Afrikalı Mehmet’in kölelik anıları: Dizi değil hakikat!

Amerika’da köleliğin en uzun sürdüğü (1530-1888), Afrikalı köle sayısının en yüksek olduğu (5 milyon) ülke ABD değil, Brezilya’ydı. Mahommah Gardo Baquaqua, bu ülkedeki Afrikalılar arasında, başına gelenleri kendi sesiyle anlatabilmiş tek köleydi. 1854’te yayınlanan biyografisinde, Afrika’daki çocukluğunu, köle gemisinde geçen korkunç okyanus yolculuğunu, Brezilyalı “sahiplerinin” acımasızlığını, kölelikten kurtuluşunu anlattı. 

Brezilyalı köleler, 1800’ler Alman seyyah Johann Moritz Rugendas’ın, köle gemisinde güverte altındaki Brezilyalı köleleri gösteren gravürü, 1830. 

Özgür olarak doğmuştu. Afrika’da bir ülkesi, evi, ailesi, mesleği vardı. Eğitim görmüştü, biraz elifba, biraz Kur’an biliyordu. Ama genç bir delikanlıyken başına bir felaket geldi. Kendini bir köle gemisinde buldu. Yıllar sonra şöyle yazdı: “Geminin o dehşeti; onu kim anlatabilir? İçine tıkılmış zavallı, talihsiz sefil yaratıktan başka? İnsanlığın dostları, evinden, dostlarından alınıp bir köle gemisine istiflenmiş, uzak bir diyarda daha da büyük sefaletin beklediği zavallı Afrikalı’ya acıyın”. 

Mahommah Gardo Baquaqua, Brezilya’nın 350 yıllık kölelik tarihinde kendi sesini başkaları aracılığıyla da olsa duyurabilmiş tek köleydi. 1854’te İngilizce olarak ABD’de Detroit’te basılan biyografisi, ancak üç yıl önce Portekizce’ye çevrilerek Brezilya’da yayımlanabildi. Modern kölelik tarihinde başına gelenleri anlatabilmiş başka köleler de vardı; ancak bu “Afrikalı Mehmet”in özelliği, anlattıklarındaki gerçeklik payının çok daha yüksek oluşuydu. Oysa başka ünlü köle yazarların hikayeleri, örneğin 1780’lerde İngiltere’yi gözyaşlarına boğan Olaudah Equiano’nın anlatısı, tam da bu amaçla, yani beyaz efendileri ağlatmak ve kölelik karşıtı harekete kazanmak için çeşitli süslemelerle bezenmişti. 

Mahommah biyografisi Mahommah Gardo Baquaqua’nın biyografisi, 1854’te ABD’de Detroit kentinde basılmıştı. Kitabın kapağında, Mahommah’nın bir gravürü bulunuyordu. 

Mahommah, bugün Batı Afrika’da Benin’de bulunan Zugu kentinde dünyaya geldi. Benin ve doğu komşusu Nijerya’nın bulunduğu yerler, o sırada Müslüman Sokoto Sultanlığı’nın (veya Hilafeti’nin) egemenliğindeydi. Mahommah’nın çocukluğu, Sokoto Sultanı Muhammed Bello’nun iktidar dönemine rastladı. Sıradan bir çocukluktu bu. Mahommah Avrupalıların hayalhanesindeki gibi yarı-çıplak, elinde mızrak, saz damlı kulübelerde bir “vahşi” hayatı sürmüyordu. Afrika’daki günleri, Atlas Okyanusu’na ulaşan önemli bir kervan yolu üzerinde ticaret, madencilik, küçük endüstriyle uğraşan canlı Zugu, Katsina, Kano gibi kentlerde geçti. 

Müslüman olmayan annesi Katsina kentindendi. Dayısı burada iğne imal eden, gümüş ve altın ticareti yapan zengin bir demirci ustasıydı. Ailenin yaşadığı Zugu’da, Sokoto sultanına bağlı bir Emir vardı; Müslüman cemaati saraya yakın, cami ve çarşı etrafında örgütlenmiş ayrı bir mahallede oturuyordu. Mahommah’nın babası, günde beş vakit namaz kılan dindar bir adamdı. Ama küçük oğlu, okuldan sık sık kaçıyordu. Sonunda ağabeyinin yardımıyla “Massasaba” denilen Beyin sarayına muhafız olarak girdi. 

Mahommah, köle tacirlerinin eline düşüşünü de saraydaki yüksek konumuna bağlıyordu: Çevresini saran dalkavuklar bir gece ona “bah-ci” denilen bir içki içirerek sarhoş etmişti. Uyandığında kendini köle olarak bulmuş, birkaç kere el değiştirdikten sonra, nihayet Portekizli bir beyaz adama satılmıştı. 

