Korku sizi daha inançlı kılar mı? Korkunca Tanrı’ya mı sığınırsınız? Vatikan’ın bu soruların tamamına cevabı hep “evet” oldu. Hıristiyan ortak bilinçaltı (bugün artık birer popüler kültür klişesine dönüşmüş olan) korkunç semboller ve dehşet verici söylencelerle dolduruldu.

Korku filmlerinde ses efektleri, makyaj, gösterişli kostümler, etkileyici müzikler ve çarpıcı vahşet sahneleri eşliğinde sunulan klişelerin inatçı varlığı, bu sembollerin Batılı seyircilerin zihninde belirli duyarlılıklara hitap edebildiğini gösterir. Bahsi geçen korkular, üretenler ve tüketenler arasında paylaşılan bir değerler bütününe, ortak bir bilinçaltına işaret eder gibidir. Bu kültür dairesi içerisinde bulunan tüm korkuların temelinde İncil, yani Yeni Ahit’in son kısmı, Aziz Yuhanna’nın “Apocalypsis” (Vahiyler) kitabı bulunmaktadır. Kelime her ne kadar köken olarak antik Yunancada “ortaya çıkarma, açıklama veya sır perdesini kaldırma” gibi anlamlara geliyorsa da, zamanla Yuhanna’nın dünyanın sonunun gelişini anlattığı kitabıyla özdeşleşerek Latin kökenli tüm dillerde “Kıyamet” ile eşanlamlı bir terime dönüşmüştür. Kitap, Hıristiyan eskatolojisi yani dünyanın sonu ile ilgili Hıristiyan görüşünün şekillenmesinde merkezî rol üstlenmiştir.

Patmos’lu Aziz Yuhanna’ya “Vahiyler”in inişi (Hieronymus Bosch, 15. yüzyıl sonları)

Hz. İsa’nın havarilerinden olduğu da düşünülen Aziz Yuhanna “Vahiyler”i 1. yüzyılın sonlarına doğru, Ege’de Patmos adasında meydana getirmiştir. Eserin tarihlendirilmesi konusunda tartışmalar olsa da genel görüş, paganlığa bağlılığı ve İsa takipçilerine mesafeli tavrı ile bilinen Roma İmparatoru Domitianus devrinde (81-96) yazılmış olduğu yönündedir. O dönemin şartları içinde ilk Hıristiyanlara uygulanan baskıya bir tepki olarak, Tanrının gazabının nasıl tecelli edeceğini üstü kapalı olarak anlatmak amacıyla yazılmış olduğunu düşünenler de vardır. Öte yandan ister Yuhanna’nın hayal gücünün ürünü, isterse gökten kendisine faş edilen sırlarla dolu bir vahiy tepki olarak, Tanrının gazabının nasıl tecelli edeceğini üstü kapalı olarak anlatmak amacıyla yazılmış olduğunu düşünenler de vardır. Öte yandan ister Yuhanna’nın hayal gücünün ürünü, isterse gökten kendisine faş edilen sırlarla dolu bir vahiy kitabı olsun, sonraki yüzyıllarda Hıristiyan düşünce dünyasını ve korkularını şekillendiren ana metinlerden biri olmuştur.

İsa ve dört kanatlı varlık Tetramorph (Raphael, 1518)
Kıyametin 7 Kilisesi Tamamı Anadolu’da bulunan “Kıyametin Yedi Kilisesi”ni gösteren Harita ve bu kiliselere mektup yazan Aziz Yuhanna’yı tasvir eden duvar panosu.

Yuhanna’nın uyarı ve nasihatleri

“İmdi gördüğün şeyleri, ve olan şeyleri, ve bundan sonra vaki olacak şeyleri, benim sağ elimde gördüğün yedi yıldızın sırrını, ve yedi altın şamdanı yaz. Yedi yıldız yedi kilisenin melekleridir, ve yedi şamdan yedi kilisedir (Vahiyler, Bap 1)”.

Yuhanna’nın vahiyleri, tamamı Anadolu’da bulunan yedi kiliseye yazdığı mektuplarla başlar. Bu kiliselerin kalıntıları halen inançlı Hıristiyanların hac rotaları içerisinde yer almaktadır. Vahiylerde geçen, kıyametin yedi kilisesi şunlardır: Efes (Selçuk-İzmir), Smyrna (İzmir), Pergamum (Bergama-İzmir), Thyatira (Akhisar-Manisa), Sardis (Salihli-Manisa), Philadelphia (Alaşehir-Manisa), Laodikeia (Eskihisar-Denizli).

