İlkleri ve ilkeleriyle Türk siyasetinin hocası

61 Anayasası, dekanlığı,  dışişleri bakanlığı ve hukuk kitaplarıyla tarihi yapanlardan oldu. Türkiye’nin ilk siyasal bilgiler doktoru, Af Örgütü’nün Avrupa dışından ilk üyesi ve Nobel Barış Ödülü konuşmacısı… Kıbrıs’tan özelleştirmelere, ilkelerinden asla taviz vermeyen tavrıyla Türk siyaset tarihinde iz bırakan Prof. Dr. Mümtaz Soysal…

Suikast girişimi 90 yaşında hayata gözlerini yuman Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 1971’de bir suikast girişiminden kılpayı kurtulmuştu. Bir gün sonra evinde patlayan bombayı “Dün akşam deplasmandaydım; kaçırdılar” diye gülerek anlatmıştı. 
Fotoğraf: Süreyya Oral

Mümtaz Soysal “üç çetenin mensubuyum” diye anlatıyordu kendisini: Galatasaray çetesi, Mülkiye çetesi ve Beşiktaş çetesi… Bir de “adam olmak” için reçetesi vardı, yine üçünü de tutturduğu: Hapse girmek, askere gitmek, parasız yatılı okumak… Yatılı okuduğu Galatasaray Lisesi’ni her sene iftihar listesine girerek 1949’da bitirmiş; hariciyeci olmak hevesiyle başladığı Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin daha ilk senesinde hocaları tarafından akademisyen olmaya ikna edilmişti. 1963’te, o zamanlar yeni açılan siyasal bilgiler doktora programının ilk mezunu oldu; ardından 1969’da profesörlük ve 1971’de de aynı fakültede dekanlık geldi.  

Türkiye’nin en özgürlükçü anayasası olarak bilinen 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’e, İsmet İnönü’nün altı kişilik kontenjanından girdiğinde henüz doçent bile olmamıştı. Ardından gelen Anayasa komisyonu ve Anayasa’nın yapılış şeklini Yön dergisinin ilk sayılarında bir yazı dizisi halinde anlatmış; bu anayasayı devrimleri ekonomik açıdan rayına oturtacak belge olarak tanımlamıştı. 

15 Ekim 1961’de gerçekleştirilen genel seçimlerin sonucunda CHP ve Adalet Partisi birbirlerine çok yakın oy alarak bir koalisyon hükümeti kurmuştu. Mümtaz Soysal’ın Doğan Avcıoğlu ve Cemal Reşit Eyüboğlu’yla birlikte kurduğu Yön dergisi de Anayasa’yı yapanların seçim sonuçları karşısında duydukları hayalkırıklığı ve halkın yön arayışına cevap olma iddiasıyla çıkmıştı. 20 Aralık 1961’den 30 Haziran 1967’e kadar yayın hayatına devam eden dergi, tekrar tekrar yeni baskı yapan ve tamamen sosyalizme ayrılan 7. sayısından itibaren Soysal’ın deyimiyle sosyalizm tartışmalarının “karakolluk bir mesele” olmaktan çıkıp meşrulaşmasında önemli rol oynamıştı. Derginin son zamanlarında, Soysal ile Avcıoğlu’nun siyasi çizgisi ayrılmış; Soysal, Avcıoğlu’nun daha sonra çıkardığı Devrim’de ne kurucular ne yazarlar arasında yer almıştı.

1971’de kimsenin istemediği Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanlığını kabul ettiğinde 12 Mart darbesi yaklaşıyordu. Darbeden altı gün sonra askerî bir ciple, öğrencilerinin ve meslektaşlarının protesto alkışları arasında gözaltına alınan Soysal, bu dönemde “Güzel Huzursuzluk” başlıklı bir makale kaleme almıştı. 30 günlük gözaltı süresinin son gününde, kendisini akademisyen olmaya teşvik eden hocası Turhan Fevzioğlu, Meclis kürsüsüne çıkıp bu yazıyı okumuş ve “Bu da mı suç değil” diye sormuştu. Ertesi gün birlikte tutuklandığı diğer aydınların bir kısmı bırakılırken Soysal, yıllardır öğrencilerine okuttuğu Anayasaya Giriş kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 6 yıl 8 ay hapis cezası aldı ve 14 ayını geçireceği Mamak Cezaevi’ne doğru yola çıktı. 

