Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Osmanlı oldular, devleti ve toplumu sırtladılar

Anadolu’da Roma-Bizans-Selçuklu geleneğini zenginleştirerek büyüyen Osmanlılar, 600 yıl boyunca gayrimüslim unsurları bünyesinde eritti; çok sayıda Hıristiyan, Yahudi, Ermeni gerek devlet kademelerinde, gerek dinî yapılarda gerekse sosyal hayatta en yüksek mevkilerde hizmet verdi. İşin sırrı belki de Osman Bey’in Bilecik Hıristiyanları için söylediği sözdeydi: “Komşularımızdır. Biz bu vilayete garip geldik. Bunlar bizi hoş tuttular. Şimdi de bizim bunlara hürmet etmemiz vaciptir”.

Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü top­raklardaki milliyet ve din çeşitliliğini listelemek çok kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Roma’dan itiba­ren imparatorluklarda mutla­ka bir hâkim dil ve hâkim din bulunsa da alt grupların zen­ginliği tartışılmaz. Bu toprak­ların yönetiminde kullanılan mekanizmalar, bu çeşitliliği dayanak noktalarından biri olarak almıştır.

Hıristiyan tebaadan “dev­şirme” usulüyle yetiştirilen unsurların, gerek yönetici, gerekse askerî sınıf kadrola­rında istihdam edilmesi gü­nümüzde bazı kesimlerce eleştiriye konu edilmektedir. “Devşirmelik”, aslen Müslü­man olmayan 10-18 yaşları arasındaki Hıristiyan çocuk ve gençlerin ailelerinden alı­nıp İslâm dinini seçtikten sonra yönetici sınıflarda ve­ya Yeniçeri Ocağı’nda istih­dam edilmesine verilen addır. Sadece iki buçuk asırlık bir uygulamanın, tek başına Os­manlıların bütün günahları­nın, zaaflarının kaynağı ola­bileceğini iddia etmek basit bir yaklaşımdır. Üstelik altı asırlık Osmanlı sisteminde, devşirilen nüfustan çok daha fazlası bazen ihtida ederek, bazen görünürde Müslüman olarak, bazen de kendi gayri­müslim kimliği ile istihdam edilmişlerdir.

Kendi arzusuyla İslam di­nini seçene “mühtedi”, bu ola­ya “ihtida” denilir. Adı geçen yollarla devlet organlarında görevlendirilenlerin mesai­si Osmanlılara ne kazandırdı, onların hizmetleri olmasa Os­manlı devlet ve toplum düze­ni daha iyi veya daha kötü mü olurdu? İncelenmesi gereken husus budur.

9. yüzyıldan itibaren Me­zopotamya, Filistin ve Anado­lu’ya akın akın göç eden Türk­lerin oralarda karşılaştıkla­rı yönetimlerle temaslarında edindikleri tecrübeler hak­kında oldukça bilgimiz vardır. Abbasi hilafetinde Me’mun (hilafet süresi 813-833) dev­rinden itibaren Türklerin as­kerî güçleriyle yönetimdeki ağırlığı inkâr edilemez. Sel­çuklular ise bu ağırlığı res­men himaye tarzına çevirerek bilfiil yönetici oldular. Hıris­tiyan veya Yahudi mahalli un­surların yönetimde yer aldık­larını gördüler. Osmanlılar da bu eski tecrübeleri değerlen­dirmekte istekli ve başarılı ol­muşlardır.

Konuyla ilgili bilebildiği­miz ilk metin Tanah kitabın­dan “Ester” hikâyesidir. Ya­hudi öğretisinde yer alan bu hikaye, bulunduğumuz coğ­rafyada milliyet, ırk, din, anti­semitizm kavramlarının MÖ. 500 yıllarından beri geçerli­liğini gösterir. Pers sarayında Kral Serhas’ın en yakınında görevli Yahudiler bulunabil­mekteydi. Pers ve Yahudilerin iki ayrı millet olduklarının bilinci, anlatıma yansımıştır. Üstelik Yahudilerin devlet­te aktif biçimde görevlendi­rilmeleri Pers milliyetçileri­ni Yahudiler aleyhine tahrik etmiş, vezir Haman tarafın­dan tüm Yahudilerin katledi­lip mallarının yağma edilmesi tasarlanmıştır. Bu sırada Kral Serhas kendine kraliçe seç­mek üzere ülkeye haber salar. Danışmanı Mordehay, yeğeni Ester’i kraliçe adaylığına yön­lendirirken “Yahudi kimliğini, halkını, soyunu” açıklamayı yasaklamıştır. Bu metin, örtü­lü kimlikler altında bir devle­tin çatısı altında bulunmaya dair ilk bilgileri vermektedir.

İslâm Devleti de aynı coğ­rafyaya hâkim olduğunda geç­miş tecrübelere dayanmış­tır. Melkitler aslen Arapların Gassan kabilesinden olup 4. yüzyıl sonlarında Hıristiyan­lığı seçmişlerdi. Lübnan ve Güney Suriye’de yaşarlarken Emevilerin başkent tayin et­tikleri Şam’da, Emevi hilafe­tinin merkezinde yer alırlar­dı. Şamlı Aziz Yahya, baba­sı Sarcun ibn-i Mansur’dan sonra Muaviye’nin yanındaki müşavirlerin en önemlilerin­dendi ve asla ihtida etmemiş­lerdi. Abbasiler devrinde bu konumlarını kaybettikleri gi­bi sürgüne gönderildiler. Os­manlılara gelinceye kadar Ab­basi, İlhanlı, Selçuklu, Mem­lûk Devletlerinin de ayrı din taşıyan görevlileri olmuştur.

Osmanlıların kuruluş dev­ri kaynaklarının yetersiz ol­ması, bu ilk dönemde müs­lim-gayrimüslim unsurlar arasındaki etkileşim hakkın­da ayrıntılı malumattan bizle­ri mahrum kılmaktadır. Aşık­paşazade’nin kısa tanıklıkları bazı ipuçları vermektedir. Bi­zans’a akınlar sürdürülmüş ve yüksek vergilerden şikayetçi yerli Rumların teveccühleri ile birçok tekfurluk merkezi kısa sürede hâkimiyet altına alınmıştır.

Gayrimüslim kitlelerin za­manla İslâm’a dâhil olmasıyla çoğunluğa geçen Müslüman kitle artık devlet görevlilerin­de Müslümanlık şartını ara­maya başladı. Osman Bey’den itibaren Köse Mihal, Orhan Bey ve Birinci Murad zama­nında Evreno Bey ve Akıncı beyi soğulları gibi komutanlar Hıristiyan kökenleri ile görev alamadılar. Köse Mihal ihtida etti ama ismini değiştirmedi, torunu da Hıristiyan ismi­ni kullanmaktan vazgeçmedi. Aynı zamanda gaza ve cihad uğruna, bazen de ganimet he­defiyle uçlara toplanan Türk unsurların yoğunluğuna rağ­men, nasıl oldu da devşirme askere ihtiyaç hissedildi? Bu konuda “Acemioğlanlar Oca­ğı” hakkında nakledilenler bir nebze de olsa ipucu vermek­tedir.

