Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarına katılan Ahmet İzzet Bey’in cam negatif kullanan körüklü makinası, esir kamplarından Mudurnu’daki sosyal hayata kadar tarihî anlara tanıklık etmiş. Kara Fatma, Pertev Naili Boratav gibi ünlüler de, meçhul kahramanlar da bu fotoğraf hazinesinde.

Ahmet İzzet Bey’in portresi, 1930.

Bilindiği gibi “define”, tesadüfen ya da bilinçli bir arama sonucu bu­lunan değerli şeyler birikimi­dir. Bu bakımdan “bir Anado­lu kasabası olan Mudurnu’da fotoğraf definesi bulundu” dersem, yanlış bir anlatım ol­mayacaktır. Çünkü gerek ya­kın geçmişimizden otantik gö­rüntüler içermesi, gerek bizzat fotoğrafçılık tarihimiz bakı­mından kayda geçmemiş çok değerli ve özgün bir fotoğraf koleksiyonu oluşturması dola­yısıyla, bu hazinenin bulunup ortaya çıkarılması ancak böyle ifade edilebilir.

Bu sayfalarda, genellik­le kendi çektiğim fotoğraf­lar üzerinden, o fotoğrafların çekimi sırasında yaşadığım olay ve öyküleri yansıtmaya çalışıyorum. Ancak zaman za­man bizden önceki kuşaktan kimi fotoğraf ustalarını ya da çağdaşımız olup da yeterin­ce bilinmeyen, değerini yeni keşfettiğimiz bir fotoğrafçı bir vesileyle karşımıza çıkıve­rirse, onları -boynumuza borç bir kadirşinaslık örneği ola­rak- anmadan geçemiyoruz. İşte bu çerçeve içinde bu ay da, Mudurnu’da ortaya çıkan “fotoğraf definesi”nin asıl sa­hibi olan Ahmet İzzet Bengü­boz’dan ve onun arşivinden söz edeceğiz.

Ahmet İzzet Bey, 1896 Mudurnu doğumlu. Ailesi Bengübozoğulları olarak anı­lırmış. Mudurnu o zamanlar bölgeye has özgün mimarisiy­le kendi halinde bir Anadolu kasabasıdır. Ahmet İzzet Bey, Bolu Sultanisi’nde okurken 1. Dünya Savaşı patlak veri­yor. Savaş dolayısıyla yedek subaylık yaşı 20’den 18’e dü­şürülüyor ve Sultani öğren­cilerinden mezuniyet koşulu aranmıyor.

İstanbul’da altı aylık bir askerlik eğitiminden son­ra, yedek subay adayı olarak Kafkas cephesine gönderili­yor. Rus işgalinin genişleme­si, Türk ordusunun geri çekil­mesi üzerine İstanbul’a dönü­yor ve ayağının tozuyla bu kez de İngilizlere karşı savaştığı­mız Sina cephesine gönderi­liyor. Burada Gazze muhare­belerine katılıyor, 29 Haziran 1917’de yedeksubaylık hak­kını kazanıyor. Ne var ki, Fi­listin savunmasında, 3. Gaz­ze muharebesinde İngilizlere esir düşüyor. Mısır’daki Sey­dibeşir Esir Kampı’na götü­rülüyor. Orada 30 ay boyunca yaşadığı esaret, Bengüboz’un hayatında bir dönüm noktası olarak ortaya çıkıyor.

İskenderiye civarında denize yakın bir yerde olan kampta, Bengüboz bir yandan İngilizce öğrenmeye çabalar­ken bir İngiliz subaydan da fotoğrafçılığı öğreniyor. İn­gilizler kampta fotoğraf çe­kimine izin veriyorlar, hatta bu işi kendileri yapıyor. Bu fotoğraflar zaman zaman pro­paganda amaçlı kullanılsa da, özellikle subayların Seydibe­şir kampında, dönemin diğer esir kamplarına kıyasla daha iyi koşullarda tutulduğunu da gösteriyor.