Bir ders kitabından dolayı hapse atılması, Uluslararası Af Örgütü’nün dikkatini çekmişti. 1974-78 arasında önce örgütün uluslararası yönetim kuruluna Avrupa dışından seçilen ilk üye, ardından başkan yardımcısı oldu. “Fikir Suçluları Yılı” ilan edilen 1977’de Af Örgütü adına Nobel Barış Ödülü’nü alan ve Oslo’da insan hakları manifestosu sayılabilecek bir konuşma yapan da Mümtaz Soysal’dan başkası değildi. Ardından 1978’de UNESCO’nun İnsan Hakları Eğitimi Ödülü’nü vermeye başladığı sene, ilk ödülü Türkiye’ye yine o getirdi.  

Büyük ihtimalle uluslararası alanda kazandığı ün ve destek, onu 1980 darbesi sırasında hapse atılmaktan kurtardı; fakat 1978’den beri Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yaptığı Kıbrıs’a gittiğinde Ankara’dan gelen bir mesaj bekliyordu onu: “Soysal, görüşmelere girmeyecek”. Yerine getirilen isim de hiç yabancısı değildi. Turan Fevzioğlu, ölene kadar bu danışmanlık görevini sürdürecek, onun ardından Mümtaz Soysal, yeniden Rauf Denktaş’la çalışmaya devam edecekti. Kaleme aldığı Aklını Kıbrıs’la Bozmak adlı kitabının ismi, Soysal’ın Kıbrıs meselesindeki tavizsiz tutumunu ve meseleye atfettiği büyük önemi çok iyi özetliyor.

Mümtaz Soysal, 1991 seçimlerinden önce Hikmet Çetin’in ısrarıyla fakülteden istifa ederek, meclise girdi ve 1994’te Dışişleri Bakanı oldu. Kıbrıs meselesinde ve yine çok önemli bulduğu özelleştirmeler konusunda olduğu gibi son dönemde getirdiği Türkiye Kürtleriyle Irak Türkmenleri arasında mübadele önerisiyle de çok tartışıldı; hem tepki hem de destek gördü. Fakat hem tepki gösterenler hem destekleyenler her dönemde ilkeli tavrından dolayı kendisine saygı duydular. Mümtaz Soysal, Türkiye siyaset tarihine, inandıklarından ödün vermeyen, hiçbir zaman “vuruşmadan çekilmeyen” tavizsiz tavrıyla adını yazdırdı. 

Tarihin içinden geçen bir aydın

Müstesna bir zekâya sahip; inandıkları konusunda inatçılık derecesinde kararlı; yoksulların ve emekçilerin dostu; gazete köşesinde çaplı analizlere imza atan başat bir aydın. Türkiye’nin yaklaşık 40 yıllık döneminde neredeyse her an etki yaratmış büyük bir kişilik.

Ahmet Soysal

Ünlü Fransız sosyolog Maurice Duverger’nin “Ordu, bazen solcu bir politik güç olabilir” sözü, Türkiye’de 1960 dönemi aydınların temel bir görüşünü dile getiriyordu. Bu alıntı, öncelikle Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrim dönemine bir göndermeydi. 27 Mayıs’ın devamındaki süreçte, Yön yazarlarının “devrim”in gidişatıyla ilgili çekinceleri kendini duyurmakta gecikmeyecekti. Özellikle sonraki Demirel iktidarı, Mümtaz Soysal ve arkadaşları (ve bütün Türk solu) için büyük bir geri adım olarak algılanacaktı. 