Karaman’dan gelme Kara Rüstem adlı bir danişmendin, Osmanlıların harpte aldıkla­rı esirlerden 1/5’inin ganimet olarak hükümdara ait oldu­ğunu söylemesi, Çandarlı Ka­ra Halil’in de buna uymasıy­la, 1363’de esir sahiplerinden “pençik”, yani beşte bir esir veya karşılığı vergi alınması­na dair kanun çıktı. Bundan sonra Acemioğlanlar Ocağı’na giden yol açıldı. Esir edilen oğlanlar Anadolu’da “Türk’e verildi”, Türkçe öğreninceye kadar tarlada çalıştırıldılar. Daha sonra padişahın kapısı­na getirilenlere “ak börk” giy­dirilip “Yeniçeri” diye adını koydular.

Böylece Yeniçeri Ocağı’nın temeli atılarak esirlerden ve Hıristiyan tebaanın oğulla­rından 10-18 yaş arası, sağ­lıklı, yakışıklı, köylü çocukla­rından kimi rızalarıyla, kimi zorla devşirilmeye başlandı. Bazı asil ailelerin çocukları­nı devşirmeye vermeleri için ikna edilmeleri gerekirdi. Ba­zen de aileler kendi çocukla­rını teslim ederdi. Önceleri Rumeli’den devşirme getiri­lirken, Yavuz’un bir emriyle Anadolu’dan da Hıristiyan ço­cukları devşirildi. Muhtemel­dir ki bunların içinde Anado­lu’da geniş bir alanda yaşayan Hıristiyanlaşmış Türklerin çocukları da vardı. Anadolu devşirmeleri kısa bir dönem­de vuku bulduysa da Mimar Sinan gibi bir dehanın ortaya çıkmasına vesile oldu. Koca Mimarbaşı’nın kendi dilinden kaleme alınan satırlarda bu döneme vurgu yapılmaktadır.

Devşirme işlemi çok sıkı kurallar çerçevesinde gerçek­leşirdi. Anası babası ölmüş çocuklar, çoban, sığırtmaç ço­cukları, kel, köse, doğuştan sünnetli olanlar, Yahudi ço­cukları, şehir oğlanları, İstan­bul’u görmüş olanlar, “yırtık” tabir edilen gözü açıklar dev­şirilmezdi. Kırk haneden bir hane devşirilir, suistimallere fırsat vermemek için devşi­rilen çocuğun köyü, kazası, sancağı, ana-baba adı, eşkâli, sipahisi deftere kaydedilirdi. Bu defterler, 1826’da ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağı’nın defter ve belgeleriyle birlikte hamam külhanlarında yakıl­dığı için birkaç örnek dışında günümüze intikal etmemiştir.

İstanbul’un fethiyle sağ­lam bir teşkilat yapısına ka­vuşan, İbrahim Paşa Sarayı, Galata Sarayı Mektebi gibi hazırlık okullarından sonra Topkapı Sarayı’nın içindeki Enderun’a alınan devşirme­ler, güçlü bir eğitimin ardın­dan doğrudan doğruya san­caklara sancakbeyi atanıp, padişahın kulu olarak gittik­leri yerlere onun hâkimiyet ve nüfuzunu yerleştirmeyi ilk hedefleri olarak görürlerdi.

Fatih’in son Türk sadra­zamının Çandarlı Halil Paşa olduğu, onun idam edilmesiy­le birlikte dönme ve devşir­me sadrazamlara kapı açıldığı iddia edilmektedir. Bu tasnifi yapanlar Fatih’in üçüncü, So­fu Bayezid’in ilk sadrazamı İshak Paşa’yı Sırp veya Hır­vat asıllı gösterirler. Oysa son araştırmalarla İnegöllü İbra­him Ağa adında birinin oğlu olan İshak Paşa’nın devşirme olmadığı ortaya çıkmıştır. Üs­telik Hayreddin Paşa’nın oğlu Çandarlızade İbrahim Paşa II. Bayezid döneminde sadrazam da olmuştur. Yine de İstan­bul’un fethinden sonra sadra­zamların çoğunlukla devşir­melerden tayin edildiği bir gerçektir.

İstanbul’a fetihten sonra yerleştirilen Türklerin otur­dukları evlerden kira alınma­sına karar verilmesi Bizans dönmelerinden Rum Meh­med Paşa’nın sadaretinde gerçekleşmiştir. Aşıkpaşaza­de bu olayı acı acı anlatır ve, “Rum Mehmed Paşa’nın İs­lâm dinine girmiş olmasına rağmen Bizans’ın eski soylu­larıyla irtibatta olduğunu, on­ların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini bekledikleri­ni” nakleder ve sonunda “Fa­tih’in Rum Mehmed Paşa’yı it gibi boğdurduğunu” belirtir.

Yaklaşık 250 yıl süren bu devrede ortaya çıkan dön­me-devşirme yönetici sınıfı Anadolu ve Rumeli Türkmen gruplarının zaman zaman nefretini mucip olmuş, bu devşirme yöneticiler çeşit­li isyan ve ihtilal hareketleri­nin hedefi haline gelmişler­dir. Onlar da isyan bastırmak için girdikleri Anadolu’da, Karaman’da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakma­yıp”, akla gelmez nice zulüm­lerle Anadolu halkının nefre­tini üzerlerine çekmişlerdir. Türk, Türkmen, Yörük gibi grupların ötekileştirdikle­ri bir sınıfı temsil eden “Os­manlı” terimi bu dönemle de alakalı olmalıdır. Bu tarih di­liminde “Osmanlı Devleti” ni­telemesi henüz yoktu ve kav­ram “Devlet-i Aliyye/Devlet-i Ebed-Müddet” olarak karşıla­nırdı. Konuşulan dile Osman­lıca demek de kimsenin ak­lına gelmez, padişahlar dahi Türkçe derdi.

“Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekende yok, biçende yok

Yemede ortak Osmanlı”

Bu anonim halk şiirinde geçtiği şekliyle “Osmanlı”dan kasıt; kapıkulu sıfatıyla dev­letten ziyade padişahı temsil eden, Anadolu’da beylerbeyi, sancakbeyi, defterdar gibi un­vanlar ve ellerindeki ferman­larla sultan adına hüküm sü­rüp, bu uğurda gerekirse zu­lüm yapmaktan çekinmeyen görevliler olsa gerektir.

16. yüzyıl, Yavuz, Kanunî, II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemleri devşirme devlet erkânının yanı sıra, ca­riyelikten gelme padişah ha­nımlarının sert rekabetlerine de sahne olacaktır. Kazanılan tecrübe bir sonraki yüzyıl­da haremdeki karaağalar-a­kağalar kavgalarıyla birlikte Kösem ve Hatice Turhan gibi valide sultanların tüm devleti derinden etkileyen mücadele­sinde kullanılacaktır.

