#tarih
Kağıt Üzerinde

Ne güzel televizyonumuzdun sen TRT

Şimdilik izleyiciye kısıtlı ölçüde açılan TRT arşivi, bizdeki televizyonlu anılar için ilk kaynak niteliğinde. Şair Ahmet Muhip Dıranas’ın tek kaydı ise, 1973 tarihli, 4 dakika 48 saniyelik bir mini belgeselde.

Geçen yüzyılın, toplumların ve bireylerin yaşam düzenini etkileyen teknolojik hamlelerinin başında geliyor Televizyon. Bu konuda ilk tohumunu yaklaşık onbeş yıl önce attığım bir tasarımın “gelişkince hazırlık fişi”ni yeniden elden geçirmeme, TRT’nin arşivini şimdilik kısıtlı ölçüde izlerkitleye açması oldu. Bu ulusal kurumumuz benim gözümde, ama bir tek benim gözümde mi, nicedir ölmüş ve içi doldurulmuş bir külçe; 16 kanalından ayda bir saat izlenecek şey bulamadığımı hemen söylemeliyim — soruna gerekirse dönerim.

Türkiye’de televizyonun serüveni benimle yaşıt: İTÜ deneme yayınına 1952’de başlamış. Yanlış anımsamıyorsam, ilk 18 yaşımda izledim bir televizyon programını. Sonra Ankara Televizyonu girdi devreye, acemilik dönemimde yazdığım “Ankara Televizyonu Üzerine” başlıklı yazım 1971 Mart’ında Ulus gazetesinde çıkmıştı — iddialı ama hepten manâsız bir çıkıştı benimkisi, gene de, hiç değilse itiraz etmiş olmamla avunabilirim bugün.

Benim kuşağımın üyelerinin büyükanneleri- büyükbabaları televizyonla tanışmadılar. Annelerimizin babalarımızın yaşamına 50 yaş sonrası girdi ve çöreklendi ortasına. Onlar “özel” kanallarla 70’li yaşlarına doğru karşılaştıklarında, bizler 40’lı yaşlarımıza dayanmıştık. Aramızda bir süre direnenler oldu aygıtı eve sokma konusunda; bugün de, pek seyrek, çıkabiliyor diklenenler. Yıllar yılı uzak durduktan sonra bir alıcı edinen Bilge Karasu’nun bana sunduğu gerekçeye daha önce değindiydim: “Etrafımdakilerin konuştuklarını anlamaz oldum”. Televizyon, Dünya’nın içine ikinci bir Dünya, Hayat’ın ortasına ikinci bir Hayat kimliğiyle lök gibi oturmuştu.

Çoğumuzun “o”nunla ilgili anıları, bir “deneyim deposu” olsa gerektir. Televizyona ilk defa 1978’de çıktım: Ankara Kızılay’da yapılmıştı çekim, kalabalığın bakışları üzerimizdeydi: Bedrettin Cömert ve ben RAİ televizyonunun kamerasının karşısında terör konusunda görüşlerimizi aktarmıştık; Bedri çok geçmeden kurban verilecekti. TRT’nin konuğu olmam 1984 yılına rastlıyor: Milliyet’te yapılan çekimde soruları Neslihan Üstel yöneltiyordu, öylesine güzel bir kadındı ki genç yaşta ölen o Amazon, büyük olasılıkla kimse benim yüzüme bakmamıştır yayınlandığında!

Televizyona iş yapmaya 1993’de başladım, 2006’ya dek TRT3’de iki yüzü aşkın program yapmış olmalıyım. Son yılımda bir daha televizyona çıkmama kararı aldım ve geçen on yıl içinde bir tek kez kararımı çiğnedim. İşin komiği, 2006’da NTV’de danışman olarak göreve başlamıştım; Cem Aydın’ın bana program yaptırtma ısrarlarına yenik düşmemeyi başardım ama!

İzleyici olarak, defalarca söylemişimdir, kuruluşundan bu yana Arte kanalının besin kaynağı olarak önemli yeri oldu yaşamımda; çeyrek yüzyıldır ufkumu açan o bağımsız kurum (çifte devlet desteğine karşın), televizyonun pekâlâ yararlı olabileceğine duyduğum inancı diri tuttu.