Metin bu Yedi Kilise’ye bağlı ilk Hıristiyanlara yönelik uyarılar ve nasihatler içerir. Yuhanna Hıristiyanlardan kıyamete ve Mesih’in dönüşüne hazırlık yapmalarını ister. Ardından İsa’nın rehberliğinde gelecekte ortaya çıkacak kıyamet alametlerini ve dünyanın sonunun nasıl geleceğini anlatmaya başlar. İlk önce bir taht ve onu çevreleyen tahtlara oturmuş, altın başlıklı, beyazlar giymiş 24 ihtiyar ve biri aslana, biri danaya, biri insana ve biri de kartala benzeyen dört garip yaratık gördüğünü söyler. Bu yaratıkların altışar kanadı ve çok sayıda gözleri vardır. Yuhanna tahtın sahibini, yani İsa’yı ise insanlık için çektiği acılara, kurban edilişine nişane olarak boğazında bir kesikle duran bir kuzu olarak resmeder. Ardından yalnızca bu kuzunun sökebileceği yedi mühürlü bir kitabın görünmesiyle olaylar hızla akmaya başlar.

Kuzu (İsa) mühürleri teker teker açtıkça önce mahşerin dört atlısı görünüp ellerine silahlar verilerek dünyaya gönderilir. Beşinci mühürle din uğrunda öldürülen “şehitler” canlanır, altıncıda büyük depremler meydana gelir. Yedinci mühür açılmadan önce 12 kabilenin herbirinden onikişerbin olmak üzere 144.000 İsrailoğlu ile diğer milletlerden sayısız kişi kurtarılır. Yedinci mührün kırılmasıyla gökte, ellerinde borularıyla yedi melek görünür. Her bir boru sesiyle korkunç felaketler birbirini izler. Yangınlar çıkar, deniz kaynar, bir yıldız dünyaya düşer, ay ve yıldızlar kararır ve ardından güneşin kararmasıyla cehennem kuyuları açılarak içinden çekirge orduları çıkar. Bu çekirgeler insan yüzlü, aslan dişli, uzun saçlı ve akrep kuyruklu olup demirden zırhlar giymektedir.

Altıncı boruyla birlikte Fırat Irmağı civarında zincirli duran dört melek ve emirlerindeki süvari orduları salınır ve insanlara saldırmaya başlarlar. Süvarilerin atları aslan başlı, yılan kuyrukludur. Ağızlarından öldürücü ateş, duman ve kükürt çıkarmaktadırlar. Yedinci boru çalındığında gökte bir tapınağın belirmesiyle sanki bir an için herşey durulmuş gibi olur. Ancak Yuhanna’nın kehanetleri burada bitmez.

Mahşerin dört atlısı Dünyaya savaş, açlık, istila ve ölüm getirmek üzere silahlanarak harekete geçen “Mahşerin Dört Atlısı”. (Albrecht Dürer, 15. yüzyıl sonları)

Ejder ve diğerleri

“Ve gökte büyük bir alamet, güneşle giyinmiş, ayakları altında ay ve başı üzerinde on iki yıldızdan tacı olan bir kadın göründü….. Ve gökte başka bir alamet göründü; ve işte, yedi başı, on boynuzu, ve başları üzerinde yedi tacı olan kızıl bir ejder vardı… (Vahiyler, Bap 12).

Kadın gebedir ve İblis veya Şeytanı temsil eden Ejder de doğacak çocuğu yutmak için beklemektedir. Çocuğu elinden kaçıran Ejder ve ona bağlı melekler ile Mikail ve emrindeki diğer melekler gökyüzünde savaşa tutuşurlar. Kaybeden Ejder yeryüzüne atılır ve hayatta kalabilmiş insanlar üzerinde hakimiyetini kurar, ancak daha sonra denizden çıkan bir canavara tahtını terkedecektir. Bu canavarın yedi başı, on boynuzu olup her boynuzunda birer tac bulunmaktadır. Görünüşü kaplan, ağzı aslan ağzı ve pençeleri ayı pençesi gibidir. Topraktan çıkan iki boynuzlu, ejderha gibi konuşan bir başka canavar da (sahte peygamber) onun yeryüzündeki hakimiyetini pekiştirmesini sağlayacaktır. Yuhanna burada şeytanın alamet-i farikasının bir sayı olduğundan sözeder: “Ve küçüklerin ve büyüklerin, ve zenginlerin ve fakirlerin, ve hürlerin ve kulların hepsine, sağ elleri yahut alınları üzerine, onlara damga vurduruyor ve canavarın adı, yahut adının sayısı damgası kendisinde olmazsa, kimseye alışveriş ettirmiyor….Ve onun sayısı 666’dır” (Bap 13).

