Cumhuriyet döneminin iz bırakan eğitim hamlesi Köy Enstitüleri’nin ilk mezunlarından hayatta olanlar, bugün artık 90’lı yaşlarını sürüyor. Bu öncü eğitim neferlerinden biri 1944’te Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’nden mezun olan ve günümüzde Çankırı’nın Yapraklı ilçesinde yaşamını sürdüren 93 yaşındaki İhsan Işık. Anlattıkları hem tarihe ışık tutuyor hem de günümüz eğitimcileri için önemli dersler içeriyor.

Türk eğitim ve aydınlanma tarihinin kilit noktalarından Köy Enstitüleri’nin ilk mezun kuşağından artık neredeyse kimse kalmadı. Kuruluşunun üzerinden 80 yıl geçmiş olan bu okullara birinci kuşak öğrencilerin 14-15 yaşlarında girdikleri düşünülürse, o mezunlardan hayatta kalan küçük azınlığın da bugün doksanlı yaşlarında bulunduklarını söylemek mümkün. Cumhuriyet aydınlanmasının kalelerinden olan bu kurumların şahitliğini 93 yaşında sürdürmeye devam eden isimlerden biri, 1944’te Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’nden mezun olan ve bugün Çankırı’nın Yapraklı ilçesinde yaşayan İhsan Işık. Mehmet Saydur ve Hayati Tahsin Yılmaz’ın Gölköy üzerine 1994’te yayımladıkları Bir Tonguç Okulu: Gölköy Enstitüsü başlıklı araştırmalarında belirttikleri üzere, İhsan Işık iki arkadaşıyla birlikte (Ali Alemdar, İsmail Kınacı) 1944’te okulun ilk mezunlarından olarak o dönemde bir nahiye olan Yapraklı’ya atanmış:

“Yapraklı’da bir süre sonra gezici başöğretmen olarak görevlendirildim. At sırtında köy köy gezip öğretmenleri denetliyor ve ayda bir de Çankırı’ya gidip rapor veriyordum. 7 sene gezici başöğretmenlikten sonra tekrar öğretmenliğe dönüp bir süre daha çalıştım. Ardından Çankırı Millî Eğitim Müdürlüğü’nün Köy Okulları İnşaat Bürosu’nun başında bulundum. 10 yıl boyunca da bu hizmeti verdikten sonra Yapraklı’ya İlköğretim Müdürü (bugünkü ilçe milli eğitim müdürü) olarak atandım ve emekli olduğum 1977’ye kadar çalıştım”.

1943 Gölköy 1943’te Gölköy Köy Enstitüsü’nde Türk Halk Müziği çalışmaları yapan öğrenciler.

İhsan Işık özellikle eğitim gündemiyle bugün dahi yakından ilgileniyor. Her gün gazeteleri okuyor, haberleri takip ediyor. Peki Köy Enstitüleri nasıl kuruldu, nasıl işledi ve nasıl kapandı? İhsan Işık’ın ağzından dinleyelim:

“Enstitülerin kurulmasından evvel askerde zeki olan çavuşları eğitmen olarak alırlardı. Sonrasında Köy Öğretmen Okulu olarak faaliyete geçirilen okullar Köy Enstitüleri’ne çevrildi. Şehirlerde yetişmiş olan öğretmenler köylerde duramıyorlar, dursalar da faydalı olamıyorlardı. Köylü ister eğitim, ister ziraat konularında olsun öğretmenlerin söylediklerini önemsemiyor, işlerini eski usulde yapmaya devam ediyordu. Enstitüleri kuranlar, köyde yetişmiş olanın kendi köyünde daha faydalı olacağını düşündüler”.

Işık’ın bahsettiği “köylünün öğretmenin anlattıklarını önemsememesi”, bilindiği gibi Yakup Kadri’nin Yaban romanından beri bilinen bir çatışma unsuru. Işık’a göre enstitüler doğal olarak bu çatışmanın farkındaydı ve ona göre hareket ediyordu:

“Okulda bizlere dediler ki: Köylere gittiğiniz zaman köylüye asla ‘iyi domates şöyle yetişir, buğday tarımının doğrusu budur’ demeyeceksiniz. Sizler kendi uygulama bahçelerinizde o köyün en iyi domatesini yetiştireceksiniz. Böylece köylü gelip kendisi size bunu nasıl başardığınızı soracak. İşte o zaman ona doğrusunu anlatacaksınız, işte o zaman köylü sizi dinleyecek”.