Köle gemileri Atlas Okyanusu’nda Afrika-Amerika arasında çalışan bir köle gemisinin planı (Brezilya Ulusal Arşivi, altta). Köle ticareti yasaklandıktan sonra da ortalama 250 köle barındıran 100 tonluk gemiler kaçak olarak çalıştı. Okyanusta 290 köle taşıyan bir gemi kesiti. 

Mahommah’nın uğursuz yolculuğu, köle ticaretiyle ünlü Uydah limanından başladı. Portekizliler üç yüzyıldır Afrika’dan Brezilya’ya köle taşıyorlardı. Mahommah esir düştüğünde, artık yapılan ticaret değil kaçakçılıktı; çünkü 1815’ten beri İngiltere’nin baskısıyla Portekiz okyanusta köle ticaretini yasaklamıştı. Ama kimse gemileri denetlemediğinden, 1845’te Mahommah kendisini su üstündeki bu cehennemde bulmuştu: 

“Geminin ambarına fırlatılmıştık, erkekler bir tarafta kadınlar bir taraftaydı; ambar o kadar alçaktı ki ayağa kalkamıyorduk, yere oturmak zorundaydık, geceyle gündüz arasında fark yoktu, öyle tıkabasa istiflenmiştik ki uyuyamıyorduk. O korkunç yerin pisliği hafızamdan hiçbir zaman silinmeyecek, beynimde hatırlayacak yer kaldıkça hatırlayacağım… Tek yiyeceğimiz suya batırılıp kaynatılmış mısırdı. En çok acısını çektiğimiz su oldu; günde sadece bir kupa veriyorlardı. Birimiz bir olay çıkardığında, etini bir bıçakla kesiyor, biber veya sirkeyle ovuyorlardı… ” 

Köle gemisi okyanusun öteki yakasında Pernambuco kıyısına yanaştı. Mahommah’nın geldiği bu diyar, artık Portekiz sömürgesi değil, 23 yıl önce bağımsızlığına kavuşmuş Brezilya İmparatorluğu’ydu. Ülke kahve ve şeker kamışı plantasyonlarından gelen zenginliğini Afrikalı kölelere borçluydu. Portekizliler buraya ayak bastığında yerli halkı köleleştirmek istemiş, ancak yerlileri Hıristiyanlaştırmayı amaçlayan Cizvitler buna engel olmuştu. Bunun üzerine Portekizliler, çareyi önceki yüzyılda keşfettikleri Afrika’nın batı kıyılarında buldular. Bu girişimin bilançosu: Afrika’dan Brezilya’ya 1530-1850 arasında 5 milyon köle taşındı! 

Mahommah ve Judd Mahommah, Haiti’de Baptist misyoneri L. Judd ile birlikte. Judd’un yardımıyla İngilizce öğrendi, Hıristiyan oldu. 

Mahommah, ilk olarak Recife’ye yakın bir kentte Portekizli bir fırıncıya satıldı: “Benim dışımda dört kölesi daha vardı. Çok dindardılar, günde iki kez dua ederlerdi. Evin girişinde büyük bir saat, kilden yapılma resimler vardı. Aile önde, köleler arkada bunun önünde diz çökmek zorundaydık”. Yeni kölenin ilk işi, sahibinin yaptırdığı ev için nehir kenarından taş taşımak oldu. Önceleri Mahommah sıkı çalışarak efendisinin gözüne girmeye uğraştı, ama bir süre sonra umudunu kaybederek diğer köleler gibi kendini içkiye verdi. Bu durumu “kötü efendi, kötü köleler…” diye anlatıyordu. Biraz Portekizce öğrendiğinde (artık 100’e kadar sayabiliyordu), fırıncının ekmeklerini dağıtıp satma işini üstlendi ama bir gün topladığı parayla içki alıp kafayı çekti. “Müthiş bir dayak yedim. İçimi büyük bir öfke kapladı, önce onu öldürüp sonra da kendimi boğmak geçti içimden. Nehre atlamaya karar verdim. Ama oradan geçen sandaldakiler beni görüp kurtardı”. 

Sahibi Mahommah’yı satmaktan başka çare bulamadı. Sonunda Afrikalı Mehmet, Rio da Janeiro’da bir gemi kaptanına satıldı. Artık kaptan köşkünde hizmet ediyor, yemek servisi yapıyordu. Bu defa da kaptanın karısıyla başı derde girdi: “Efendimle aramı sık sık bozardı. Bir bakarsınız beni kamçılatmak için elinden geleni yapar, bir bakarsınız kamçılanmamı engellemek için araya girerdi, artık o günkü keyfine göre. Garip bir insaniyet ve vahşet karışımıydı…”. Mahommah ceza olarak birkaç kere güvertede bir topa bağlanıp kamçılandı. 

