeşme… Osman Hamdi Bey’in 1904 tarihli “Ab-ı Hayat Çeşmesi” adlı tablosunda da görülen bu çeşme, tablosuyla karşı karşıya duruyor. Tavuskuşu motifli aynataşının iki yanında manzum birer kitabe yer alıyor.

Bahar dallarına kuşlar tünemiş Çinili Köşk’ün Tavuslu Çeşme’sinin altın bezemeli ana motifinin yanında gözden kaçabilecek bahar dalları ve içlerine tünemiş dört küçük kuş…

Uzun süre, kitabelerden birinde geçen “Hazret-i hakan-ı alem Han Murad-ı kamran” mısrasından dolayı çeşmenin banisinin 3. Murat olduğu düşünülmüş. Fakat daha sonra kitabedeki 1045 (1635-36) tarihi, çeşmenin yapımının 4. Murat’ın hükümdarlık yıllarına denk düştüğü kanısını uyandırmış.

Biz, çeşmenin ortasında bütün görkemiyle kuyruğunu açmış tavuskuşunun altın renkli bezemelerine bakarken gözden kaçırabileceğiniz bahar dallarına ve bu dallara tünemiş minik kuşlara özellikle dikkat etmenizi hatırlatmak istedik. 

7 – MİDİLLİLİ KÖPEĞİN MEZARTAŞI

Sahibimin dostu olup bu mezarı hak ettim’

Müzenin ana binasında mezar stelleri arasında dolaşırken Akdeniz dünyasının her köşesinden, Yunanistan’dan, Batı Anadolu’dan, Kıbrıs’tan, Ege adalarından gelmiş nefis mezartaşları, lahitler arasında bir köpeğe ait mezartaşına rastlayacaksınız. Yaklaşık 1800 yıllık bu mezartaşı, bir insanla evcil hayvanı arasındaki bağı göstermesi açısından çok etkileyici. Parthenope (Yunan mitolojisindeki sirenlerden birinin ismi) adlı köpeği ölünce sahibi ona bu zarif mezarı hazırlamış. Mezartaşı Midilli Adası’ndan Müze-i Hümayun’a getirilmiş. Kitabesi de sadık Parthenope’nin ağzından yazılmış: “Sahibimin dostu olup bu mezarı hak ettim. Buna bakarak, hem seni hayattayken sevmeye hazır hem de ölünce bedenine özen gösterecek faydalı bir dost bul”. Hayvanlarla insanlar arasındaki sevgi hikayeleri bu toprakların yabancısı değil.

Hayvanseverler mutlaka görmeli Midilli Adası’ndan bir hayvanseverin köpeği için yaptırdığı mezartaşının kitabesi de köpeğin ağzından yazılmış.

8 – ASKLEPİOS VE HYGİEİA KABARTMASI

Eczacıların simgesi, bu hikayeye dayanıyor

Baba-Kız sağlık için Şifa tanrısı Asklepios ve hijyen tanrıçası Hygieia yanyana oturmuş, biri hastalıkları iyileştirmek için biri de hastalık olmadan engellemek için çalışıyor.

Tıp tanrısı Asklepios ve ağrıları dindiren tanrıça Epione evlenip 6 kız, 4 erkek çocuk dünyaya getirmişler. Kızlarının en meşhuru da şüphesiz Hygieia olmuş. Babası hastalıkları iyileştirirken, temizliği temsil eden kızı da sağlıklı yaşamın devam etmesini sağlamak için hastalıklardan koruma görevini üstlenmiş. MÖ 5. yüzyıl sonuna tarihlenen ve bugünkü Selanik yakınlarında bulunan bu kabartmada, Hygieia elinde bir yılan ve kaseyle babasının yanında otururken tasvir edilmiş. Bu kasenin içinde buğday, bal ve yağdan oluşan iyileştirici bir içecek olduğuna inanılıyor. Daha sonra bu yılan ve kase birleştirilerek eczacıların simgesi haline gelmiş.

Yılan, aynı zamanda tıbbın da simgesi olmuş. Efsaneye göre Tanrıça Athena, Gorgon canavarının kanını toplamış ve Asklepios’a vermiş. Canavarın sağ tarafından kan zehirli, sol tarafındaki şifalıymış. Asklepios da yılan sarılı asasındaki bu şifalı kanla ölüleri diriltirmiş. Ancak insanların ölümsüz olması fikri yeraltı tanrısı Hades’i çok kızdırmış. Hades de kardeşi Zeus’u kışkırtarak Asklepios’un başına bir şimşek fırlatmasına neden olmuş. Derler ki Asklepios’un elindeki reçetenin toprağa düştüğü yerden, her derde deva sarımsak bitmiş. Asklepios’un ölümünden sonra hekimlik sanatını kızı Hygieia sürdürmüş.