17. yüzyılda çeşitli etken­lerle Celâli, suhte ve çiftbo­zan ayaklanmalarına meydan olan Anadolu harabeye dön­müştü. Köylü çiftini çubuğu­nu terk etmiş, asayiş bozul­duğundan mahalli çeteler ve merkezden gönderilen birlik­lerin arasında sıkışıp zulüm­den ve eşkıyadan yaka silker olmuştu.

Bu arada Avrupa ve Do­ğu’da süregiden savaşlara as­ker-zahire yetiştirebilmek halka olağanüstü bir külfet yüklüyordu. Vakıfları saye­sinde beylikler döneminden bu yana ayakta kalabilen ye­rel hanedanlar bozulan timar sisteminden koparabildikle­ri iltizamlarla merkezin oto­ritesine paralel bir oluşuma girerek ahaliyi tasarruflarına aldılar. Merkezî yönetim gi­derek devşirme yöntemini or­tadan kaldırarak, dağılan dü­zeni yeniden toparlamak için yerel hanedanların otoritesini zımnen kabul etmeye başladı.

18. yüzyılda Anadolu’da Caniklizadeler, Ramazanza­deler, Menemencioğulları, Haznedaroğulları, Karaosma­noğulları, Cabbarzadeler gi­bi birçok yerel otorite açıkça devşirmelerin yönetimdeki ağırlığını ortadan kaldırmış­lardır. Mısır’daki Kölemen beyleri, Bağdat’ta Süley­manpaşazadeler ve Doğuda­ki ocaklık Kürt emirlikleri de yönetime ortaklıklarını ilan etmişlerdi. Bu aileler gittikçe İstanbul’da temsil edilmeye başlanmış, birçok beylerbe­yi, vezir ve sadrazam bunların arasından çıkmaya başlamış­tır. Geçmiş onyılların devşir­me aileleri ise artık tamamen Türkleşmiş olarak kalemiye, seyfiye ve ilmiye sınıfların­da hayatlarını sürdürmekte idiler.

Cumhuriyet dönemi mu­hafazakâr Osmanlı tarih yazı­mında çoğu kere kalemiye ve seyfiye sınıflarında devşirme­lere görev verildiği ve bun­ların hizmetlerinin devletin ve milletin aleyhine olduğu belirtilirken, ilmiye sınıfı­nın eben-an-ceddin Müslü­manlara, bilhassa Türklere münhasır olduğu vurgulanır. Osmanlı döneminde bazı şey­hülislam, kazasker gibi üst düzey Osmanlı din adamları­nın Yahudi dönmesi, İran’dan gelenlerin Şii, Kızılbaş gibi sıfatlarla anıldıkları görmez­den gelinir.

Ulemayı muhafaza etmek gayesiyle tarihin üzerine ör­tülen bu şalın ucunu kaldır­dığımızda Hayatizade Mus­tafa Fevzi Efendi’nin aslında Moşe ben Rafael Abravanel isimli bir Yahudi hekim iken ihtida ederek Hekimbaşı ya­pıldığını görüyoruz. Bunun neslinden gelen birçok ilmiye mensubu doğal olarak dönme ailesindendirler. Buna rağ­men torunu Hayatizade Meh­med Emin Efendi’nin hekim­başılıktan şeyhülislam oluşu hiç zikredilmez.

Çeşitli kaynaklarda “Kı­zılbaş” olmakla itham edilen Hasan Can torunlarının Hoca Sadeddinzadeler adıyla yedi şeyhülislam çıkaran bir ai­le oluşu hiç mevzu edilmez. Aslında Osmanlı devrinde bu ayrımlara çok önem veril­memiştir. Safevilerle en çok savaşan iki kudretli Osman­lı padişahından Yavuz’un ne­dimi İranlı olduğu gibi, IV. Murad’ın en sevdiği meclis arkadaşı Emirguneoğlu da İranlıdır.

Bu bahis sırasında özel­likle zikredilmesi gereken bir bölge vardır ki hiç gündeme gelmez. Antalya’nın İbradı il­çesi günümüzde de hukukçu, devlet ve siyaset adamları ile ünlü bir ilçemizdir. Ayşe Ku­lin Adı Aylin adlı eserinde İb­radılıları şöyle tarif eder “Tu­haf insanlardı İbradılılar. Çok tanrılı dinlerinden Hıristi­yanlığa geçiş yapmadan Müs­lümanlığı kabul etmiş bir Ro­ma kabilesi oldukları rivayet edilirdi. Oğullarına mutlaka yüksek tahsil yaptırır, ya hu­kukçu ya da devlet memuru yetiştirirlerdi… Emekli olduk­ları zaman İbradı’ya geri dö­ner, İtalyan stili oymalı evler inşa ettirir, ölümü o evlerde beklerlerdi. Dillerine birçok İtalyanca kelime yerleşmişti. Örneğin kapıya kapı demez ‘la porta’ derlerdi”.

Ayşe Kulin, Hıristiyanlığa “geçiş yapmadıklarını” söy­lese de 15. yüzyıl sonu tarihli Tahrir Defterleri’ne baktığı­mızda İbradılıların henüz Hı­ristiyan isimlerini terk etme­diklerini görüyoruz. Bu özel yerden Minkarizadeler, Ça­talcalızadeler, Ebu İshakza­deler lakaplarıyla anılan çok sayıda şeyhülislam ve ilmiye sınıfı mensubu çıkmıştır. Bu sonuncu ailenin inşa ettirdiği, günümüzde Nakşibendi tari­katı merkezlerinden Fatih’te­ki İsmail Ağa Camii hazire­sinde, Ebu İshakzadelerden dört şeyhülislam yatmakta­dır. Ülkenin birçok yerinde kadılık yapan İbradılılardan şikâyetlerin çoğalması ile II. Mahmud devrinde bunların İbradı’ya çevre vilayetlerde kadılık ve naiplik yapmaları fermanla yasaklanmıştır. En ünlü Osmanlı kadın şairi Fit­nat Hanım da buralıdır.

Osmanlılarda toplu ihtida olayları uygun görülmemiştir. Bütçe dengelerini, iltizam sis­temini sarsan bu gibi talepler, vergiden kaçmak olarak de­ğerlendirilmiş, bireysel müra­caatlar bile çok sıkı incelen­miştir. Buna rağmen muka­taa, cizye, maden gibi gelir kaynakları ile ilişkili olan ba­zı bölgelerdeki toplu ihtidalar zamana yayıldıkları için fark edilememiş, Trabzon-Gümüş­hane-Bayburt arasında İstav­ri köyleri, keza Akdağmade­ni’ndeki İstavri toplulukları hem cizye verip hem de ma­denlerde çalışmak istemedik­leri için ihtida edip Müslü­man görünümde Hıristiyanlar olarak hayatlarını sürdür­müşlerdir.

Selanik ağırlıklı olmak üzere ülkenin her yerinde­ki Sabetay Sevi bağlıları olan dönme grupları da Müslüman görünümlü bir Yahudi mez­hebi olarak yaşamışlardır. Bü­tün bu toplulukların içlerin­den Osmanlı yönetim siste­minde etkin görevler alanlar olmuştur.