Köhne teknik, kıymetli kaynak TRT arşivlerinde yer alan 4 dakika 48 saniyelik mini belgeselde, Ahmet Muhip Dıranas yönetmenin isteğine uyarak rol yapmış, çalışır-gibi, düşünür-gibi davranmış, kameraya bakmamış.

Oysa, sonuçta, Televizyon’un zararlı olduğu düşüncesindeyim ve Karl Popper’e katılıyorum: Demokrasinin düşmanı, buyurganlığın dostu genel tabloya baktığımızda. Günü gelir metnime girişebilirsem, o iki kutup arasına bir gelgit düzeni oluşturabilirim umudunu taşıyorum.

TRT’nin “arşiv”ini açmaya girişmesi, bu bağlamda yan bir alıştırmaya itti beni; “televizyonlu anılar”ıma burada uğradıysam, asıl bir kavşağa dikkat çekmek içindi. Televizyona yaptığım kişisel “iş”lerde (örneğin sözlü denemeler), benimle yapılmış söyleşi ve röportajlarda, gerçekleştirilmiş belgelerde toplanan hareketli görüntülerin toplam süresi yüz saatı aşıyordur. Benim kuşağımda bu ortalama süre, azı ve çoğu arası, geçerlilik kazanmıştır. Bizden önceki kuşaklarda hareketli görüntü süresinin hayli düştüğü, pek çok örnekte sıfırlandığı tartışılmaz: Kamera karşılarına seyrek çıkmıştır. Bilebildiğim kadarıyla, Cumhuriyet döneminin ilk kuşak temsilcilerine ilişkin “arşiv”imiz pek cılız.

“Hareketli görüntü” konusuna fetişist duygularla hayır, işlevsel kaygılarla bakıyorum. En doğrusu somut örnek üzerinden tasayı açmak: TRT arşivinde Ahmet Muhip Dıranas ile ilgili “depo” dakikalarla sınırlı: Biri neredeyse arabesk belgesel, Dıranas görünmüyor orada. Bir diğeri Ankara anlamıyla ilgili, kısanın kısası bir kesit, tütün tutkusuna ilişkin sözleri önemli: Sigarayı bırakmış kişi, “bacası tütmez olmuş ev”le çakışıyor onun gözünde. Üzerinde durulmayı gerektiren tek çekim, 1973’de gerçekleştirilmiş “Ahmet Muhip Dıranas şiirde biçim ve öz ilişkisini anlatıyor” isimli 4 dakika 48 saniyelik mini belgesel.

Bacası tütmez olmuş ev! Ahmet Muhip Dıranas, TRT kaydında tütün tutkusuna değinmiş, sigarayı bırakmış kişiyi “bacası tütmez olmuş ev”e benzetmiş ve nargilesiyle görüntülenmişti.

Bu canalıcı belgede Dıranas baştan uca kamera karşısında oynatılmış. Böyle diyorum, çünkü yönetmen belli ki rol yapmasını istemiş şairden, Dıranas da kabul etmiş, çekim boyu gibi davranmış: Yazıyor gibi, düşünüyor gibi, kitap karıştırıyor gibi — köhne bir sahneye koyma tekniği, olsun, gene de kıymetli kaynak “Şiirde biçim-öz ilişkisi” hakkında söylediklerini ayrıca ses kaydına alıp sonradan filme döşemişler, çekim boyunca suskun Dıranas, kimse yokmuşçasına kameranın arkasında ve yanında, yalnız başına evindeymişçesine oturuyor masasında, dolaşıyor evin içinde, objektife hiç bakmasın istenmiş.

Derdim kesinkes belgeselin yapımcısını, yönetmenini (TRT arşivinden isimlerini öğrenemiyoruz ki tuhaf değil bu, çünkü onlar kurumun “memur”ları sayıldıkları için “anonim”ler!) yargılamak değil burada, seçimlerini ve tarzlarını betimlemeye çalışıyorum.