Dünyanın sonu iyice yaklaştığında gökten inen yedi melek ellerindeki taslarda bulunan türlü türlü felaketleri dünyaya saçarlar ve büyük bir savaş daha olur. Bu savaşta Şeytanın ordularından bir kısmını yine yedi başlı bir ejdere binmiş olan bir fahişe yönetmektedir. Nihayet Kuzu (İsa) olaya bizzat el koyarak savaşı bitirir. İnkar edenler tamamen yokedilmişlerdir. Artık “Tanrı’nın Şehri” ortaya çıkabilecektir. Yuhanna bu sonsuz mutluluk şehrine sadece adı İsa’nın “Hayat Kitabı”nda yazılı olanların alınacağını belirterek, yazdıklarını değiştirmeye kalkanların şehre girmekten ümit kesmesi gerektiğini yönünde bir uyarıyla kitabını bitirir.

Vahiyler kitabı yoruma muhtaç ve müsait çok sayıda simgeyle bezelidir. Öte yandan Yuhanna’nın görece kısa sayılabilecek bu kitabını, yazılışından neredeyse dört asır sonra Hıristiyan teolojisinin çekirdeğine yerleştiren Aziz Agustinus (354-430) adlı bir rahiptir. Batı Hıristiyanlığının kurucu babalarından sayılan, Fas-Hippo doğumlu bu teolog, manastır geleneğinin temellerini atan kişidir. Agustinus Tanrı’nın Şehri (De Civitate Dei) adlı eserinde, Yuhanna’nın ipuçlarını verdiği “Yeni Kudüs” kavramının Hıristiyan doktrinindeki yerini sağlamlaştırır. Ona göre adı İsa’nın elindeki Hayat Kitabı’nda yazılıp olup da gökten inecek bu şehire girebilecek imanlı Hıristiyanları sonsuz bir mutluluk ve huzur beklemektedir.

Şeytanın ejderleştirilmesi Denizden “Yedi Başlı Ejder”in ve topraktan onun sahte peygamberi iki boynuzlu canavarın çıkışı. (Albrecht Dürer, 15. yüzyıl sonları)

Acıların başlangıcı: İlk Günah

Agustinus’a göre insanoğlunun cennetten kovuluşunun sebebi, içinde taşıdığı kötülük olup bu doğuştan gelen bir özelliktir. Yani yılanın temsil ettiği Şeytan’a kanarak Havva’nın Adem’e yasak meyvayı teklif etmesi gibi, onun kabul etmesi de bu içsel kötülükten kaynaklanır. İnsanoğlu Tanrı’ya itaatsizliği nedeniyle lanetlenerek cennetten kovulmuştur ve bu özellik ilk insandan tüm insanlara kalıtım yoluyla geçmiştir. Yani “İlk Günah” tüm günahların anasıdır ve bu dünyadaki bütün korku, acı, sıkıntı ve suçların ve hatta ölümlülüğün kökeninde bu “İlk Günah” yatmaktadır. Kadının buradaki “baştan çıkarıcı” rolü zamanla kadın cinselliğinin korku ile ilişkilendirilmesi, cadılar ve cadı avları gibi Batı Hıristiyanlığına has bazı kavramların şekillenmesinde payanda görevi görecekti.