Bu dönemin sonlarına doğru 68 kuşağının ünlü devrimcilerinden bazıları Soysal’ın öğrencisi oldu. Gençlerin şiddete başvuran yeni mücadele yöntemleri ise onun onay vereceği yöntemler değildi. Türkiye’de artık belirgin bir biçimde, Atatürk’ün kurduğu Devlet’in ilkesel potansiyellerine dayanan bir devrim fikrini savunanlar ile sınıf savaşını bir gerilla hareketinin başarısına bağlayan gençlerin yolu ayrılıyordu. Soysal, 12 Mart cuntasının tutukladığı aydınların başında geldi. Solcu bir orduyu hayal eden aydınların bizzat ordunun kurbanı olmasının onlarda ne büyük bir hayalkırıklığı yarattığını tahmin etmek zor değil.

Mümtaz Soysal, bundan sonra Ecevit-Erbakan koalisyonunun destekçisi olarak karşımıza çıkıyor. 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan itibaren, “sol bir ordu”nun ve sol aydınların önderliğinde gerçekleşecek, Atatürk Devrimi’nin sosyalist aşaması olarak tanımlanan bir devrim fikrinden; varolan devlet yapısıyla daha uzlaşma içinde hatta onun bizzat hizmetinde olan bir tutuma, kapitalizme bağlı emperyalist güçlerin Türkiye üzerindeki tasarımlarıyla mücadeleyi öne çıkaran bir tutuma geçecektir. ASALA’nın terör eylemleri karşısında, Orly davasında Türk tezlerini savunmasının, insan haklarının ayaklar altına alındığı 12 Eylül döneminin hemen sonrasına rastlaması, “ulusal” çıkar diye gördüğü konulara o dönem politik öncelik verdiğinin kanıtıdır. 

90’lardaki Mümtaz Soysal, önce SHP’de sonra da DSP’de etkin bir kimlik ortaya koyacaktır. Emekçilerin yanında, özelleştirmelere karşı amansız mücadelesi onun geçmişten gelme liberalizm karşıtı sosyalist kimliğini sürdürdüğünü belli etmektedir. Dış politika konularında anti-emperyalist bir sol ulusalcılığın başat savunucularından biri olacaktır. Bu arada, o dönem, Anayasa’daki demokratikleştirme adımlarına en çok katkı veren politikacının o olduğu anımsanmalıdır.

Hepsinden ayrı olarak onu tanıyanlar, politik kariyerinin farklı evrelerini izleyenler; kuşkusuz müstesna bir zekâya sahip; inandıkları konusunda inatçılık derecesinde kararlı; yoksulların ve emekçilerin dostu; gazete köşesinde çaplı analizlere imza atan başat bir aydınla ve bunun da ötesinde Türkiye’nin yaklaşık 40 yıllık döneminde neredeyse her an etki yaratmış büyük bir kişilikle karşılaştıklarının bilincinde olmuşlardır.

YILDIZ KENTER (1928-2019)

Damarlarında aşk kalbinde tiyatro ateşi

Tiyatromuzda oyuncu var, iyi oyuncu var, büyük oyuncu var, bir de Yıldız Kenter var. Öğrencisi büyükusta Genco Erkal, bu unutulmaz sanatçıyı anlatıyor.

Sayısız ödül 91 yaşında hayata veda eden Yıldız Kenter, birçok ulusal ve uluslararası ödül sahibiydi.

Ailesinden gizli konservatuvar sınavlarına girmesine, sonra Rockefeller bursuyla Amerika’da ve İngiltere’de yeni oyunculuk tekniklerini öğrenmesine, bu tekniklerle binlerce öğrenci yetiştirmesine, 85 yaşına kadar yüzlerce karakteri ete-kemiğe büründürmesine ve Türkiye’de neredeyse çılgınlık olsa da bir özel tiyatroyu neredeyse 60 yıl ayakta tutmasına neden olan aşktan başka bir şey olamaz. 17 Kasım’da 91 yaşında hayata veda eden Türk tiyatrosunun primadonna’sı Yıldız Kenter’in ardında bıraktığı izleri, yıllarca aynı sahneyi paylaştığı Genco Erkal’ın cenazesinde yaptığı konuşma ve bize aktardığı mesajıyla hatırlıyoruz:

“Tiyatromuzda oyuncu var, iyi oyuncu var, büyük oyuncu var, bir de Yıldız Kenter var. Gelmiş geçmiş tüm oyuncularımızdan apayrı bir yeri olduğuna inanıyorum. Antik Yunan tragedyasından çılgın bir İngiliz komedisine kadar her türde başarılı, Danimarka kraliçesinden Egeli köylü kadına her kalıba aynı kolaylıkla girebilen başka bir oyuncu düşünemiyorum. Sahnede onu bir kez izleyen, ışığını, enerjisini asla unutmaz, onun tiryakisi olur.