1699’daki Karlofça Mua­hedesi ile daha önce hiç ya­şamadığı bir travma ile kar­şılaşan Osmanlı Devleti, bu zamana kadar küçümsediği Avrupa’nın katettiği mesa­fenin farkına vardı. Bundan sonra mimari, musiki, moda da olduğu kadar, sınaî, as­kerî ve teknolojik sahalar­da da Avrupa’yı takip etme­ye başladılar.

Lale Devri buna iyi bir başlangıç oldu. Matbaa başta olmak üzere yeniliklere ka­pı açılmıştı. Osmanlı Devle­ti yurtdışına siyasi ve maddi sebeplerle gönderdiği elçile­rin raporlarına önem verme­ye başladı. Yeterli olmadı­ğı zaman bizzat ecnebilerin layiha ve raporlarına ihtiyaç hissetti. Fransa’nın dünya si­yasetindeki çıkarlarını tehdit eden Rusya ve Avusturya’nın Osmanlıları her alanda ye­nilgiye uğratan ittifaklar kur­maya başladığı bir dönemde, Fransız askerî uzmanların ül­kemize gelişleri başladı.

I. Mahmud devrinde henüz Müslüman olmamış bir Hı­ristiyanın Osmanlı ordusun­da istihdam edilmesi imkân­sızdı. Bunun için tek yol ihtida idi. Gelen uzmanlar mecburen Müslümanlığı seçtiler. Bu dö­nemin en önemli siması Hum­barahane’yi ve ocağını ıslah eden Humbaracı Ahmed Pa­şa’dır. Biraz daha zaman geçin­ce Hıristiyanların çalışabilme şartları yumuşatılarak ihtida şartı aranmaz oldu. Böylelikle daha fazla istihdam ve hızlı ye­niden yapılanmanın önü açıldı.

Baron de Tott adlı bir di­ğer Fransız, Tot Beyzade adıyla ve din değiştirmeden Osmanlı topçuluğunu geliş­tirmeye geldi. 1789’da Fran­sız Devrimi dünyada yankı­lanırken III. Selim de tahta çıkıyordu. Nizam-ı Cedid de­nilen bu dönemde de Fransız uzmanların istihdamı, tersa­ne havuzları, gemi yapımı, as­kerî talimler üzerine yoğun­laşmıştı. Bu dönemde Napol­yon’un da Türkiye’ye gelmeye niyetlendiği bilinmektedir.

Öte yandan yerli Ermeni familyaları da sarraflık (ban­kerlik) faaliyetleriyle biriktir­dikleri sermayeleri sayesinde devletin hizmet almaya başla­dığı kurumsal aileler düzeyi­ne geldiler. Balyanlar mima­ride, Dadyanlar baruthane endüstrisinde tekelleşmeye başladılar. Osmanlıların doğ­rusal ilerlemesi artık geri dö­nülemez noktadaydı. Bekle­nilmeyen bir anda zuhur eden IV. Mustafa dönemi de kısa sürdüğünde kesinti olmadı.

II. Mahmud ile birlikte her alanda uygulanan yenilikler ülkeyi Abdülmecid devrinin başında Tanzimat’a götür­se de Osmanlıları geri kaldığı uluslararası sisteme eklem­lemede yetersiz kalınca bir de Islahat Fermanı’na ihtiyaç duyuldu. Bundan sonra ülke­nin gayrimüslim azınlıkla­rı da eşit vatandaşlar olarak cizyeden kurtulup askerli­ği kabul ettiler. Memur, hatta nazır bile olabilmeye başladı­lar. Mavrokordatolar, Karato­doriler, gibi aristokrat aileler başlarında fes, üstlerinde Os­manlı kıyafetleri ile Tanzi­mat’ın Osmanlı paşasına dö­nüştüler. Fes, Yahudi, Rum, Ermeni, Türk tebaanın ortak serpuşu olarak, belki de mu­hayyel “Osmanlı Milleti” pro­jesinin ana unsuruydu.

Gayrimüslimlerin askerlik problemini “bedel” ile halleden sistem, ironik bir şekilde Müs­lüman tebaanın aleyhine ge­lişti. Eskiden olsa, bir kelime-i şehadet ile askere alınacak ke­simler kendilerini paranın göl­gesinde güvenceye aldılar ama, aynı sermaye yeterliliğine sa­hip olamayan Türk köylüsü en uzun yüzyılda savaşlar ve azın­lıklarla eşit olmayan eğitim, sosyal çevre ve üretim şartla­rında eriyip gitti.

Sultan Abdülhamid devrin­den itibaren bu durumu tersi­ne çevirmeye, Türkleri sosyal seviye, eğitim, sağlık, iktisat ve ticaret alanında azınlıklar­dan geri bırakmamaya yönelik politikalar geliştirilmeye ça­lışılsa da “atı alan Üsküdar’a geçmiş”ti. Fransa ve İngilte­re’nin dünya hedefleri ve çı­karları farklılaşmıştı. Osmanlı dünyasına ilgi gösterseler de akın akın Türkiye’ye uzman gönderecekleri devirler geride kalmıştı.

Bu sıralarda birliğini he­nüz tamamlamış Almanya’nın gözleri sömürge ararken Os­manlılara takıldı. Ardından yoğun bir uzman ve danış­man kadrosu ile Türkiye’de boy gösterdiler. Osmanlı or­dusunun subayları da muka­beleten Almanya’da eğitim görmeye başladılar. İlişkiler o seviyeye geldi ki Türkiye’de o sıralarda 28.000 Alman’ın gö­rev yaptığı tespit edilmiştir.

Bir yüzyıl önce orduda da­nışman olmak için bile ihtida şartını koştuğumuz yabancı­larla ilişkimiz dramatik bir sü­rece girmişti. 1. Dünya Savaşı ile birlikte müttefikimiz olan Almanların üst rütbeli subay­larına ordularımızın komutan­lığını teslim ettik. Bunlardan bazıları çok uzun yıllar görev yaptıkları ülkemizde gerçekten severek yaşadılar. Altıncı Or­du komutanı iken ölen von der Goltz Paşa’nın cenazesi yoğun bir katılım ile ülkemizde defne­dildi. Paşa, belki de son Osman­lı ruhunu gerçekten taşıyanlar­dan biriydi.

Yaşadığımız coğrafyanın ayırt edici bir özelliği, bu top­raklara dışarıdan gelenleri kendine benzetmek, sonra­sında içinde eriterek yeni bir oluşuma hayat vermek olmuş­tur. Roma İmparatorluğu baş­kentini İstanbul’a taşıdığında bambaşka bir kültüre kapı açı­yordu. İstanbul asla Roma’nın dinini benimsemedi. İşgal ve yağma peşinde koşan Hüla­gû’nun devleti İlhanlılar kısa süre sonra Müslüman olup izi bucağı görülmedi. Osmanlı­lar ise Söğüt ve Bursa civarına geldikleri gibi kalmadılar. Bi­zans’tan, Selçuklu’dan, İlhan­lı’dan, Memlûklu’dan tevarüs ettikleri yönetim felsefesine ilave ettikleri tecrübeleriyle bu topraklarda kalıcı olup dı­şarıdan geleni erittiler.