Agustinus, sonraki yüzyıllarda Batı Hıristiyanlığını derinden etkileyecek bir başka açılım daha yaptı: “İkilik” (Dualite). Yazılarında göze çarpan en önemli unsurlardan biri; güneş-ay, iyi-kötü, gündüz- gece, erkek-kadın, itaat-günah, ruh-beden, uhrevi-dünyevi, geçici-ölümsüz, ışık-karanlık gibi zıt kutuplar arasındaki mücadeledir. Yuhanna’nın vahiylerinde Melek Mikail ile Ejder/Şeytan ve orduları arasında yaşanan büyük savaş, bu tarz ikiliklerin kurgulanmasına cevaz verir gibi görünmekle birlikte, yakından bakıldığında mücadelenin ancak Tanrı’nın müdahalesiyle sona erdiği (yani iki tarafın birbirinden açıkça üstün olmadığı) ve Kuzu’nun da çeşitli felaketleri taşıyan savaşçı temsilcilerini dünyaya yolladığı (yani “iyi”nin de kötülük içerebildiği) görülecektir. Oysa Agustinus’un düşünce sisteminin temelini bir tarafın mutlak zaferi ile sonuçlanacak bir zıtlar çatışması oluşturmaktaydı. Öte yandan onun bu görüşü, Hıristiyanlığın kutsal kitabından ziyade bambaşka bir felsefi gelenekten beslenmekte ve onun yazıları yoluyla Hıristiyanlığa taşınmaktaydı.

Bir “Kilise Babası” olarak Agustinus’un hayatından bahsedildiğinde her nedense onun Hıristiyan olmadan önceki hayatı kısa geçilir. Oysa ki Agustinus, daha 19 yaşındayken İran kökenli Mani dinine geçmiş ve bir Manikeist olarak uzun yıllar İtalya’da belagat dersleri vererek yaşamıştı. Hıristiyan oluşu 386 yılına rastlar. Yani o sırada 32 yaşındaydı ve karakterinin gelişip dünya görüşünün oluştuğu dönem boyunca Mani’nin öğretilerine bağlı kalmıştı. Bu da onda görülen İkilikçi düşüncenin gerçek kökenini anlamamızı sağlıyor.

Gecenin kraliçesi Ejder Sürücüsü Kadın’ın öncülü, Babil’in büyük aşk, doğurganlık, cinsellik ve savaş tanrıçası İştar; baykuşları, aslanları ve kuş pençesi ayaklarıyla dikkati çekiyor. (British Museum, MÖ 18-19. yüzyıl)

Manikeizm

Mani (216-277 civarı) tarafından Pers Sasani imparatorluğu devrinde, I. Şapur’un saltanatı zamanında (241-272) kurulan bu din hızla bütün dünyaya yayılmıştı. Mani, Zerdüştilik, Budizm, hatta Hıristiyanlık dahil tüm diğer inanç sistemlerini kendi öğretisi içerisinde birleştirdiğini iddia ediyordu. Öğretisi varoluşu tam anlamıyla ikili bir düzen dahilinde açıklamaya dayanıyor, ışığın temsil ettiği yaratıcı ve iyi güçlerle, karanlığın temsil ettiği yıkıcı ve kötü güçler arasında ezeli ve ebedi bir çatışma olduğunu öne sürüyor, bu çatışmadan “Işık”ın galip çıkacağını söylüyordu.

“Işık Dini” olarak da anılan bu öğreti, mantığı yüceltiyor, zıtlıklar arasında ast- üst ilişkileri kuruyor ve hiyerarşilere dayalı bir toplum düzeni öngörüyordu. Gençliğinde Hindistan’a giden Mani’nin üzerinde Budizm ve Hinduizmin etkileri yadsınamaz. Ancak “Işık – Karanlık Savaşı” temasınının iki ana kaynağından biri, yine İran’da kurulmuş olan kadim Zerdüştilik; diğeri ise Urfalı (Edessa) Bar Daisan’ın (154- 222) Hıristiyan inanç dairesinde sayılabilecek öğretileriydi.

Manikeizm 3. yüzyılın sonlarından itibaren Mısır ve Kuzey Afrika da dahil Roma İmparatorluğu’nun hemen her köşesine yayılmıştı. 4-5. yüzyıllarda Hıristiyan kilisesinin güçlenmesine paralel olarak baskı altına alınmış ve aşamalı olarak yokedilmiştir. Öte yandan doğuda, Orta Asya’dan Çin’e uzanan bir coğrafyada da çok sayıda taraftar bulmuş ve Uygur Türk Kağanlığının resmî dini olarak 8. yüzyıla kadar taşınmıştır. 20. yüzyılın başlarında Orta Asya’ya giden Avrupalı araştırmacıların getirdiği Uygurca Manikeist yazmalar, Türklerin İslâm öncesi inanışlarına dair kapsamlı bilgiler içermektedir.