Kim derdi ki lise yıllarımda vurulduğum oyuncuyla, üç yıl sonra “Çöl Faresi”nde karşı karşıya oynayacağım; o benim ustam, hocam, kahramanım olacak; aramızda ömür boyu süren bir dostluk gelişecek. Birlikte çalışmaya başlayınca sahnedeki Yıldız Kenter büyüsünü içeriden çözmeye başladım. O başarının nasıl bir emek ürünü olduğunu gözlemledim. Böyle bir çalışma azmi az görülmüştür. Elinden kitap ya da oyun teksti düşmezdi. Sürekli oynamakta olduğu ya da prova ettiği oyunu vapurda, uçakta, otobüste mırıl mırıl tekrarlar, değişik yorumlar dener ya da daha sonra sahneye koyacağı oyun metinleri araştırırdı. Bir dakika boş durduğunu görmedim. Ne büyük disiplin, işine izleyicisine ne büyük saygı, özveri…

Yönetmenliğine gelince, ne kadar başarılı bir hoca olduğunu görürdünüz. Uğraşır, didinir, bazen tatlı bazen sert, acımasız, oyuncusunun içindeki cevheri bulur çıkarır, ona doğru yolu gösterir. Üç yıl yanında çalıştım, konservatuvar eğitimine bedel bir deneyim edindim, sonunda onun yönetmeni de oldum. Bu kıratta bir oyuncuyla çalışmak ne büyük keyif!

İzleyicileri ona aşkla bağlandı, çünkü onları hep derinden etkiledi. Sayısız oyuncu yetiştirdi. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör’le birlikte Kenter Tiyatrosu salonunu yoktan varettiler. 60 yıla yakın bir süre fırtınalı denizlerde Kent Oyuncuları’nın kaptanı oldu. Ülkemizde bir özel tiyatroyu bunca yıl ayakta tutmanın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Onca emek, onca büyük başarı… Sonunda yorgun düştü.

Son zamanlarda tek derdi şu an içinde bulunduğumuz tiyatro salonuydu. Eğlenceli geçen tatlı sohbetlerimizde söz Kenter Tiyatrosu’na gelince durgunlaşır, yüzü kararır, sıra “Ne olacak bu salonun hali?” sorusuna gelirdi. Onun huzur içinde uyumasını istiyorsak bu sorunun çözümüne katkıda bulunmalıyız. Kim el verecek bilinmez. Belediye mi, Kültür Bakanlığı mı, özel bir kuruluş mu? Kim sahiplenirse sahiplensin, onun mirası olan bu tarihî salon ona yakışan şekilde düzenlenmeli; yaşayan bir müze olan Kenter Tiyatrosu, İstanbul’un kültür yaşamındaki yerini korumalıdır.

Özlediğim Kenter Tiyatrosu şöyle: Girişte afişler, fotoğraflar… Her gece başka bir oyunun sergilendiği dinamik bir salon. Oyunlarda ağırlıklı olarak Yıldız Kenter’in öğrencisi olan ünlü isimler. İçeri giriyoruz; fuayede Kent Oyuncuları’nın eski oyunlarından fotoğraflar, afişler, kostümler ve aksesuarlar. Bir köşedeki ekranda geçmiş oyunların filmleri dönüyor. Kulisteki Yıldız ve Müşfik Kenter’in soyunma odaları müze biçiminde düzenlenmiş. Anılar, belgeler, ödüller, peruklar, giysiler… Bütün bina tümüyle bir müze-tiyatroya dönüşmüş, ziyaretçi kabul ediyor. Unutulmaz Yıldız Kenter’in evi yaşıyor…”