#tarih
Tıp Tarihi

Ölümcül romantik

İnsanlık kadar eski verem, tarih boyunca en çok can alan hastalık oldu. 1900’lere dek dünyayı kasıp kavuran ve bulaşıcı olduğu bilinmeyen bu illet, 20. yüzyılda geriledi ama yakın dönemde yeniden küresel bir tehdit haline geldi. Ölüme olduğu kadar sanata, edebiyata da damga vuran veremin öyküsü.

Evrimsel kökeninin yaklaşık 15 bin yıl önceye dayandığı tahmin edilen tüberküloz basili insana ilk kez ne zaman bulaştı bilinmiyor. Hastalıkla ilgili en eski arkeolojik kanıtlar, Doğu Akdeniz’de bir yerleşkede bulunan 9 bin yıllık Neolitik insan kalıntıları ve Almanya’da Heidelberg yakınında bir mezardan çıkartılan 10 bin yaşındaki bir iskeletin omurga kemiklerindeki verem izleri.

MÖ 3000-2400 tarihlerine ait pek çok Mısır mumyasında da verem bulguları gözlemlenmiş. MÖ 1550’ye ait Ebers papirüsünde ise ayrıntılı verem tarifleri ve tedavi önerileri var. Hastalıktan Eski Ahit’te de bahsediliyor. Antik Çağ’da “phtisis” (sönme) adıyla biliniyordu ve Hippokrates tarafından bulgu ve belirtileri net şekilde tanımlanmıştı. Roma imparatoru Marcus Aurelius’un hekimi olan Galenus, 174 yılında tüberkülozu ateş, terleme ve hemoptizi (kanlı balgam) belirtileriyle tanımlıyor ve temiz hava, süt, egzersiz ve deniz seyahati tavsiye ediyordu; Latincede “consummatio” (tükeniş) olarak adlandırılmıştı. İbn-i Sina 11. yüzyılda El-Kanun fı’t-tıbb adlı eserinde, veremin insandan insana bulaştığını yazmıştı.

157 yıllık sembol fotoğraf Henry Peach Robinson’ın veremden ölmekte olan bir genç kızın son anlarını gösteren 1858 tarihli “Solup Gidiş” (Fading Away) adlı eseri, fotoğraf sanatında bir başyapıt kabul ediliyor.

Ortaçağ Avrupa’sında veba, tifüs, çiçek ve hatta cüzzam daha yaygındı. Akciğer vereminden ziyade “skrofulus” denen lenf bezi veremi görülüyordu. İngiltere kralı VIII. Henry’nin oğlu VI. Edward 15. yüzyılda veremden öldü. Fransa kralı IX. Charles da bu hastalıktan hayatını kaybetti. Avrupa’da nüfusun artışıyla paralel bulaşma da artıyordu. Rönesans döneminde tüberküloz tüm Avrupa’da bir salgın kasırgası yarattı. 16. yüzyılda tıp alanında reformlar yaparak pozitif bilime ilk adım atan kişi Paracelsus, maden işçilerinde veremin çok daha yaygın olduğunu gösterdi.

Pastör Enstitüsü’nde verem tedavisi için geliştirilen BCG aşı ampulleri dağıtılmak üzere paketlenirken. Paris,1931.

1600’lere gelindiğinde kalabalık şehirler ve feodal düzen yoksulluğu, salgınları körüklüyordu. Veremin yükselişi sanayi devriminden çok evvel başlamıştı. 18. yüzyılda çalışma koşulları giderek ağırlaşıyor, yoksulluk giderek derinleşiyor, verem salgınları barınma ve beslenme sorunları içindeki savunmasız insan yığınlarını dalga dalga vuruyordu.

Hastalığın önemli belirtisi yüksek ateş, eski çağlardan beri biliniyordu; 1710’da Alman fizikçi Fahrenheit termometreyi icat etti; fakat yarım metrelik bu cihaz uzun bir süre pratik kullanıma giremedi. Stetoskopun mucidi olan Fransız doktor Laennec, veremli hastaların muayene bulgularını ve ölen hastaların otopsilerinden elde ettiği bulguları 1768’de “Tüberküloz Üzerine İncelemeler” başlığı altında yayınladı (“tüberküloz” kelimesi Latince bir sözcüktü ve ilk kez kullanılıyordu). Kendisini de aynı akıbetten kurtaramayan Laennec 1826’da tüberkülozdan öldü.

“Beyaz veba” olarak da anılan verem 1800’lere kadar hızla yayılmış, Batı Avrupa’da hemen hemen enfekte olmayan insan kalmamıştı. Ölümlerin %25’inde sebep veremdi. O yıllarda verem Batı Avrupa dışında o derece yaygın değildi; Amerika kıtasındaki epidemiler ise Avrupalıların gelmesiyle başladı ve bu ithal mikroba hiçbir bağışıklıkları olmayan Amerikan yerlilerinde ağır kayıplara sebep oldu.