İslâm’ın yayılışıyla Doğu’da hemen tamamen izleri silinen bu öğreti, Batı’da bahsettiğimiz gibi Agustinus’un eserleriyle Katoliklik üzerinden Batı Hıristiyanlığına nüfuz ederek günümüze kadar ulaşmıştır. İşte popüler korku filmlerinde gecenin ve karanlığın kötülüklerle, gündüzün ve ışığın ise iyilik ve kurtuluşla ilişkilendirilmesinin kökeninde bu arkaplan vardır.

Babil’in Fahişesi Yuhanna’nın “Babil’in Fahişesi” adını verdiği Şeytanın ordularının bir kısmına komuta eden “Ejder Sürücüsü Kadın”. (Hans Burgkmair, 1523)

Mitraizm

Işık ve karanlığın ya da gece ve gündüzün Doğu’daki uyumlu birlikteliği (yinyang) düşüncesine karşılık, Batı medeniyetinde yerleşik bir inanca evrilen “Işığın Üstünlüğü” düşüncesinin Agustinus haricinde başka kaynakları da bulunur. Bunların en önemlilerinden biri de yine İran kökenli bir kült olmasına rağmen, muhtemelen Anadolu’da konuşlu Roma lejyonlarındaki askerler tarafından benimsenerek imparatorluğun merkezine ve oradan da 1-4. yüzyıllar arasında tüm sınır boylarına yayılan Mitras Dini yani “Mitraizm”dir. Gizemli sembolik tasvirlerle dolu bu inancın kökenlerinde Budizmin izleri görülür. Ahir zamanlarda dünyaya yeniden gelecek olduğu müjdelenen Buda’ya “Maitreya” ismi verilir. Bu kavram Büyük İskender’in doğuya taşıdığı Ege kültürünün etkisiyle, MÖ 3 yüzyılda Afganistan ve çevresini merkez alarak oluşan Greko-Baktria sanat geleneği içerisinden ve Roma döneminde “Sol Invictus” (Yenilmez Güneş) adını alacak olan “Helios” yani “Güneş Tanrı” figürüne dönüşerek doğmuştur. Kadim Farsça’daki adı “Mihr” yani güneştir. Dünyanın sonu yaklaştığında tekrar görünecek olan Hintli Buda Maitreya, İran’da Mitra’ya, Roma’da Mitras’a dönüşmüş, Batı’da gelişen Mesih inancını etkilemiştir.

“Yenilmez Güneş” Sol Invictus

Diğer tüm pagan inanışlar gibi Mitraizm de Hıristiyanlığın yükselişi ile yasadışı ilan edilmiş ve zamanla yokolmuş olsa da “Yenilmez Güneş” (Sol Invictus) bir kavram olarak Hıristiyan ikonografisinde yaşamaya devam etmiştir. Bunu mümkün kılan ise İstanbul şehrinin kurucusu Roma İmparatoru I. Konstantin’di (272-337). Konstantin, Romalı bir asker olarak Sol Invictus’a bağlılığıyla tanınıyor, hatta bastırdığı paraların bir yüzüne kendi, diğer yüzüne güneş tanrısının suretini koyduruyordu. Sonradan Hıristiyan olacak, bu yeni dinin hamisi rolünü üstlenecek ve 325 yılında İznik’te düzenlediği Konsil’de geleneksel olarak Sol Invictus’un doğumgünü şenliklerinin yapıldığı 25 Aralık’ı Hz. İsa’nın doğum günü olarak ilan ettirecekti!

Bu tarih kuzey yarımkürede kış gündönümüne denk geldiği için günlerin uzamaya başlamasını, yani Güneş Tanrı’nın doğumunu temsil eden simgesel bir gündü. Bu gün, günümüzde “Christmas” (Noel) olarak adlandırılarak tüm Batı Hıristiyanları tarafından kutlanmaktadır (Buna karşılık Fener Rum Patrikhanesi’nin temsil ettiği Doğu Kilisesi bu tarihi gündönümünden bağımsız olarak 7 Ocak kabul eder). Böylece İsa, “Yenilmez Güneş” ile ilişkilendirilmiş oluyordu. Görsel tasvirlerde sıklıkla başının arkasında bir güneş diskiyle resmedilmesi bu nedenledir.