İşin sırrı belki de Osman Bey’in Bilecik kâfirleri için söylediği sözde gizlidir:

“Komşularımızdır. Biz bu vilayete garip geldik. Bunlar bizi hoş tuttular. Şimdi de bi­zim bunlara hürmet etmemiz vaciptir”.

GÂVUR-KÂFİR KELİMELERİNİN KÖKENİ

‘Bundan sonra gâvura gâvur denmeyecek’

Gâvur kelimesinin kâfir keli­mesinden bozma olduğuna dair bir kanaat oluşmuştur. Kâfir kelimesi de halen bütün canlılığı ile yaşamakta olduğuna göre, bu tabirlerin köklerinde bir başkalık ol­malıdır. Şemsed­din Sami Kâmus-ı Türkî lügatinde buna farklı bir izah getirir. Farsça “Gebr” kelimesinin “ateşperest, Mecusî, Zerdüştî” anlamların­da olup “gâvur” kelimesinin de bundan geldiğinin zannedildiğini belirtir. Çoğulu “gebrân” olan bu kelimenin zamanla “gâvur” şekline dönmüş olması muhtemeldir.

Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki’sinde “Gebr” maddesi.

Kesinlikle ayrışmış olmasa da Osmanlılar kendi zimmî tebaası olan gayrimüslim ahaliyi daha çok “gâvur” olarak nite­lendirir, harp halinde bulunduğu devletler tebaasına da “kâfir” derdi. Tanzimat döneminin meşhur, “Bundan sonra gâvura gâvur denmeyecek” ilkesinde de bu kaide hissedilmektedir. Osmanlı döneminde Hıristiyan­lardan alınan “cizye vergisi” kayıtlarında da çoğu kez “Ciz­ye-i Gebrân” kullanılmıştır. Bazı dönemlerde “cizye-i kefere” şeklindeki nitelemelere rastla­nılması “gâvur-kâfir” ayrımının her zaman için geçerli olmadığı­nı gösterir.

Kıbrıs’tan gelen Cizye-i Gebran akçesinin tezkiresi.

EVRENOSOĞULLARI

Slav kökenli aile

Son araştırmaların ışığında ailenin ilk atasının Slav kökenli Pranko Lazart olduğu anlaşılmıştır. Malkoçoğulları, Mihaloğulları gibi Evrenosoğul­ları da “akıncı” ailelerinin en büyüklerindendir. Bugünkü Ku­zey Yunanistan, Güney Bulga­ristan ve Makedonya’daki bir­çok yer Evrenos Bey tarafından fethedilmiştir. Sultan I. Murad, Kasım 1386’da bizzat yazdığı bir mektup ile Evrenos’u “Hacı, Gazi, Emirü’l-Mü­minin” unvanıyla anmış, davul, alem ve sancak göndererek fethettiği toprakları kendine bırakmıştır. Evrenesoğulları Yunanistan’ın elimizden çıkması üzerine geldikleri Türkiye’de hayat­larını sürdürmek­tedirler.

Sultan Birinci Murad’ın
Evrenos’a mektubunun
sureti.

MİHALOĞULLARI

Hıristiyan isimli akıncılar

Rumeli’nin fethinde kah­ramanlıkları görülen en meşhur “akıncı” ailelerinden­dir. Ailenin ilk büyüğü Köse Mihal, Harmankaya tekfuru iken İslâmiyet’i kabul ederek Osman Bey’in silah arkadaşları arasında yer almıştır. Söğüt’ün Harman köyündeki türbesinde yatmaktadır. Bu aileden gelen Gazi Mihal Bey de dedesi gibi Hıristiyan ismini kullanmaya devam etmiştir. 1462’deki Eflak Seferi’nde Kazıklı Voyvoda namıyla bilinen III. Vlad’ı yenilgiye uğrattıktan son­ra Fatih tarafın­dan kardeşleriyle birlikte Anado­lu’da görevlen­dirilmiştir. Bu soydan gelenler­den Kösemihal, Gazimihal soyad­ları ile günümüz­de de yaşayanlar vardır.

1911’de hayatta olan Gazimihalzade Ahmed ve kızkardeşi Latife hakkında bilgi talebi.

OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ

218 sadrazamdan Türk olanların sayısı sadece 100’dür

Ocak ağası, vâli-yi vilâyet, serasker, serdârıekrem, kaptanıderya, sadrazam oldular. Kimi selâtin camileri Rum-Ermeni mimarların yapmasında bir sakınca görülmemiştir. Şimdilerde gayrimüslim bir mimara cami yaptırılmasını düşünmek akıllara ziyandır.

NECDET SAKAOĞLU

Osmanlı devlet ve ordu örgütlerinde yabancı köken­liler her dönemde vardı, kimi zamanlarda ağırlıklıydı. Padişahlar devşirmelere, dönmelere, usulen dönmüş görünenlere, Irk, milli­yet, inanç gözetmeden görev vermekten çekinmezlerdi. İhanet veya başarısızlık gördüklerinde de ölüme veya sürgüne gönderip mallarını müsadere ettirmekte merhametsizdiler. Tanzimat’a kadar devlet gemisini yürüten bu gözükara ve acımasız siyaset olmuştur!

Osmanlı yapısında Türk olmayan devlet ricali sanatçılar, aydınlar çoktu. Daha ilk dönemde Osman’ın, Orhan’ın, Murad’ın… yoldaşları Köse Mihal, Evranos, Fatih’in çevresindekiler, Rum, Hır­vat, İtalyan dönmelerdi. Giderek Zağanos’tan Mahmud’dan Pargalı Paşa’ya Cigalazâdelere, hatta Celali sergerdelerine, Osmanlı kadrolarına dahil olmayan etnik köken kalmadı. İtalyan, Rum, Aba­za, Gürcü, Çerkes, Sırp, Bulgar, Arnavut, Hırvat, Macar, Alman, Leh… dönmeler, Arap, Acem, Berberi dindaşlar, sarık kavuk, sakal, kaftan kisvesiyle “Osmanlı” oldular. Her ırk ve kökenden gelip, Osmanlı asırlarında sarayın Enderun ve Harem koğuşla­rında, Kubbeal­tı’n­da, Paşakapısı’nda Tersane’de, Donanma’da Darphane’de boy gösterdiler. Ocak ağaları, vâli-yi vilâyet, serasker, serdârıekrem, kaptanıderya sadrıazam oldular. Anadolu’da haydutluktan, vezir­likle Rumeli’ye valiliğe atananlar, taşrada kâtiplikten İstanbul’da defterdar olanlar vardır. Osman­lılığa erişmenin yasası veya kuralı yoktu. Güç gösterip yukarıdakileri silkelemek veya yetenek göster­mek söz konusuydu.

