10 yıl önce Tunus’tan başlayan Arap Baharı’nı, içsavaşların darbelerin, yeni baskıcı rejimlerin eski politikalarla ayakta kaldığı bir dönem izledi. 2018’den bu yana ise ilk vartayı atlatan rejimler “ikinci dalga” ile  sarsılıyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sürekli “buhar” üreten ancak piston olmadığı için dönüşemeyen krizin 10 yıllık muhasebesi.

Her şey 17 Aralık 2010’da sokak satıcısı Muhammed Buazizi’nin canına tak eden çaresizliği protesto etmek için Tunus’un orta yerinde kendini yakmasıyla başlamıştı. Bu hadise doğudan batıya Arap dünyasını saran büyük bir patlamanın fitilini ateşledi. 6 ülkeyi etkisi altına alan protesto dalgasına Avrupa’da “Halkların Baharı” diye nitelenen 1848 Devrimleri’ne de göndermeyle “Arap Baharı” dendi. Olayları “ayaklanma”, “devrim” diye tanımlayanlar da oldu. 

Herhangi bir merkezî yapılanmaya tâbi olmayan geniş kitleler, toplumsal ağlar ve yeni teknolojiler yoluyla şenlikli bir gösteri seferberliği ilan ederek tarihe kayıt düşmekle kalmadılar, “Vardık, varız, varolacağız” dediler. Arap Baharı, Batı’nın gelişmiş ülkelerini de etkiledi. “Occupy”, “%99, %1’e karşı”, “M- 15” gibi hareketler ortaya çıktı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Türkiye’deki Gezi Olayları’nı Arap Baharı ile değil, Batı’daki protestolarla kıyasladı. 

Mübarek’ten öncesi/sonrası  Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimi aleyhindeki eylemler 25 Ocak 2011’de onbinlerce kişinin Tahrir Meydanı’nı işgal etmesi ile başladı.

Bu sırada 30-40 yıldır başta olan diktatörler devrildi; yeni diktatörler peydah oldu. Düvel-i muazzama, statükoyu sağlamak için dört koldan olaylara müdahale etti. Sarkozy seçim masrafları için yardım aldığı Kaddafi’yi devirmek için Libya’ya karşı bir silahlı müdahale hamlesi yaptı. ABD, İran’ı tehdit etmek için Suriye’de mevzilendi. Rusya, rüyasında bile göremeyeceği bir biçimde “sıcak denizler”e inme imkanı buldu. Türkiye, Suriye ve Libya’da askerî güçlerini konumlandırdı. 

Bölgede hegemonya peşindeki iki merkez güç, İran ve Suudi Arabistan, kitle dinamiğini kendi çıkarları için köreltmeye çalıştı. Mart 2011’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn’deki halk hareketini “Tahran’ın beşinci kolu” diye itham ederek ezmek için askerî birliklerini gönderdi. Kısa süre sonra Tahran, Rusya ile birlikte Beşar Esad rejimini halkın protestolarından korumak için ağırlığını koyacaktı. Bölgedeki iki kanat da karşı tarafın halk hareketini desteklerken, kendi nüfuz alanındakini tasfiye etmenin yolunu, protestocuları “terorist” diye itham etmekte bulmuştu. Demokrasi arayışlarını itibarsızlaştırmanın bir başka yolu da, onları cihatçı hareketlerle ilişkili gibi göstererek, mevcut rejimlerin kaosa karşı tek seçenek olduğunda ısrar etmekti. 

İkinci bahar 

10 yıl önce Tunus’tan başlayan Arap Baharı’nın ardından, demokrasi ve toplumsal adalet taleplerinin karşılıksız kaldığı, içsavaşların, darbelerin, yeni baskıcı rejimlerin eski politikalarla ayakta kaldığı bir dönem sonrasında; özellikle 2018’den bu yana gençler ve kadınların ağırlıkta olduğu yeni bir rüzgar esmekte. 2011’de vartayı atlatan rejimler bu defa “ikinci dalga” ile sarsılıyor. 

Üstelik bu yeni dalga, pandemi koşullarında insanlar salgına karşı çaresizlik içinde debelenirken oluştu ve büyüdü. Cezayir, Irak, Lübnan ve en önemlisi Sudan’da beliren bu hareketler bölgedeki ilk dalganın tesadüf olmadığını, kitleleri harekete geçiren siyasal ve sosyal atmosferin daha da ağırlaştığını gösterdi. Ürdün’de 2018’deki kitle gösterilerini başlatan hadise, hükümetin vergileri artıran bir kararnamesiydi. Sudan’da bu tetikleyici, en yoksulların aleyhine olacak şekilde planlanan kemer sıkma politikalarının yaratacağı tahribata rağmen yardımların kaldırmasıydı. Lübnan’da ise internet kullanımına yeni bir vergi getirilmesiydi. 