Buradaki mesele dinî bir gelenek için seçilen tarihin ne olduğundan ziyade, “Işık-Karanlık Savaşı” kavramının, kilisenin kurumsallaşmaya başladığı erken tarihlerden itibaren kısmen de olsa Hıristiyan dininin dünya görüşü içerisinde yer bulduğunun tespit edilmesidir. Zira bu kavram, Doğu düşüncesinden farklı olarak zıtlar arasında uyumu değil çatışmayı öngörmekte ve nihai zaferi ışığa vermektedir.

Böylece gece ve onunla ilişkilendirilen ay, kadın, gümüş, boğa, kurt, yarasa, baykuş, keçi ve hatta cinsellik gibi simgeler kötülük, günah ve korku ile ilişkilendirilerek yenilmesi gereken şeytani düşmanlar haline getirilme riski taşımaya başlar. Zamanla bâtıl inançlara evrilen bu düşünce, Batı Hıristiyanlığı popüler kültüründe güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüş ve halen de sürdürmektedir. Örneğin Batı toplumlarında yapılan araştırmalar halkın büyük çoğunluğunda geceleri, özellikle de dolunay gecelerinde suç oranlarının arttığına dair derin bir inanç olduğunu göstermektedir. Öyle ki “lunatic” yani “deli” kelimesi dahi “luna” yani “ay”dan türemiştir. İstatistiki veriler bunun böyle olmadığını kanıtlasa da bu yaygın inancı değiştirmek mümkün olmamaktadır. Çünkü, biliminsanları istedikleri kadar rakam versinler, popüler kültür ürünleri ama özellikle de korku filmleri geniş kitleleri etkilemeye devam etmekte ve bu inançları körüklemektedir.

Dolunaylı gecelerin karanlık ve ölümcül prensi Kurt Adam’ın modern tasviri: Werewolf

Kont Drakula ve korku

Batı medeniyetinin barındırdığı tüm bâtıl inanç ve korku simgelerini detaylarıyla incelemek bu yazının sınırlarına sığmayacak genişlikte bir konu. Ancak “Kont Drakula”nın temsil ettiği kan içici vampir hikayeleri popüler edebiyattan sinemaya, tiyatro oyunlarından bilgisayar oyunlarına kadar birçok alanda tüm klişeleri kendisinde birleştiren başlı başına bir tür olduğu için değinmek yerinde olacaktır.

“Vampir” kelimesinin Batı edebiyatına girişi ünlü İngiliz şair Lord Byron’un (1788- 1824) The Giaour (Gavur) adlı eserini 1813 yılında yayınla- masıyla olmuştur. 700 dizeden oluşan bu uzun şiirinde, Yunan bağımsızlık savaşına sempatisi ile bilinen Byron, hayali bir Hasan Paşa’nın hareminden Leila ile Gaiour’un imkansız aşkını oryantalist bir bakış açısıyla ele alır. Giaour, Leila’yı öldürten Hasan Paşa’dan intikamını alır ve bir Osmanlı tarafından şöyle lanetlenir: “Mezarından çıkan cesedi kendi kızı, kızkardeşi ve karısı başta olmak üzere tüm ırkının kanını içerek onları yaşayan ölülere çeviren bir vampir olsun.”

Byron’a büyük şöhret getiren bu şiir, Gotik korku edebiyatının öncülerinden Edgar Allen Poe (1809-1849) başta olmak üzere çok sayıda yazara ilham verecek ve yeni bir türün doğmasına sebep olacaktı. Bu türün ilk temsilcisi bir başka İngiliz ve Byron’un doktoru olan John William Polidori (1795-1821) ve “The Vampyre” (1819) adlı kısa hikayesidir. Baş kahramanı Lord Ruthven, Byron’dan izler taşır. Vampiri bir asilzade olarak kurgulayan bu hikaye modern vampir edebiyatının prototipi sayılır.

Polidori’den sonra bu konuda birçok başka eser yazılmışsa da şüphesiz açık ara en popüleri Bram Stoker’ın (1847- 1912) Drakula’sıdır (1897). Yazar, muhtemelen Macar asıllı Türkolog ve Ahmet Efendi adıyla derviş kılığında Orta Asya’ya seyahatler yapan bir gezgin olan Armin Vambery (1832-1913) ile yaptığı sohbetlerden aldığı ilhamla vampiri, bizim “Kazıklı Voyvoda” olarak bildiğimiz tarihsel bir kişilik, III. Vlad Drakula (1431-1476) olarak kurgulamıştı (Hatta Vambery’nin vampir avcısı Van Helsing karakterine ilham verdiği de düşünülür). Türklerle yaptığı mücadele, insanları kazığa oturtarak cezalandırdığı yolundaki hikayeler ve “Drakula” yani “Ejderin Oğlu” ünvanı birleşince, Vlad, ölümsüz bir vampir karakteri için biçilmiş kaftan haline geliyordu.