Erzurum’da doğan ve temel eği­timini orada aldıktan sonra İstanbul bürokrasisinde yükselen Şapur Çelebi lakaplı Küçük Said Paşa (öl. 1914), taşradan gelme – kalemden yetişme sadrazamların sonuncu­sudur. Osmanlı paleografyasını en doğru bilen son “münşî” idi.

Kimi selâtin camileri Os­manlı tebaasından Rum-Ermeni mimarların yapmasında bir sakınca görülmemiştir. Bunlardan Rum Simeon Kalfa, Selatin Cami-kül­liye Nuruosmaniye’nin (1755), yüzyıl sonra yapılan Dolmabahçe Bezmiâlem Vâlide Sultan Camii’nin (1855) mimarı Ermeni Garabet Balyan Kalfa’dır. 14 Nisan 2016’da bu camide Cuma namazı kılan İs­lâm Konferansı devlet ve hükümet başkanlarına “Osmanlı hoşgörü­sü” siyakında acaba bu bilgi de verilmiş midir?

Hoşgörüyü başlatanlarsa, ta 12. , 13. yüzyıllarda Selçuklular­dır. Gökmedrese’nin girişindeki “Mimar Kâluyan” imzasından gözünüzü kaçıramazsınız. Şimdi­lerde gayrimüslim bir mimara cami yaptırılmasını düşünmek akıllara ziyandır.

Hadkatü’l-Vüzerâ adlı kaynak­ta ve Zeyl’lerinde, Osmanlı sadra­zamları “Gürciyü’l-asıl”, “Arnavud asıllıdır” “Hırvatî’yü’l-asıldır, “Efrenciyü’l-asıldır, “Bosnavîdir”­denerek kökenleriyle tanıtılmıştır. 218 sadrazam arasında Türk olan­lar 100 dolayındadır. Bunlar da “Şehrîdir” (İstanbullu) veya Merzi­fonlu, Darendeli gibi memleketleri yazılarak tanıtılmıştır. Türklerden sonra 32 sadrazamla Arnavutlar ikinci sıradadır. Gürcü, Abaza, Çerkes, Arap, Hırvat, Sırp, Boşnak, Rum, Ermeni, Bulgar, Rus, Islav, Frenk, İtalyan, dönme, devşirme olanlar da vardır.

Mihajlo Latas/ Ömer Paşa Serdar-ı ekrem Ömer Paşa (ortada), Hırvat asıllı büyük bir komutandı. Kırım’dan Arabistan’a, Kafkasya’dan Avrupa’ya Osmanlı ordularını yönetti.

Osmanlıların hizmetindeki yabancılar kabaca şöyle sınıflan­dırılabilir:

a) Çocukluk ve ilk gençlik çağında saraya alınarak katık­sız Osmanlı yetişenler (Tarih-i Atâ’da Enderun çıkışlı 60, Baltacı Ocağı çıkışlı 19 sadrazam, yine Enderun’dan 3 şeyhülislam, 23 kaptan-ı derya, sarayın diğer ocaklarından yetişme başka vezir, müşir, kaptanların yaşamöyküleri yazılıdır). Haremden de İstanbul’a ve Mekke’ye kadar yerlere cami, mektep, han, hamam, sebil, çeşme yaptıran hayırseverlikleriyle tanın­mış valide sultanları, sultanefen­dilerin, harem ağalarının adlarıda sıralanabilir.

b) Paşakapısı- Bâbıâli, Top­hane, Tersane, Darphane gibi kurumlardan yetişenler.

c) Taşra âyan ve eşrafından, derebeylerinden, kabile aşiret reislerinden, önce ayaklanıp sonra itaat eden Celâlî başbuğların­dan, zorbalığı ve kıyımı vezirlik valilik verilerek önlenenler; iltica edenler.

d) Askerlik, hekimlik, mimar­lık… gibi uzmanlık alanları için yerli Rum, Ermeni, veya iltica eden gayrimüslim yabancılar, resmen getirtilen Alman, Prusyalı, Fransız, İtalyan uzmanlar… Bunlar kisve değiştirerek Osmanlı kıyafetine girmişler. İslâmi ad da alarak veya almadan, teknik, tıbbi, askerî yeni­liklere öncülük etmişler, kurumları yönetmiş, müşir rütbesiyle ordu komutanlığı, hatta Ömer Paşa (Mi­haylo Latas) gibi serdar-ı ekremlik, yani Osmanlı orduları başkomu­tanlığı yapmışlardır.

HASANCANZADELER-HOCAZADELER

7 şeyhülislam çıkardılar

Tacü’t-Tevarih’in ilk sayfası.

Bu ailenin atası Hafız Mehmed Efendi önce Akkoyunlu Emiri Sofu Halil’in sonrasında Safevi hükümdarı Şah İsmail’in müezzini idi. 1514’te Tebriz’e giren Yavuz Sultan Selim tarafından İstan­bul’a gönderildi. Hafız Mehmed padişah müezzini, oğlu Hasan Can da Yavuz’un nedimi oldu. Dostlukları çok ilerledi ve Yavuz, can dostu Hasan Can’ın kollarında son nefesini verdi. Tacü’t-Tevarih müellifi Hoca Sadeddin başta olmak üzere bu aileden yedi şeyhülislam ve birçok üst rütbeli molla, hukukçu, müderris çıkacaktır. Ne var ki şair olsun, yazar olsun bu aile ile ihtilafa düşen Osman­lılar, aradan yüz yıllar geçse de bu soydan gelenlere Rafizi, Kızılbaş damgasını vurmaktan çekinmeyecektir.

İBRAHİM PAŞA (1493?-1536)

Padişah gibi bir vezir

Pargalı, Makbul, Maktul lakapları ile tanınan en büyük Osmanlı vezirlerinden­di. Kanunî’nin şehzadeliğinde Manisa’da bir köle çocuk iken kemanından çıkan nağmelerle göze giren Pargalı İbrahim’in milliyeti çok karışık bir mesele olsa da Osmanlı Devleti’nde geldiği konumu İbrahim Paşa’nın Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği şu sözler ortaya koymaktadır: “Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elim­dedir. Memuriyetleri ben ver­irim; eyaletleri ben tevzî ederim; verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vâki gibi kalır; çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir”. (Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, s.356-357)

KILIÇ ALİ PAŞA (1519-1587)

Uluç: Müslüman suretinde kâfir

Aslen Giovan Dionigi Galeni adında Kalabriyalı bir papaz adayı iken 1520’de esir edildiği rivayet edilir. “Müslü­man suretinde kâfir” anlamına gelen “Uluç” lakabıyla da tanı­nır. Turgut Reis’in maiyetindeki faaliyetlerinden itibaren takip edilebildiği kadarıyla Osmanlı denizciliğine çok büyük hizmet­leri olmuştur. 1571’de Papalık, Venedik ve İspanya donanma­larına karşı kaybedilen İnebahtı Savaşı’nda, sadece onun ku­mandasındaki otuz parçalık filo kurtulabilmiştir. Tophane’deki camisini, Ayasofya’nın tam bir kopyası olarak Mimar Sinan’a inşa ettirmiştir ve buradaki türbesinde yatmaktadır.