Kurtuluş Savaşı’nın kadın kahramanı

Ahmet İzzet Bey’in objektifinden Sakarya-Bolu bölgesinde gösterdiği yararlılıklar nedeniyle yüzbaşı rütbesiyle onurlandırılan Kara Fatma (Seher Erden), dönemin bölge jandarma komutanı ve Kavaslar köyünden Hasan ve Hakkı Beyler, 9 Kasım 1924.

Ahmet İzzet Bey, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin bir sonucu olarak esirler salıverilmeye başlansa da, ancak 3 Mayıs 1920’de İstanbul’a gelebilir ve hemen memleketi Mu­durnu’ya geçer. Esaret gün­lerinin anısı olarak yanın­da getirebildiği, çöl koşulla­rının neden olduğu bir göz hastalığı ve birkaç “arap”­tan (!) ibarettir (O zaman­lar film henüz icat edilmedi­ği için fotoğrafların negatifi, ışığa duyarlı özel camların üzerine çekiliyordu. Halk arasında buna “fotoğrafın arabı” deniliyordu). Ama bunlardan daha önemlisi, bileğinde artık bir de altın bilezik vardır Ahmet İzzet Bey’in: Fotoğrafçılık.

Ne var ki kendisini ye­ni bir savaşın içinde bulur. Kurtuluş Savaşı günleridir. Kuvayı Milliye hareketine katılır. Bolu civarındaki is­yan girişimlerini bastırmaya gelen askerî kuvvetlerin ba­şında bulunan Nâzım Bey’e büyük destek sağlar. Bu gay­retleri yerel halk tarafından takdirle ve övgüyle karşı­lanır. Artık askerî görevi 4. Tümen bünyesinde sürmek­tedir. Alayı bir ara TBMM hükümetinin güvenliğini sağlamak üzere Ankara’da, Sarı Kışla’da görev alır. İnö­nü ve Sakarya muharebe­leri sırasında kâh alay kâh tabur yaverlikleriyle geçen bir süreç sonrasında zaferle sonuçlanan 26 Ağustos’taki son saldırıda kendini Ayva­lık’ta bulur. Katıldığı birlik o yöreyi düşman işgalinden kurtaran öncü birliktir. Ben­güboz’un askerlik hayatı tam dokuz yıl sürer. 1923 yılında terhis edilir.

Karakolda bir sivil Bengüboz, Kavaslar Karakolu’nda jandarmalarla birlikte kendi makinasının objektifine gülümsüyor, 18 Ocak 1925.

Kurtuluştan sonra tek­rar memleketi Mudurnu’ya yerleşir. Cam negatif kulla­nan körüklü makinası artık Mudurnu ve civarının o gün­lerdeki sosyal durumunun hizmetindedir. Bu dönemde yörede Kuvay-ı Milliye hare­ketinin kahramanları ve can­lı tanıkları henüz ortada ve görev başındadırlar. Yaşanan canlı tarih, kahramanımızın kamerasına yansır. Kurtuluş Savaşı’nın ünlü kadın önde­ri Kara Fatma’yı, 1924 yılında Mudurnu’da Jandarma komu­tanının yanında fotoğraflar. Bilindiği üzere asıl adı Seher olan, 300 kişilik çetesiyle Sa­karya – Bolu yöresinde giriş­tiği savaşta yüzbaşı rütbesine kadar yükseltilen bu kahra­man kadın, TBMM tarafın­dan kendisine tahsis edilen subaylık maaşını da “Millet ihtiyaç içinde” deyip Kızılay’a bağışlamıştır. 1920’de hilafet kuvvetleri karşısında Cum­huriyet’e bağlı Mudurnu’yu savunan, Batı Cephesi’nde üstün yararlılıkları bulunan, Gazi’nin arkadaşı Süvari Ala­yı Komutanı Çolak İbrahim Bey’i de aynı tarihlerde Ah­met İzzet Bey’in objektifi kar­şısında görürüz.