Görüntü-ses biçim-öz TRT belgeselinde şair çalışma masasının başına geçmiş, kameranın varlığından habersizmişcesine yazı yazıyor. İzleyici onun şiirde biçim-öz ilişkisi hakkındaki fikirlerini kendi sesinden dinliyor. Bu belgeselin önemi, biraz da Dıranas’ın özel dünyasına kapı aralamasında.

Dıranas’ın söyledikleri şiiri bağlamında büyük önem taşıyor: Bir ars poetica çerçevesi çiziyor orada, bir bakıma şiirinin felsefesini tanımlıyor. Belgeselin değerini belirleyen tek öge bu değil ama: Kamera Dıranas’ın evinde dolaşıyor, mahrem mekâna girmesine izin verilmiş; çalışma odası, masası, kitaplığı, nargilesi, kalemleri, salonun duvarlarını dolduran tablolar, diğer eşya okunmayı bekliyor. Dıranas masasına oturup bir defter açıyor önüne, bir kalem seçiyor, yazmaya koyuluyor, purosunu yakıyor, bir süre sonra yerinden kalkıp kitaplığına yöneliyor, bir kitaba uzanıp sayfalarını karıştırıyor, ardından salonda asılı resimlere bakarak volta atıyor deyiş yerindeyse.

Dıranas’ın şiir ve yazı dünyasına eğildiğim bir denemede, sanırım ilk olmalı, şairin yaklaşık 45 yaşında yazmayı bırakmış olduğunu, somut dayanaklar üzerinden ileri sürmüştüm. 1973’de tam 65 yaşında, kameranın huzurunda neden yazıyor gibi görünmeyi kabul ediyor? Fiilen yazmayı bırakmış olsa bile şair kimliğiyle yaşıyor çünkü. Kaldı ki öyle de: Artık yazmıyor olması yazmış olduklarıyla varolmayı sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor.

1980’de öldü Dıranas, eşi Münire Dıranas ölümünün ardından sahip çıktı yapıtına. Gelgelelim, onun ölümünün ardından (çocukları olmamıştı) izler belli ölçüde sırra kadem basmış belli ki. Yapıtlar burada, elimizin altında şüphesiz, oysa izleri oluşturan kimi önemli parçalar, geniş anlamıyla terekenin bileşenleri savrulmuş. Eleştirmen Mehmet Can Doğan bir bölüğünü rastlantıyla sahafta keşfedip kurtarabildiği için talihliyiz, geri kalanının yazgısı hakkında bilgiden yoksunuz.

Roland Barthes, Balzac’ın bir parça kuytuda kalmış öyküsü “Sarrazine” üzerine, öykünün birkaç kat büyüklüğünde olağanüstü bir didikleme kitabı yazmıştı. Dıranas’la ilgili 4 dakika 48 saniyelik belgesel benzer bir yöntemle büyüteç altına alınabilir, toplam mekânın ayrıntılı deşifresinden bir dizi değerli bilgi sızacaktır. Görsel arşiv epitopu bir anı kaydına indirgenemeyecek, çokkatmanlı bir define adasıdır. TRT’nin arşivini açması bu nedenle çok önemli adım, gerisini hızlıca dolaşıma sokmalarını bekleyeceğiz.

Buna karşılık, bir televizyon kurumunun temel işlevlerinden biri arşivini koruması ve dolaşıma sunmasıysa, bir o kadar belirleyici işlevi arşivin kullanımına yol açmasıdır: Sayısız konuda, kurum içinde yapılamıyorsa (ki bu zihniyet ve kadroyla bana kalırsa olanaksız) dışarıda, başka kurumlarda yeniden yapımlar için destek sağlanmalıdır.

Enis Batur 1995’te TRT ekranında, Oğuz Aral’ın sunduğu Mizah Yolcuları programına konuk olmuştu

Kendi payıma, Dıranas’ın askerliğini yaptığı Ağrı Sübheran köyüne kamera eşliğinde gitmek, “Ağrı” şiiriyle Turan Erol’un Ağrı tablolarını ve Ara Güler’in fotoğraflarını eşleştirmek, tümünü TRT arşivinden siyah-beyaz görüntülerle harmanlamak isterdim.

Exit mobile version