Irak’ta toplumsal çatışmalar son yıllarda ayyuka çıkmış durumda. Cezayir’de de toplumsal ve ekonomik meseleler olmakla birlikte protesto gösterilerinin patlak vermesine yolaçan siyasi bir gelişme oldu: Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, 5. kez başkan seçilmek için adaylığını koymaya kalkınca ahalinin sabrı taştı. Ülkedeki kokuşmuş yönetime karşı haftalar boyunca her tatil günü (Cuma günleri) başkentin sokaklarında büyük katılımlı gösteriler yapıldı. Düşük katılımla gerçekleştirilen başkanlık seçiminden sonra da gösteriler devam ederken pandemi patlak verdi ve rejim bunu bahane ederek gösterilerin sona erdiğini ilan etti. 

Sudan’da 2018 sonundan beri devam eden gösteriler Ömer Hasan el Beşir’in 30 yıllık diktatörlüğüne son verirken, rüzgar Lübnan ve Irak’a uzandı. Mezhepsel ayrımların çok keskin olduğu bu iki ülkede Şiilerin de gösterilere katılmış olması; Lübnan’da bütün ayrımların ötesine geçen yurttaşlık ve demokrasi taleplerinin öne çıkması; Irak’ta ise hem ABD hem İran’a karşı çıkılması; komplo teorilerinin geçersizliğini ortaya koyuyordu. 

Örgütlü bir hareketin aktif olduğu Sudan gibi yerlerde düşük yoğunlukta da olsa protestolar devam ediyor. Cezayir’de 2019’daki hareket ise meşru bir temsiliyete ve belirli bir yapıya sahip olmadığı için tekledi. Irak’ta benzer şekilde bu türden meşru muhalefet yapılanmaları yok. Lübnan’da mevcut iktidardan ve seçkinlerden yaka silken ve çok farklı kesimlerden insanların oluşturduğu muhalefet için de bu geçerli. 

Günler süren eylem ve çatışmaların ardından 11 Şubat 2011’de Mübarek’in görevden ayrılmayı kabul etmesi sevinçle karşılandı.

‘Arap kışı’ 

Tunus örneğini izleyerek Mısır, Yemen, Bahreyn, Libya ve Suriye’de başlayan gösteriler ilk aylarında oldukça şenlikliydi. Herhangi bir merkezî yapılanmanın yönlendirmesi olmadan, yatay ilişkiler ağıyla kurulan koordinasyon ve kitlesel gösterilerin uyandırdığı umut hissi iktidarları etkileyecek ve değiştirecek güçten yoksun olduğundan diktatörlük kurumları ayakta kaldı ve hareketler bastırıldı (Buhar ve piston metaforu kullanacak olursak, piston olmadığı için buhardan güç elde edilemedi). 

Ülkelerin siyasal mücadele geleneklerindeki farklılıkların öne çıktığı Arap Baharı’nda Tunus’un “demokrasiye geçiş”i daha da değişik oldu. Diğer Arap ülkelerine kıyasla büyük yıkımlara uğramadan süreci devam ettiren tek ülke olmasının nedenlerinden biri, Bin Ali diktatörlüğünün ordudan ziyade polise dayanmasıydı. Ocak 2014’te yeni bir anayasanın kabul edilmesine uzanan sürecin olağan seyirde sürmesinde, ordunun değişime yolvermesinin önemli bir payı vardı. Milliyetçilerin ve Müslüman Kardeşler’in bu uzlaşmalı geçişi Nobel Barış Ödülü’ne layık görülürken, protestoların gövdesinin diğer Arap ülkelerine nazaran daha sağlam bir sendikal harekete dayandığı genellikle atlanmakta. 

En büyük yıkımın gerçekleştiği Suriye’de ise, başlattığı ve derinleştirdiği içsavaş için 2013’te İran’ı yardıma çağıracak kadar çıkmaza giren rejim, sonunda Rusya’nın da bölgeye yerleşmesine yolaçtı. Mısır, askerlerin Mübarek’i göndermesinden sonra yapılan ve tarihinin en demokratik seçimi olarak görülen seçimlerden 1 yıl sonra darbeyle eski rayına girerken, Libya ve Yemen’de yıkıcı içsavaşlar devam etti. Bahar şenliği yerini büyük bir karamsarlığa bırakmıştı. Diktatörler devrilirken Tunus’ta 380 kişi, Mısır’da 800 kişi hayatını kaybetse de umut kaybolmamıştı. Ancak halkın özlem ve beklentilerinin gerçekleşmemesi ile rüya kabusa dönmüştü. Neredeyse vekalet savaşları ve dış müdahaleler gibi bütün felaketlerin sorumlusu Arap Baharı oldu. 