III. Vlad’ın talihsizliği, Tuna’nın kuzeyine doğru genişlemek isteyen Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasında kalan Eflak’ın voyvodası olmasıydı. İki tarafa da yaranamaması, tahtının sürekli tehlikede olması onun denge tutturmakta zorlanmasına yol açmıştır. Maden işletme hakları başta olmak üzere topraklarındaki tüm zenginliğin sahibi olan Alman azınlığı kovması üzerine, hakkında (bir kısmı doğru da olan) korkunç kazık cezası hikayeleri türetilmiş ve yeni gelişen baskı teknolojisiyle Almanya’da basılan kitaplar yaygın bir korku figürüne dönüşmesine sebep olmuştu.

Öte yandan sinema tekniğinin icadı, kurgu Drakula’nın şöhretini tarihî Drakula’nın hayal edebileceğinden çok daha öteye taşıyacaktı. İlk film adaptasyonları; Macar yapımı “Drakula’nın Ölümü” (1921) ve Alman yapımı “Nosferatu”dur (1922). Hollywood’un bu çekici konuya el atışı karizmatik Macar aktör Bela Lugosi’nin (1882-1956) oynadığı “Dracula” (1931) ile olmuştur. Sonrasında ise başlı başına bir tür (genre) sineması oluşturacak kadar çok Drakula ve vampir filmi çekilmiştir. “Işık ve Karanlığın Savaşı” ekseninde kurgulanmaya müsait bu filmler, senarist ve yönetmenlerin bazen doğal, ama bazen de bilinçli tercihleriyle Batılı toplumların korkularını, zıtların çatışması teması üzerinden Doğu’nun kültürel sembollerine yansıtır.

Dracula külliyatı Bram Stoker’ın 1897 tarihli Dracula romanı aynı adı taşıyan 1931 yapımı Hollywood filmiyle sinemaya taşındı. Sonrasında tüm dünyada sayısız yapıta esin kaynağı olan roman, Türkiye’de de “Dracula İstanbul”da (1953) adıyla filmleştirilmişti.

Bunun son örneği “Drakula- Başlangıç (2014) filmidir. Kurgu, tarihî gerçeklere çok aykırı şekilde abartılmış, kötülüğün timsali olarak gösterilen Fatih Sultan Mehmet öldürülmüştür. Drakula’nın yalnızca kötülük yapmaya karar verdiğinde giydiği kızıl zırhın üzerinde ejderha motifi açıkça görülmektedir.

Uzakdoğu kültüründe bilgeliği temsil ederek Çin imparatorlarının sembolü olan ejderha simgesi, Orta Asya Türk kültüründe de önemliydi. Kadim Türkçe’de ona “Evren” denirdi yani kainatın döngüsünü temsil eder, “eviren”dir.

Buna karşılık Yuhanna’nın Vahiylerinde Şeytanla eşanlamlı kullanılan ejderhayı (dragon) öldürdüğüne inanılan Kapadokyalı Aziz George (Aya Yorgi) efsaneleşerek Hıristiyan dünyasının en önemli figürlerinden biri haline gelmiştir.

Benzer bir şekilde sinematografik açıdan oldukça başarılı bir film olan, Francis Ford Coppola’nın “Bram Stoker’s Dracula”sında (1992) da yine vampirin simgesi bir ejderha motifidir. Öte yandan, filmin detaylı bir analizi Coppola’nın bahsi geçen tüm korku simgelerini ustalıkla karelerin arasına yerleştirdiğini gösterir. Örneğin karanlığı temsil eden hilal gölgesinin batıya doğru uzanışı, gölge oyunu tarzında verilen savaş sahnesinde Drakula’nın kurt başı şeklinde boynuzlu miğfer giymesi, dolunayda kurtadama dönüşmesi, çift başlı Bizans kartalı şeklinde gümüş süs iğnesi takması, malikanesindeki üç vampir cadının baştan çıkarıcı tavırları ve hilal çağrışımlı gümüş aksesuarları, Londra’daki evin bahçesinde görülen keçi ayaklı satir, piramit, dikiltaş ve güneş haçı gibi çok sayıda simge kullanılmıştır.