Anadolu’da Hititlerin ve Friglerin egemen olduğu ilk çağları takiben Paflagonia ve Galatia etkilerinde kalan bölgede yer alan Mudurnu’yu, Osmanlı döneminde bellibaş­lı kentleşme alanlarından bi­ri olarak görüyoruz. Osman­lı Devleti’nin ilk yıllarında voyvodalık olarak yönetilen kent, IV. Murat zamanında kaza merkezi olarak belirlen­miştir. Fotoğraf çekme yetisi, orduda gösterdiği yararlıklar ve yeterli derecede bilgi bece­ri sahibi biri olduğu gözönüne alınarak, Ahmet İzzet Bengü­boz’a ilçenin nüfus memurlu­ğu görevi verilir. Memuriyet onun fotoğraf aşkını söndür­mez. Aksine, bölgenin coğrafi, mimari ve sosyolojik yapısını adeta bir toplumbilimci gibi kayıtlara geçirir. Genç Cum­huriyet’in ulusal bayramları, düğünler, kır eğlenceleri, pa­nayırlar gibi etkinlikler, onun adeta doğal göreviymiş gibi kayda geçirdiği olaylardır.

Adeta bir sosyolog Ahmet İzzet Bey’in çektiği fotoğraflar Erken Cumhuriyet döneminde Mudurnu ve civarındaki sosyal-gündelik hayata dair çok değerli bir arşiv oluşturuyor. Mudurnu’da Zafer Bayramı kutlamaları, 30 Ağustos 1933.
Mudurnu Kız İlk Mektebi öğretmen ve öğrencileri, 31 Ekim 1926.

Bir orman bölgesi içinde yer alan Mudurnu’nun yarı ahşap yarı kâgir evleriyle öne çıkan geleneksel sivil mima­risi tarih boyunca varlığını büyük ölçüde koruyabilmiş­tir. Bengüboz bu dekor için­de beldenin mülkî ve askerî kadrolarını, adalet mensupla­rını, öğretmenleri gruplar ha­linde biraraya getirerek toplu fotoğraflarını çeker. Okulları ve öğrencilerini ihmal etmez. Onları da okul binaları önün­de öğretmen kadrolarıyla bir­likte fotoğraf görüntülerine dönüştürür.

Bengiboz’un belli bir fo­toğraf stüdyosu olmadığı an­laşılıyor. Beldedeki kişileri ve küçük grupları ya bir evin avlusunda ya da bir sokak kö­şesinde fotoğrafladığını görü­yoruz. Kişileri çevreden so­yutlamak üzere düz bir zemi­ne ihtiyaç duyduğu anlarda, arkalarına bir perde, çarşaf, battaniye ya da bir kilimin asılmış olduğuna da tanık oluyoruz. Kısıtlı teknik ola­naklara sahip olduğu halde, teknik beceri ve estetik görüş açısından o günlerde ismi öne çıkmış çağdaşı olan -genellik­le de gayrımüslim- stüdyo sa­hibi fotoğrafçılardan hiç aşağı kalmadığı açıktır.

Fotoğrafçımızın bu işe gö­nüllü ve amatörce bir sev­giyle, heyecanla sarıldığı, bu ruhla profesyonel işler mey­dana getirdiği ortada. Mudur­nu ve çevresinde 1920’lerin başından 1930’lu yılların so­nuna kadar çektiği fotoğraf­lar, Anadolu’nun bir köşesin­de Osmanlılardan Cumhuri­yet’e evrilen bir süreç içinde insanlarımızın kılık kıyafeti­ne, sosyal-gündelik hayatları­na dair çok kıymetli belgeler sunmaktadır.

Eğitim şart Bengüboz’un birçok karesi Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eğitim hamlesinin görsel tanıklarıdır. Dokurcun İlk Mektebi’nin önünde öğretmen ve öğrencilerin toplu pozu, 24 Ocak 1925.

Ahmet İzzet Bengüboz, bölgenin coğrafi, mimari ve sosyolojik yapısını adeta bir toplumbilimci gibi kayıtlara geçirir. Genç Cumhuriyet’in ulusal bayramları, düğünler, kır eğlenceleri, panayırlar onun kayda geçirdiği olaylardır. Beldenin mülkî ve askerî kadrolarının, adalet mensuplarının, okulların, öğretmen ve öğrencilerin fotoğraflarını çeker.