İngiltere’de verem hastası çocuklar için açılan Stannington Sanatoryumu’nda, 1907-1948 yılları arasında yaklaşık 11 bin hasta tedavi olmuştu.

Hastalığın yüzyıllardır insandan insana bulaştığı bilindiği halde, bu durum bilimsel anlamda ispat edilemiyordu. Fransız hekim Jean Antoine Villlemin, 1865’te Paris Tıp Akademisi’nde bütün özelliklerini saptayarak ilk kez veremin bulaşıcı olduğunu öne sürdü.

18. yüzyılda Kuzey Avrupa’da veremin ırsi bir hastalık olduğu sanılıyor, güneyde ise bulaşıcı olduğu düşünülüyordu. Tedavi yöntemleri kimizaman korkunç, kimi zaman ise gülünçtü. Sebebi bilinmeyen hastalık, fırsatçılar için de elbette bir rant yolu oldu ve şarlatanlar türedi. Kan alma, müshil verme, lavman, eter gibi tedaviler uygulanıyordu. Örneğin İngiltere’de ünlü bir hekim Thomas Sydenheim “atla gezinti” tavsiye ediyordu. Fransız İhtilali’nde Lavoisier’nin idamına karar veren Dr. Jean-Paul Marat, kendi adını verdiği, içinde aslında sadece kalsiyum fosfat bulunan özel(!) bir solüsyonu pazarlıyordu Taze insan kanı içme gibi korkunç metodlar bile deneniyordu. Cerrahi tedavi olarak da “pulmoner kollaps” (akciğerin hasta kısmının söndürülmesi) yöntemi uygulanıyordu.

1859’da Hermann Brehmer tarafından tüberküloz tedavisi için Silezya’nın bugün Polonya sınırları içinde olan Sokolowsko (Gobersdorf ) köyünde ilk sanatoryum açıldı. Temiz hava, iyi beslenme ve dinlenme vaadeden tüberküloz sanatoryumları, 19. yüzyıl sonlarından itibaren tüm Avrupa’da yaygınlaştı. Dünyada ilk verem dispanseri 1887 Edinburg’da Robert Philips tarafından kuruldu. 1899’da Amerika’da deniz seviyesinde ilk verem hastanesi açıldı.

Veremli çocuklar hava kirliliğinden uzak, temiz hava alma prensibine göre tasarlanmış Springfield Açık Hava Okulu’nda öğle uykusunda. İngiltere, 8 Kasım 1932

19. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa’daki en büyük tehdit olan tüberküloz en çok kalabalık şehirleri vuruyordu ve Berlin bir numaralı kurbandı. Yeni doğan her üç bebekten biri veremden kaybediliyordu; 25- 40 yaş aralığında ölen her iki kişiden birinde sebep veremdi. Hastalık dışarıdan geliyor ve kişiden kişiye bulaşıyordu; oysa o zamana kadar, bu hastalığa insan vücudunun kendi hücrelerinin bozulmasının yol açtığına inanılıyordu.

1870-1871 Prusya-Fransa savaşında askerlerin yaralarındaki mikrobik etkenleri bulan ve 1876’da şarbon mikrobunu keşfeden Dr. Robert Koch (1843-1910), 1880’de Berlin’de Kraliyet Sağlık Dairesi Bakteriyoloji Laboratuvarı direktörlüğüne getirildi ve çalışmaları için gerekli metodolojiyi burada geliştirdi. Dr. Koch hastaların ifrazatından alınan materyalde mikroskop altında tüberküloz bakteri- sini gösterdiği gibi, aynı materyalden bir deney tüpünde üretmeyi ve deneysel olarak hastalık bulaştırdığı hayvanlarda da aynı mikroorganizmayı göstermeyi başardı. Dr. Koch, 24 Mart 1882’ de tüberküloz basilini bulduğunu ilan etti. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) daha sonra bu tarihi dünya tüberküloz günü ilan etmiştir. Koch 1905’te Nobel ödülüne layık görüldü.

Dr. Robert Koch Alman biliminsanı 1882’de tüberküloz basilini buldu ve hastalığın bulaşıcı olduğunu kanıtladı.