DEVŞİRMELİK KURUMU

Kaderde yeniçeri olup ölmek de vardı, vezir-i âzam olmak da

Devşirmelerin hepsi, öyle bazılarının sandığı gibi zorla alınmamıştır. Bazı fakir köylüler çocuklarının bu yolla yükseleceğine inanarak gönüllü olmuşlardır. O çocukların kimileri bir yeniçeri neferi olarak kalacak, kimileri bir muharebe meydanında can verecek, kimileri koca bir imparatorluğun kaderini elinde tutan başvezirler olacaktır.

İLBER ORTAYLI

Osmanlı tarih ve tetkiklerinde bizi en çok meşgul eden kurumların başında devşirmelik gelir.

Devşirme, çok kısa bir tarifle, devletin kapıkulu ocakları olan sipahilerle, yeniçerilerin yenilen­mesini temin etmek için ortaya çıkmıştır, çünkü insan ve savaşçı yüzü yenilenmek zorundadır. Hıristiyan çocuklardan devşirme alınmıştır…

Devşirme kurumunda temel kaidelerden birisi, şehir uşağının ocağa alınmamasıdır; çünkü şehir uşağının gözü açıktır, muhtelif cereyanlara, akımlara mensup olabilir. Bu yüzden kültür bakı­mından artık kendine göre bir kişiliğe kavuşmuştur, bir kimlik elde etmiştir. Dolayısıyla bu oca­ğın gerektirdiği tekdüze, tek yönlü bir kimliğin şehirliye verilmesi mümkün olmayabilir.

Bunun dışında hepimizin bildiği gibi fakat yanlış olarak tekrarlandığı üzere, Müslüman­ların da devşirmeye alınmadığı söylenir. Bu bir genel kuraldır; ama istisnası yok değildir. Mesela, İslâm Ansiklopedisi’nin ‘devşirme’ maddesinde bu konuda istedi­ğimiz malumatı bulabiliriz. Bazı Müslüman köylerden de çocuk devşirilir. Çünkü bu köylerin ahali­si bunu istemişlerdi.

Devşirme işlemi, birkaç yılda bir yapılırdı ve genelde sayı birkaç bin çocukla sınırlı tutulurdu. Bazen sayı 5-6 bine kadar ulaşır; ama fazlası olmazdı ve bu olay her yıl da yapılmazdı çünkü kapıkulu ocaklarındaki asker sayısını göz önüne aldığımız zaman ihtiyaç belirliydi. Binaenaleyh bir tarihte bilhassa tarihî tetkiklerden ve Os­manlı kaynaklarına inmekten aciz bazı Balkan tarihçilerinin ve onları takip eden Hıristiyan yazarların ileri sürdüğü gibi, “yetişen bütün yeni gençlik Osmanlı savaş gücü­nün içine alınmış, Türkleştirilmiş ve böylelikle Balkanlar’da adeta milleti sürükleyecek, ayaklanma yaratacak; belki bağımsızlığı elde edebilecek sağlıklı genç bir nüfusun yeşermesine müsaade edilmemiştir” gibi bir hayalperest ifadenin gerçekle bağlantısı yok­tur. Nitekim ilmi tarihçilikle hare­ket eden bizzat Balkanlı yazarlar, mesela Yunanlı Vasiliki Papoulia da bunun böyle olmadığını çalış­malarında ortaya koymuştur.

İhtiyaca göre sadece Balkan­lar’dan değil, bazen, Orta Ana­dolu’dan çocuklar devşirilmiştir. Mimar Koca Sinan’ın bu çevre­den hassa mimarlar ocağı için devşirildiği bilinmektedir. Hatta Kafkasya’dan da devşirme alındığı olmuştur. Bu devşirme, devşirme emini ve katipleri denen ‘ilm-i kı­yafet’ (fizyonomi) dediğimiz dala vukufu olan, çocukların ne oldu­ğunu anlayan ve hakikaten de bu konuda ehil olan ve dürüstlüğüyle tanınan kimselerden oluşur…

Genellikle çocuklar kimlik­lerini unutacak yaşta değillerdir. Yani ileri yaşta da hangi köyden geldiğini, anasını, babasını, akra­basını hatırlar. Örnekleri vardır. Sokoloviç Mehmet Paşa gibi… So­kullu bütün ailesini sonradan aynı şekilde devlet hizmetine almıştır. Hatta birini beylerbeyi, öbürünü Sırp patriki yapmıştır…

Seferdeki yeniçeri

Her devşirme öyle bazılarının sandığı gibi gidilip zorla alınmaz. Hatta bazı fakir köyler çocukları­nın bu yolla kurtulacağına, yükse­leceğine inanarak gönüllü olurlar­dı. Tabii kaderde bir asker olarak, bir yeniçeri olarak muharebede ölmek de vardır. Onu da herkes bilir. Zaten dünyada hangi olay yüzde yüz eşitlikle cereyan ediyor ki? O alınan çocukların kimisi bir yeniçeri neferi olarak kalacaktır, kimisi de Sokullu Mehmet Paşa ve Mahmut Paşa gibi koca bir impa­ratorluğun kaderini elinde tutan başvezirler olacaktır.

Bunun gibi Enderun dediğimiz mektep, sınıfı bulunan bir mektep değildir; zaten burada insanlar hizmet içi eğitim görürler, koğuş­tan koğuşa terfi ederler. Padişah sarayında kendileri beğenildikçe padişaha daha yakın hizmetlere verilirler. Burada çok ilginç bir şekilde sözlü ve yüz yüze bir eği­tim görürler. Spor da vardır, resim de vardır, hüsn-ü hat da vardır, edebiyat da vardır.

Kabiliyetine göre insan bunlardan toplayabildiğini toplar. Her devşirme alim olacak demek değildir. Doğru dürüst eğitim gör­memişse, neferlikle işe başladıy­sa, mesela sonradan Kemankeş Kara Mustafa Paşa gibi sadrazam da olsa okuma yazması olmaz, bu mümkündür. Ama içle­rinde biz­zat Mahmut Paşa, Ca­galzade, So­kullu Mehmet Paşa gibi bilgili insanlar vardır. Lütfi Paşa gibi eser yazan­lar bilinir. Bu çok açıktır. Köprülü Mehmet Paşa’nın kendisi bilgili değildi; ama artık devşirme olmayan, onun sulbünden gelen çocukları devrin tanınmış mü­derrisleriydi. Devşirme bir hayat tarzıdır. Bu çocuklar Türkçe öğre­nir. Enderun’a alınmayanlar bile -Türk’e verilmek üzere- İstanbul civarındaki köylerdeki köylülerin yanlarına gönderilir.

Her devşirme köylü mü? Ha­yır. Bazen çok önemli ailelerin ço­cukları da ikna yoluyla alınabilir. Bu Osmanlı ananesine uygundur. Devletimizin ve milletimizin tari­hinin serencamının ilk safhasında bize Bizans’ın asilleri de katılmış­lardır. Mihaloğlu, Evrenosoğlu gibi ve bizzat imparatorluk hane­danından paleologlardan Murat Paşa gibileri katılmıştır. Veya Şemsi Paşa gibi İsfandiyaroğlu hanedanından gelenler vardır.