Mısır’da 2013’te Mursi’ye karşı yapılan askerî darbe, yalnızca Müslüman Kardeşler’in önünü kesmedi; Bahar’ın getirdiği kitle seferberliğine de açıkça meydan okudu. Suriye’de 2014-2015’te rejimin bastırmasıyla içsavaşın alevlenmesi sonucu ortaya çıkan siyasal boşlukta “cihatçı” hareketler beklenmedik bir güç kazanarak coğrafi alanda hatırı sayılır bir yaygınlık elde etti. Libya ve Yemen’de özellikle dış güçlerin müdahalesiyle içsavaş neredeyse dönüşsüz bir mahiyet kazandı. Suriye ve Libya’daki kanlı içsavaşta insanlar kitleler halinde özellikle Avrupa’ya göçetmek üzere yollara düştüler. Bu iki ülkenin nüfusunun ciddi bir kısmı “göçmen” oldu. 

İkinci dalga bu karamsarlığın nasıl aşılacağı üzerine yeni mücadele biçimleri geliştiriyor: Daha fazla gencin, daha fazla kadının katılımı ve daha fazla örgütlülük. Kadınların katılımı Tunus, Lübnan gibi ülkelerde olağan karşılansa da Yemen, Irak gibi kadınların fazlasıyla baskılandığı ülkelerde çok önemliydi. 2019’daki ikinci dalgada kadınların varlığı en üst düzeye çıktı. Sudan ve Cezayir’de de hareketin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. 

Yemen’de öfke  Yemen’de Tunus’u takiben şenlikli başlayan gösteriler, yıkıcı içsavaşın etkisiyle yerini karamsarlığa bıraktı. Bahar şenliği kışa döndü. 

Yapısal kriz 

Arap ulusunun bir bütün olup olmadığına ilişkin tartışmalar belleklerden silindi belki; fakat her önemli bunalımda kurtuluş reçetesi olarak ortaya çıkan akımlar Arap dünyasının bütününü değilse de önde gelen ülkelerini sarsmaya devam ediyor. Arap milliyetçiliği yalnızca Mısır’da Nasır döneminde öne çıkmamış, en azından Irak ve Suriye’de de iktidar düzeyinde karşılık bulmuştu. Bununla kalmamış Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir’deki kurtuluş hareketini derinden etkilemiş ve Cezayir Kurtuluş Cephesi yöneticilerinin sığınağı olmuştu. Siyah hareketinin kendine özgü önderi Malcom X’in de bir dönem bu hareketten etkilendiği unutulmamalı. Müslüman Kardeşler’in Suriye’de daha sert bir tarzla, Mısır’da ise daha çok kültürel ve ticari alanında varolması gibi farklılıklar olsa da, onların da Tunus başta olmak üzere Arap dünyasının bir dizi ülkesini etkilediği biliniyor. 

Arap Baharı, Arap ulusunun uzun sömürgecilik tarihi boyunca etkileşim içinde olduğuna ilişkin eski tartışmayı da güncelledi. Gilbert Achcar, Halk İstiyor kitabında, aralarındaki bütün farklılıklara rağmen Arap ülkelerinde büyüme oranlarının düşüklüğü, bu rejimlerin neoliberalizmden önce de saplandığı nepotizm bataklığı ve devlet kaynaklarının dar bir çevrenin çıkarı için kullanılmasında nasıl ortaklaştığını çok açık bir şekilde göstermişti. 

Yapısal kriz karşısında bu ülkelerin özellikle gençlere ve kadınlara hiçbir gelecek vaadetmediğini görmek için, Cezayir’deki “harik” gösterilerinde veya Sudan’da 30 yıllık diktatörlüğün devrilmesinde yer alan kadınların resimlerine bakmak yeterli olacaktır. 

Arap Baharı’nın birinci dalgasını kanla boğan rejimler, bu bapta herhangi bir iyileşme sağlayamadıkları gibi durum daha da vahim hale geldi. Üstüne bir de pandeminin sosyal etkileri eklendiğinde, sürekli “buhar” üreten bir sosyal yapı ile karşı karşıya olduğumuz meydanda.