Mudurnulu bilim insanı Babası Mudurnu Kaymakamı olan ünlü halkbilimci Pertev Naili Boratav (ortada oturan), Ahmet İzzet Bey’in objektifine terzi dükkanında yakalanmış.

Ünlü halkbilim uzmanı Pertev Naili Boratav’ın babası Abdurrahman Naili Bey, 1916 yılından itibaren Mudurnu Kaymakamı’dır. 1920-21 yıl­ları arası isyancıların eylem­leri sırasında geçici olarak Bolu Tahrirat Müdürlüğü’nde görev alsa da, Mudurnu’daki kaymakamlık görevini emek­li olduğu 1932 yılına kadar sürdürmüştür. Bengüboz’un fotoğrafları arasında onun da portresine, aile fotoğrafına ve çeşitli grup fotoğraflarındaki varlığına rastlıyoruz.

Pertev Naili de, henüz do­kuz yaşındayken babasının atanmasıyla geldiği Mudur­nu’yu asıl memleketi saymakta, kendisini Mudurnulu olarak takdim etmekten gu­rur duymaktadır. Üniversite öğrencisi iken, ilk akademik eserini de bu yöreden yaptığı derlemelere dayandırarak ka­leme almıştır. Sonraki yıllar­da fırsat buldukça burasını zi­yaret etmiştir.

Mudurnu, “Tarihî Ahî Kenti” olarak Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası ge­çici listesinde yer alıyor. Ahî denilince esnafı göz ardı et­mek olmaz. Demirci, ayakka­bıcı dükkânları gibi esnafa ait işlikleri, hatta zamanın hızarı su gücüyle çalışan ilkel keres­te atölyesini bile fotoğrafla­yarak arşivine katan Bengü­boz’un, bir terzi dükkânını çe­kerken kadrajının içine genç Pertev Naili’yi de dahil etme­si hoş bir sürpriz olmuş.

Şık beyler, zarif hanımlar! Ahmet İzzet Bey’in çektiği fotoğrafardan, yöre, insanlarının giyimlerine özen gösterdiği anlaşılıyor. Tahminen 1930’ların başlarından bir anı, yeni kıyafetlerin vazgeçilmez aksesuarı bastonlar (solda). İşlemeli beyaz elbisesini boynunu saran bir eşarpla tamamlayan, belki de yeni gelin genç bir hanım.

Fotoğrafçımızın amatör bir ruhla profesyonel işler meydana getirdiği ortada. Mudurnu ve çevresinde 1920’lerin başından 1930’lu yılların sonuna kadar çektiği fotoğraflar, Anadolu’nun bu köşesinde İmparatorluktan Cumhuriyet’e evrilen süreç içinde insanlarımızın kılık kıyafetine, sosyalgündelik hayatlarına dair çok kıymetli belgeler sunmaktadır.

Ahmet İzzet Bey’in çektiği Mudurnulu sıradan insan fo­toğrafları, koleksiyonun belki de en ilginç kısmını oluştu­ruyor. Burada çok içten, çok naif bir gösteri halinde kısa bir sürede insanların nasıl bir evrimden geçtiklerine, ben­liklerini koruyarak Cumhuri­yet devrimlerine nasıl uyum sağladıklarına, Atatürk’ün nutkunda yer verdiği “yeni bir toplum”u nasıl yarattıklarına, adım adım ne aşamalardan geçtiklerine tanık oluyoruz. Asker olsun sivil olsun halkın her kesiminden örnekler bu­lunan bu bölümde neler yok ki… Erkeklerde önce fes ve kalpakla, hatta fes ya da keçe külah üzerine ya beyaz bez­den ya da renkli dokumalar­dan ince bir sarıkla başlayan, kaskete, fötr şapkaya kadar uzanan bir süreç… Bir Avru­palı gibi giyim kuşam özenti­leri… Bu dönemin erkekleri­nin değişmez aksesuarı elle­rindeki bastonlar…