Aslında 20. yüzyılın başlarında tüberküloz hızla gerilemişti; ancak 1. Dünya Savaşı ile yeniden alevlendi. Bu arada, 1895’te X Işınları verem teşhisinde çığır açmış, özellikle orduda röntgen taramaları başlamıştı. 1921’de Paris’te Pasteur Enstitüsü’nde Calmette ve Guérin isimli araştırmacılar verem aşısını geliştirdiler. Hastalık yapma potansiyeli olmayan verem mikroplarından yapılan bu aşı, BCG (Bacille Calmette Guérin) olarak bilinir. Aynı yıl Paris’te tüberkülozlu annelerden doğan 600 bebek BCG ile aşılandı ve bu bebeklerden hiçbiri daha sonra hastalanmadı. 1943’te PAS, 20 Kasım 1944’te Amerika’da Selman Waksman tarafından Streptomisin, 1952’de İsoniasid-INH, 1957’de Rifampicin… peş peşe etkili antibiyotikler bulundu; onların kullanıma girmesiyle üçlü tedavi standart haline geldi, tedavi süresi 18-24 ay olarak belirlendi.

50’li yıllara gelindiğinde verem artık büyük ölçüde tedavi edilebiliyordu. 60’lı yıllarda tüberküloz artık kesin olarak tedavi edilebilir bir hastalıktı; hastalar ayakta tedavi olabiliyordu, tedavi süresi de bir yıla düşmüştü. 80’li yıllarda tedavi 3 aya kadar indirildi ancak tekrarladığı anlaşılınca yeniden 6-12 aya uzatıldı. Sonuçta verem önemli bir hastalık olmaktan çıktı ve bütün dünyada görülme oranları azaldı. Özellikle gelişmiş ülkelerde tamamen kontrol altına alındı.

Tedaviye dirençli verem 20. yüzyıl sonlarında tekrar tehdit oluşturmaya başlamış, WHO küresel çapta acil durum ilan etmişti.

20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, tüberküloz beklenmedik şekilde yeniden yükselişe geçti. Dünya Sağlık Teşkilatı 1993’te tüberkülozun yeniden bir küresel tehlike olmaya başladığı gerekçesiyle “acil durum” ilan etti. Bugün veremin geri dönüşünde başlıca üç sebep üzerinde duruluyor: Önemsememe, bakterinin ilaçlara direnç geliştirmesi ve bağışıklık sistemini baskılayan bir virüs olan HIV. Ayrıca BCG aşısının yalnızca çocukluk çağında koruyucu etkisi var; yetişkinlerin akciğer tüberkülozunda etkili bir koruyuculuğu söz konusu değil.

Bugün dünya nüfusunun üçte birinin mikropla karşılaşmış olduğu tahmin ediliyor, bunların %10’unda da gelecekte hastalık görülmesi bekleniyor. Her yıl %95’i az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 8 milyondan fazla yeni verem hastası diğerlerine katılıyor. Doğru tedaviyle %95 oranında iyileştirilebilen verem, hastalar ideal tedaviyi alamadıklarından dünyada yılda 3 milyon civarında can kaybına neden oluyor. Tedavi edilmeyen bir tüberküloz hastasının her yıl 10-15 kişiye hastalık bulaştırdığı göz önüne alınırsa, veremin ne kadar büyük bir küresel tehdit haline geldiği daha iyi anlaşılabilir.

ROMANTİZM VE MELANKOLİYLE İÇİÇE

Sanat ve edebiyat: Veremli, verimli bir alan

Ünlü besteci Frederic Chopin vereme yakalanmıştı.

Verem 18. ve 19. yüzyıl boyunca romantizm akımıyla özdeşleşti, sanat eserlerine esin kaynağı oldu, melankoliyi ve naif sanatçı ruhunu besledi. Mutsuz aşklar ve duygusal fırtınalar veremin sebebi sayıldı; Bronte kardeşler, Jane Austen gibi kendileri de verem olan Viktorya çağının romancıları için popüler bir temaydı. Moliere, Charlotte Bronté, Franz Kafka hastalığın ünlü kurbanlarından birkaçıdır. Thomas Mann, sanatoryumda geçen Büyülü Dağ romanıyla, verem temasını zirveye taşıdı.

Stowe’un Tom Amca’nın Kulübesi, Dickens’ın Nicholas Nickleby’si, Erich Maria Remarque’ın Üç Arkadaş’ı, Dostoyovski’nin Suç ve Ceza’sı, dünya edebiyatında öne çıkan en “veremli” eserlerdir. Yine çok sayıda ünlü yazar, veremin kurbanı oldu. Resim sanatında Boticelli, Rembrandt, Munch, Van Mieghem ve Monet, hastalığı konu alan ölümsüz yapıtlar bıraktılar. Veremden muzdarip en ünlü kompozitör ise muhtemelen Chopin’dir. İyileşme ümidiyle George Sand ile birlikte batı Akdeniz adalarına gitmiştir. Keman virtüozu Paganini ve kompozitör Felix Mendelsson da verem hastasıdır.

Exit mobile version