“Geçmiş dönemlerin çok yönlü zanaatkarları dalkavuklar, ne yazık ki hünerlerini değil dalkavuk sıfatlarını, yeni zamanın haysiyet yoksullarına bırakarak dünyamızdan çekilmiş bulunuyorlar. Yeni zaman tipleri, dünküler gibi tarifesi onaylı ücretler karşılığında hüner göstermek yerine, para kaynağının önünde eğilip el ve etek öpüyorlar. Ayağı öpülen kudretini kaybedince, başka efendiler bulup huzurunda zilletle eğiliyorlar… Tarih, bugünün ‘yalaka’larından bahsetmeyecek. Dünün dalkavukları ise hem geliştirdikleri yöntemler hem konuşma ve davranış incelikleriyle hatırlanmayı hakediyorlar…

… Yandaş TV kanallarında, gazetelerde boy gösterenlere ‘yıkama-yağlama tamam da biraz daha yaratıcı olun, aldığınız paranın hakkını verin, beni övmenin dışında siz de ortaya birşeyler koyun’ talimatı geldi. Kabataş’lar, suikast masalları, camide içkilerden tutun da, İnönü’nün Atatürk’ü zehirlediği iddiasına kadar uzanan bir dizi senaryo yazıldı. Ama bu dönemin yandaşları hem fikren hem zikren, dalkavuk ecdattan o denli uzaktı ki, yaptıkları işlerle gülünç, zavallı, patetik hallere ve birbirlerine düştüler…”

Tam 6 sene önce bu köşede yazılan yazı, çok yakın dönemin bırakın liyakat sahibi olmayı, cahillikleri ve tembellikleriyle otoriteyi bile canından bezdiren “yeni nesil” yandaşlarını tarif ediyordu. Aradan geçen zamanda kritik görevlere getirilen, daha doğrusu, “adam kalmadığı” için buralara gelmesine göz yumulan liyakatsızların kalitesizliği o denli arttı ki; bunların söz ve hareketleri, kendilerini atayanlara bile zarar verecek bir noktaya ulaştı.

Bu öyle bir nokta ki, “Anlayışınız, inancınız, siyasetiniz, tarafınız, partiniz ve hatta iktidarınız sizin olsun, hiç değilse şu meseleyi hâlledin” dedirten bir hâl. Rahmetli Turgut Özal’ın 1980’lerin başında “Benim memurum işini bilir” cümlesiyle meşhur ve uzun yıllar bir espri konusu olan durum, bugün artık “ya lütfen işini bilen bir memur olsun da kim olursa olsun” ciddiyetine ulaşmış durumdadır.

İşbilmezlik ve liyakatsızlık, diğer ülkelerin geçmişlerinde olduğu gibi bizde de büyük ve kalıcı hasarlara neden olmuş; gelecek kuşakları da etkileyen bir devamlılık göstermiş. Bizim coğrafyamızda herhangi bir konu veya alanda devamlılık neredeyse hiç görülmezken, liyakatsızlık örnekleri “gelen, gideni bile aratır” dedirtircesine gelişerek, serpilerek, büyüyerek gelenekselleşmiş. Yine yakın devirlerde epey moda olan “yiyor ama çalışıyor” motto’su da, artık günümüzde “hem yiyor hem yatıyor”a terfi etmiş.

Oğuz Atay’ın Günlük’teki meşhur cümlesini kimbilir burada kaç defa yazdık: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”. Hz. Muhammed’in kendisi de çok uzun yıllar önce uyarmış: “İş ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle”. Ancak işinin ehli insan yetiştirmek de ancak eğitimle, kaliteli eğitimle mümkün. Diğer türlü, liyakat sahibi olanlar, bir göreve layık olanlar değil; sadece “sahibi olanlar” yönetecek Türkiye’yi.