Tarihte daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen toplumların ise “içerici” olduklarını görürüz. İç Asya’da evlatlık müessesesi, göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile hısımlık bağları kuran bu topluluklar yerlilere karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur.

Yıllarca önce idi. Sudan’daydım. Sadece Türk-Moğol göçebeleri diye değil, genel olarak göçebeliği ele alan antropolojik teorilerle ilgileniyordum. ABD’de göçebeler nasıl ele alınıyor diye merak ederek birkaç okul kitabına bakmıştım. Tabii Türk ve Moğollardan bahis yoktu. Hazreti Muhammed okuma-yazma bilmeyen bir deve sürücüsü, Çinggis Han da gene okuma- yazma bilmeyen bir savaşçı olarak tanıtılıyordu.

Göçebelik, Bedevi Araplar çerçevesinde ele alınıyor, onların çok misafirperver oldukları belirtiliyor, ıssız bucaksız çölde insan yüzü görmeyen bu göçebelerin biriyle karşılaşınca çok sevindikleri anlatılıyordu. İnsanların yapacak bir işleri olmayınca “misafirperverlik göstererek” vakit geçirdikleri hiç aklıma gelmemişti. Aslında “misafir” arapça yolcu, “perver” ise Farsça “besleyen, geliştiren” anlamında idi ve bunların arkasına Türkçe –lik ekleyerek, misafirperverlik demiştik.

Biz genellikle misafirperverliği “insanlık” kavramının bir parçası olarak görürüz. Hatta Dede Korkut’ta evin direği olarak görülen makbul kadın tipini temsil edenin erdemi misafirperverlikle ölçülür: “Yazıdan yabandan bir yolcu gelse, kocası evde olmasa, bu kadın onu yedirir içirir, ağırlar, azizler, gönderir”.

Buradaki durum tamamen dış dünyaya açık olan bir toplum görüşüdür. Bugün biz kendi misafirperverliğimiz ile çok övünürüz ama, Dede Korkut’taki gibi “yazıdan, yabandan” gelenleri evimize alıp yedirmeyiz. Ancak evimize almasak da Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri vatanımızda misafir ettiğimiz sayısız vatandaşımız durumu belirler. Çevremizde benim kendi ailem gibi bu misafirperverlikten yararlanmış birçok  kişiyi tanırız. Türkiye’de doğup büyüdüğüm için bu durumu doğal karşılardım. 1991’in Ağustos ayı idi. İpek Yolu ile Semerkant’ta bulunuyorduk. Gezimizin Özbekistan’daki başkanı arkeolog Ahmedali Askarov, anneannemin Kırım Tatarlarından olması dolayısıyla beni Kırımlı olarak tanıttı ve Semerkant Kırım cemaatinin başkanı olan bir kadına takdim edildim. Bu hanım petrol (neft) mühendisi imiş. Bana “Biz Kırım’a dönmek istiyoruz (o sıralarda Özbekistan da Kırım da SSCB içinde idi). Siz de dönmeyi düşünüyor musunuz?” diye sormuştu. Ben de “Türkiye’ye gelenler geri dönmeyi pek düşünmezler” demiştim. O hanım ise “Biz vatan diye dönmek istiyoruz. Ben petrol mühendisiyim, ama biliyorsunuz Kırım’da petrol yok” demişti. Her ne kadar etkilensem de Türkiye hakkındaki izlenim ve duygularımda bir  değişiklik olmamıştı.

Durumu doğal görmeye devam etmiştim.

Son yıllarda Avrupa ve ABD’de mültecilere karşı gelişen politikalar çerçevesinde, neden kimi toplumların yabancılara karşı kapalı, kimilerinin ise açık olduğu sorusu insanın aklını kurcalıyor. Genellikle göçmenler ve göçmen kültürü üzerine kurulmuş olan ABD’de, Avrupa’da pek görülmeyen bir şekilde yabancılara yer verilirdi. Ancak bugün ABD de duvarları ve göçmen karştı politikalarıyla öne çıkıyor.

Tarihe baktığımız zaman daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen ordulara mensup kişilerin ise daha “içerici” olduklarını görürüz. Bir taraftan İç Asya göçebelerinde mevcut olan evlatlık müessesesi, diğer taraftan göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile sıhriyet (hısımlık) bağları kuran bu topluluklar; yabancı olarak girdikleri bu ülkelerin yerlilerine karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur. Amerika’da durumun değişik olması, Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un Ulusların Düşüşü adlı çok yankı uyandıran kitaplarında “kapsayıcılık ve çoğulculuk” çerçevesinde ele alınmaktadır. Bugünkü İç Asya çalışmalarının önderlerinden Nicola Di Cosmo, İç Asya göçebe imparatorluklarının başarısında etnik, dil hatta din açısından ayırım yapmamanın ve kurumlardaki kapsayıcılığın oynadığı rolün daha iyi incelenmesi gerektiğini belirtmektedir (2015).

Bizde de bu konuda bilimsel ve kapsamlı çalışmalara başlanması için zaman geç değildir.