Lembrança adlı bu gemi 1847’de bir gün New York limanına yanaştı. Gemideki köleler arasında bu şehirde köle olmadığı söylentisi dolaştı. Gerçekten de ABD’nin New York eyaletinde kölelik 1799’dan itibaren aşamalı olarak kaldırılmıştı. Hiç İngilizce bilmediği halde kendini şehre atan Mahommah, az sonra tutuklandı; ama kaptan gelip kölesini geri almak istediğinde eyalet yasaları gereği talebi geri çevrildi. Daha da iyisi, New York’ta kölelik karşıtı hareket en örgütlü dönemlerinden birini yaşıyor, ABD’nin güney eyaletlerinden kölelerin kaçarak buraya sığınmasında aktif rol oynuyordu. Bu ağ sayesinde, Mahommah az sonra kendini bir gemide Haiti’ye doğru giderken buldu. “Kendimi orada, başka koyu renkliler arasında özgür hissettim” diye anlattı. 

Dayak altında kölelik Jean-Baptiste Debret’nin resmi “Bir Kunduracı” başlığını taşıyor. Bir köle dövülürken diğerleri çalışmaya devam ediyor. 

Haiti, yani eski Fransız sömürgesi St. Domingue, Amerika kıtasında Fransız Devrimi sayesinde 1793’te köleliğe son veren ilk ülkeydi. 1804’te Haiti adlı bir devlete dönüşen ülke, kölelikten kaçan herkese yurttaşlık veriyordu. Mahommah Gardo Baquaqua, Haiti’nin başkenti Port-au-Prince’te artık özgürdü ama Fransızca bilmediğinden büyük bir yoksulluğa yuvarlandı. Kurtuluşunu, Haiti’deki Amerikan Baptist Misyonuna borçluydu. İngiltere ve ABD’de kölelik karşıtı hareket 18. yüzyılda bazı Protestan kiliselerinin öncülüğüyle başlamıştı. Baptistler ise Amerika’da siyahları kabul eden en büyük kiliseydi. Mahommah Gardo Baquaqua da Haiti’de bu kiliseye katıldı; bu sayede 1849’da New York’a dönerek McGrawille’deki siyahların da okuyabildiği Central College’de eğitime başladı. Oradan Kanada’ya geçerek, aynı kiliseye mensup Samuel Moore’un yardımıyla Biyografi’sini yazdı. Kitapta açıkça iki ayrı ses duyuluyordu: Biri, sık sık Hıristiyanlıktan dem vuran, Mahommah’dan üçüncü şahıs olarak söz eden Samuel Moore’un sesi, diğeri ise “ben” diyerek Afrika ve Brezilya’yı anlatan Mahommah’nın sesi. Kitabın 1854’te Detroit’te basılmasının nedeni, Mahommah’nın Hıristiyanlığı yaymak üzere Afrika’ya geri dönmesini sağlayacak fonu toplamaktı. 

Kitap basıldıktan sonra Mahommah önce İngiltere’ye, Liverpool’a gitti. Üç yıl sonra 1857’de, Amerikan Özgür Baptist Misyonu’na yeterli parayı toplayamadığından yakınan bir mektup gönderdi. Bu ondan duyduğumuz son ses oldu. Afrika’ya döndü mü? İngiltere’de kendine bir yaşam mı kurdu? Otuz yıl sonra 1888’de Brezilya’nın köleliği kaldırdığını öğrenebildi mi? Bilmiyoruz. Sonuçta sadece bir eski köleydi; hikayesini anlatma şansını bile ancak bir beyaz adam sayesinde yakalayabilmişti. Ölüm tarihi ve yeri kayıtlara geçmedi. 

Güleryüzlü ırkçılık

‘Sempatik köle’ imajı

Brezilya’da ülkenin bir “ırk demokrasisi”, köleliğin de “güleryüzlü” olduğu inancı yaygındı. Toplumbilimci Gilberto Freyre’nin 1933’te yayınladığı başyapıtı Casa-Grande & Senzala’da (Malikane ve Köle Odaları), plantasyonlardaki kölelerin efendileriyle içiçe sürdürdüğü yaşam, ilginç ayrıntılara rağmen, olumlu bir gözle anlatılıyordu. Tarihçilerin köleliği farklı açıdan incelemeleri ancak 1970’lerde, askerî rejim döneminde başladı. Ünlü televizyon dizisi Köle Isaura (Escrava Isaura) da bu dönemde gösterildi. Bugün Mahommah Gardo Bacquaqua’nın biyografisinin Portekizceye aktarılması, Brezilya’daki kölelik tarihi literatürünün gittikçe büyüdüğünü kanıtlıyor.