Çankırı-Kastamonu yöresinden öğrenci alan Gölköy Köy Enstitüsü, yöresel üretim alanını gözeterek öğrencilerine özellikle bahçecilik faaliyetleri üzerine eğitim vermekteydi. Fay Kirby’nin Türkiye’de Köy Enstitüleri isimli eserinde anlattığı programı İhsan Işık da bize aynen aktarıyor ve özellikle derslerin mutlak suretle uygulamalı olmasının önemine vurgu yapıyor. İsmail Hakkı Tonguç’un kitaplarında da İhsan Işık’ın anılarında da hep bu “uygulama” vurgusu var:

“Süleyman Ekinci adında bir tarım öğretmenimiz vardı. Hiç unutmuyorum, üçüncü sınıftayken bize arpa çimi ile buğday çimini ayırıp ayıramayacağımızı sordu. Sınıfta 79 kişiydik. Hepimiz köy çocuğuyuz, “bilmez olur muyuz” dedik. O da bizi tarlalara götürdü. Aramızdan yalnız üç kişi buğday çimi ile arpa çimini doğru biçimde ayırt etti. Bildiğimizi sanıyor ama bilmiyormuşuz. O da bizlere buradaki günleri ve dersleri afakî geçirmemiz öğüdünde bulundu. O gün biz bir şeyin esasını bilmeden biliyorum dememeyi öğrendik. Okuldaki hiçbir ders yalnızca nazarî (teorik) olarak ele alınmıyor, mutlaka amelî (uygulamalı) olarak da gösteriliyordu. Mutlaka her şey ama her şey tatbikî olmalıydı”.

İhsan Işık’a kültür derslerini sorduğumuzda ise aklına hemen okulun kütüphanesi ve bu kütüphaneye verilen önem geldi. Elbette beraberinde laik eğitimin önemini de vurgulayan bir anıyla:

“Okul müdürümüz Ali Doğan Toran adında çok muhterem bir insandı. Bir gün bizi yanına çağırdı. ‘Okulda kültür derslerinde, tarih hususunda, tabiat bilgisi konularında okulu eksik buluyorsanız, kitaplar size yetmiyorsa kütüphanemize başvurun. Yeterince kitabımız mevcut, bunları inceleyin, sorularınız olursa danışın, eksiği varsa bildirin. Ancak bazı konuların yeri burası değil’ dedi. Kendisi daima bize doğru yolu gösterdi. Hiçbir öğretmenimizden ne dinî ne de komünizm gibi ideolojik hiçbir tavır görmedik”.

Enstitüler ve tarımın önemi İhsan Işık “Eğer enstitüler bugün hâlâ olsaydı özellikle tarım konusunda memleketimiz bu hale gelmezdi” diyor.

İhsan Işık bugünün öğretmenlerine önerilerle bitiriyor:

“Eğer enstitüler bugün hâlâ olsaydı özellikle tarım konusunda memleketimiz bu hale gelmezdi. Bugün bu gerçeği herkes kabul ediyor. Yeni Bakanımız Ziya Selçuk beyefendi de “Köy Enstitüleri devam etmeliydi” diye açıklama yaptı. Bizler istedik ki halkımız bilmediğini öğrensin. Kendisinin de bilebileceğini bilsin. ‘Hep büyüklerimiz bilir’ demesin, kendileri de öğrensin, bilsin istedik. Oysa karşımızdakiler halk bilmesin, kendilerinden hesap sorulmasın istiyordu. Artık sıra sizlerin sırası. En büyük amacınız halka faydalı olmak olsun. Hiçbir şeyi bulduğunuz gibi bırakmayın, daima daha ileri taşımaya gayret edin”.