Kadınlarda ise düğünler­de giydikleri bindallı cinsin­den giysilerden başlayarak, çarşaftan, yaşlıca hanımların büründükleri yerli dokuma­dan örtü biçimleri… Başlar­da o zamanlar Rus başı ya da sıkmabaş adı verilen ger­çek türban örneklerinden şık şapkalara kadar uzanan bir yelpaze… Uzun süre varlığını sürdüren manto ve boyunda düğümlenen eşarp modası­nın ilk örnekleri… Bu kıyafe­tin vazgeçilmez aksesuarı ise elde çantalar… Hâli vakti ye­rinde olanlardan zarif şapkalı, hatta kürklü hanımlar… O dönemde evlerde mini etekli ve askılı giysiler giyen genç ba­yanların fotoğrafları… Adeta bir moda dergisinden koparıl­mış sayfalar…

Bengiboz’un bir fotoğraf stüdyosu olmadığı anlaşılıyor. Beldedeki kişileri ve küçük
grupları ya bir evin avlusunda ya da bir sokak köşesinde fotoğrafladığını görüyoruz. Kısıtlı teknik olanaklara sahip olduğu halde, teknik beceri ve estetik görüş açısından ismi
öne çıkmış çağdaşı stüdyo sahibi fotoğrafçılardan hiç aşağı kalmadığı açıktır.

Gerek İstanbul’da gerek Türkiye’nin diğer yerlerinde cam negatif kullanan dönem fotoğrafçılarının çoğu ne ya­zık ki bunları bir arşiv halinde saklamamış, tesadüfen biriken kimi kişi ve olayları saptayan camların ise değerleri biline­memiştir. Bir kısmının üzerin­deki emisyon kazınıp silinmiş, bir bölümü de kırılarak tahrip edilmiştir. Şans eseri kalabil­miş olanlardan, bu camlardan tabedilmiş bazı sararmış fo­toğraflar sahafların, antikacı­ların eline düşebilmişse düş­müştür. Biz de bunlara “Geç­miş zaman olur ki hayâli cihan değer” diyerek hayranlıkla ba­karız. Toplu arşivler yok deni­lecek kadar azdır.

Geleneksel-yöresel giysiler


1930’ların kasaba kadınlarının standart giyinme biçimi. Bolu yöresine özgü yerel dokumalarıyla örtünen bir kadın.

Bu bakımdan Ahmet İz­zet Bengüboz’un bir kısım cam negatifi yanında önem­li sayıda baskılarının aile tarafından korunmasını ve bu koleksiyonun torunu Mehmet Kadri Bengüboz tarafından Mudurnu Halk Eğitim Mer­kezi’ne teslim edilmiş olma­sını Türk fotoğrafçılığı adına mutlu bir kazanç sayıyoruz. “Mudurnu’da bir fotoğraf de­finesi bulundu” demekten de kendimizi alamıyoruz. Bu­nunla ilgili son bir bilgi daha: Bengüboz’a ait derlenebilmiş fotoğrafların sayısı 1018 ka­dar imiş.

Roman çalgıcılar


Koleksiyonun en ilginç parçalarını sıradan insan fotoğrafları oluşturuyor. Ahmed İzzet Bey’e “kadınlı-erkekli” poz veren gezgin müzisyenlerin keyfi yerinde.

Bizi daha da mutlu kılan, Mudurnu Belediyesi ve Kay­makamlığı ile Mudurnulular Derneği’nin ve Bolu Ticaret ve Sanayi Odası’nın elbirli­ğiyle bu arşivin sürekliliğini sağlamak üzere bir müzeye dönüştürülmesi konusunda­ki çabalar. Koç Üniversitesi Ankara Araştırmaları Merke­zi VEKAM’ın projeyi büyük ölçüde desteklemesi, hemen sergilenmek üzere girişimleri ve kapsamlı bir kataloğunun hazırlanması yolunda katkısı da mutlaka zikredilmesi gere­ken bir husustur.

Sergi 19-30 Nisan tarihle­ri arasında çok kısa bir süre için Ankara’da Çankaya Bele­diyesi “Çağdaş Sanatlar Mer­kezi”nde açılmış ve çok bü­yük bir ilgi ile karşılanmıştı. Şimdi 12 Temmuz tarihinde İstanbul’da Marmara Üniver­sitesi Güzel Sanatlar Fakülte­si’nin işbirliği ile Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde sergilenecek.