Film doğal olarak güneşin doğması ve korkuların biterek iyiliğin hakim olmasıyla sona erer. Kilisedeki son sahnede, altın renkli bir elbise içinde yerde yatan Drakula’nın yüzüne, ortasında İngilizce’de “Sun Flower” yani “Güneş Çiçeği” olarak bilinen (ilginçtir aynı çiçek bizde “Günebakan” veya “Ay Çiçeği” olarak bilinir) bir motif olan haçtan güneş ışığı yansır. Güneş ışığı onu kutsamış, canavardan insana dönmesini sağlayarak huzura kavuşturmuştur. Gece bir kez daha yenilmiştir.

Bu film, Coppola’nın simgebilimden haberdar olduğunu ve Batı medeniyetinin korku kodları konusunda dersine epeyi iyi çalıştığını gösteren işaretlerle doludur. Bu sembollerin kültürel zenginlikler olarak yaratıcı sanat ürünlerinin ortaya çıkarılmasında kullanılmasını takdir edip alkışlayabiliriz. Fakat aynı sembollerin dinî fanatizme hizmet için, Yuhanna’nın kehanetlerini gerçekleştirme amacı taşıyanlar tarafından kullanılması dünyanın geleceği açısından endişe verici olurdu. Zıt kutupların çatıştığı ve birinin hakim olduğu bir “Işık-Karanlık Savaşı”nın veya “Medeniyetler Çatışması”nın kavurduğu değil, “Yinyang” düşüncesinde olduğu gibi iki kutbun birbirini içerdiği, uyum içinde birarada varolabildiği bir dünya dileğiyle.

Selene’den Havva’ya

Batı medeniyetinin kökenleri sayılan antik Helen kültüründe av ve bereket tanrıçası Artemis, ay tanrıçası Selene; Roma’daki karşılıkları Diana ve Luna simgeleri ay olan tanrıçalardı. Ayrıca büyücülük tanrıçası, üç yüzlü Hekate de ay ve geceyle ilişkiliydi. Batı imgeleminde bu üç tanrıça figürü, “İlk Günah”taki erkeği baştan çıkararak insanoğlunun cennetten kovulmasına neden olan Havva ile birleşir. Kadın, geceye atfedilen tüm “kötü” özellikleri temsil eden bir simgeye dönüşür.

Gökten inen şehir

Yuhanna’ya göre İsa’nın zaferinin ve Hıristiyanların kurtuluşunun son işareti göklerden aşağı doğru süzülerek ortaya çıkacak devasa bir şehir yani Tanrı’nın Şehri’dir. Tam bir küp şeklindeki bu şehir “Yeni Yeruşalim” yani “Yeni Kudüs”tür. Kıyamet zamanı gökten ineceği söylenen “Yeni Kudüs” şehrinin tasvirinde, ortada elinde haçıyla Kuzu (İsa) ve 12 kapısında bekleyen melekler. (Beatus de Facundus, 1047)

Karanlık da ışığa karşı

“Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğulları Arasındaki Savaş” yazması. 1946-56 yılları arasında Ölü Deniz, Kumran Mağaralarında bulunan 972 adet yazmadan biridir. “Savaş Yazması” olarak da bilinir. M.Ö. 2.yüzyılda yazıldığı tahmin ediliyor. İçeriğindeki bazı farklılıklardan dolayı Kitab-ı Mukaddes külliyatına dahil edilmemiş metinlerden oluşur. İsrail Müzesinde, özellikle bu yazmalar için 1965’te inşa edilen “Kitabın Tapınağı”nda tutulmaktadır. “Tapınağın” mimarisi Işık-Karanlık sembolizmini yansıtır.

Işığın zaferi

Hıristiyan ikonografisinde aydınlık gücü simgeleyen “Yenilmez Güneş” kavramının farklı dönemlerdeki üç uygulaması. Greko-Baktria kralı Plato’ya ait MÖ 2. yüzyıla ait para:

Arka yüzünde dört atlı araba süren güneş tanrısı Helios görülüyor. Ballıhisar- Eskişehir’de bulunan ve bugün British Museum’da sergilenen 3. yüzyıla ait sikke.

317 yılında Hıristiyanlığını ilan edecek olan Roma İmparatoru, İstanbul’un kurucusu I. Konstantin’in 315 yılında bastırdığı para.