İlber Ortaylı’nın Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek
(Timaş Yayınları) adlı kitabından derlenmiştir.

SOKULLU MEHMED PAŞA (1505-1579)

Büyük sadrazam Sokoloviçli Bayo

Osmanlı tarihinin en büyük sadrazamla­rından. Bosna’nın Sokoloviç köyünde doğdu. Bayo adın­da bir Hıristiyan çocuğu iken kilise korosunda ilahi söylerdi. Mileşe­va Manastırı’nda papaz yardımcısı olarak çalışırken devşirildi ve ilk eğitiminin ardın­dan Bosna devşir­meleriyle birlikte Kanunî’ye takdim edildi. Enderun’da olağanüstü surette göze girmiş olmalı ki birbiri ardına aldığı rütbelerle hızla yükseldi. Osmanlıların doğusunda batısında açılan seferlerde yer aldı. 1565’de sadrazam olduğunda Ka­nunî’nin başında bulunduğu ordu Sigetvar seferine çıktı. Padişahın ordugahta öldüğünü büyük bir başarı ile gizleyerek oğlu II. Selim’i tahta davet etti ve onun saltanatı süresince tek sadrazamı oldu. Ardından III. Murad’ın tahta çıkışında yerinde kaldıysa da 1579’da sebebi tam çözülememiş bir suikasta kurban gitti. Hıristi­yanları himaye ettiği, Bosna’da kalan ağabeyi Makarios’u Peç piskoposu yaptığı, İslâmiyet’e lakayt kaldığından öldürüldü­ğü gibi iddialar yanında, nüfu­zundan rahatsız olan III. Murad tarafından ortadan kaldırtıldığı da öne sürülür.

MİMAR SİNAN (1490-1588)

‘Devşirme oğlanlarla der-devlete gelüp…’

Koca Mimarba­şı Sinan’ın kendi dilinden belki de kendi kaleminden otobiyografisi­nin başlangıcı: “…bu bende-i kalîlü’l-itibâr Sinan bin Abdülmennân eş-şehîr bi-Mimarbaşı-i hâk-sâr ki fi’l-hakîka Abdullahoğlu ol­mağla sinîn-i sabıkada kânun-ı Osmâniye dâire-i hâkâniye üzere Vilayet-i Karaman ve bilâd-ı Yunan devşirme oğlanlarıyla der-devlete gelüp ve anda birkaç zaman taşrada bazı hidemâta kullanılup tâ ki acemioğlanlığı payesin kat’ idüp yeniçeri olmak rütbesine erişdüm. Ve ol bölükde iken Rados ve Belgrad seferlerinde rikâb-ı hümâyunda bulunup sekbanlık mertebesin buldum ve zümre-i mezbûre ile Mohaç seferine erişüp Acemioğlan­ları Yayabaşısı oldum… Ve ol zamandan bu ana dek üç padişah-ı azimüşşan ile Sultan Süleyman Han ve Sultan Selim Han ve Sultan Murad Han hazretlerinin eyyam-ı hüma­yunlarında…”

TOPKAPI SARAYI ARŞIVI, D.1461/4

ALİ UFKİ BEY (1610-1675)

Musiki üstadı Polonyalı

Leh (Polonya) asıllı Wojciech Bobowski isminde bir esir olup, ihtida ederek Ali Ufki adını almıştır. Enderun’da eğitim görmüş, Sultan İbrahim ve IV. Mehmed devirlerinde hanende, sazende olarak sarayda görev­lendirilmiştir. Santur çalmada büyük başarı kazanmış ve Santurî lakabıyla tanınmıştır. 17 dil bildiği rivayet edilir. Gramer, saray hayatı, musiki ve dinî birçok eseri günümüze kalmıştır. İncil’i Türkçeye ilk defa Ali Ufki Bey çevirmiştir. Mecmua-i Saz u Söz adlı nota ve güfte mecmuası da en meşhur eserlerin­dendir.

İBRAHİM MÜTEFERRİKA (1670-1747)

Matbaayı getiren tahsilli Macar

Osmanlıların Erdel dediği bugünkü Romanya Macar­larındandır. Macar Katolik kilise­sinin teslis akidesine muhalif, tek tanrı inancındakilerin oluştur­duğu Unitarius mezhebindendir. Yunanca, Latince bilir, ilahiyat tahsili görmüştür. Osmanlılara kendi isteğiyle mi esir olarak mı geldiği tartışmalıdır. 1727’de ken­di evinde Yirmisekiz Çelebizade Mehmed Said Efendi ile birlikte ilk Türk matbaasını kurarak Vankulu Lügati’ni bastı. 23 ciltte toplam 17 kitabın basıldığı bu matbaa Türk yayıncılığının başlangıcıdır. Aynalıkavak Mezarlığı’ndan Galata Mevlevihanesi’ne nakle­dilen mezarı Humbaracı Ahmed Paşa ile komşudur.

Müteferrika Matbaası’nda basılan “Naima Tarihi”.

HUMBARACI AHMED PAŞA (1675-1747)

Asil şövalye Comte de Bonneval

Aslen Fransa’nın asil şövalye ailelerinden birine mensup Claude Aleksandre Comte de Bonneval’dir. Fransa deniz kuvvetlerinde katıldığı muharebeler­deki başarısı kıskançlık oklarını üzerine çekince önce İtalya sonrasında Avusturya hizmetine girdi. 1715’de Petervara­din Savaşı’nda Türklere karşı Avusturyalıların yanında savaştı. Hamisi Prens Eugene ile arası bozularak husumetini çekti ve ordudan atılarak mahkûm oldu. Sonunda Osmanlılara sığındı. Müslüman olarak Ahmed adını aldı. I. Mahmud devrinde ordunun ıslahı çalış­malarında Humbaracı Ocağı’nı düzenledi. 18 yıllık hizmetin­de Fransız ruhunu asla terk etmemiş, Türkçe öğrenmemiş­ti ama “Din-i İslamdır atâ-yı müteal-Ulu nimet sana Ahmed bu neval” (İslâm dini en yüce bağıştır-Ahmet bu bağış sana ulu nimettir) mısralarını müh­rüne kazıtmıştır. Mühürdeki ismi “Ahmed Boneval” olarak da okunmaktadır. Galata Mevlevihanesi haziresinde gömülüdür.

Humbaracı Ahmed Paşa’nın Galata Mevlevihanesi haziresindeki kabri.

AHMED VEFİK PAŞA (1821-1891)

Türkçülüğün kurucusu da Rum asıllıydı

Bulgarzade adlı Rum asıllı mühtedi bir ailedendir. Fener Beyle­rinin tekelindeki Divan-ı Hümayun Tercümanlı­ğına Müslümanlardan ilk kez atanan Mühen­dishane hocası Yahya Naci Efendi’nin torunu, Paris Maslahatgüzarı Ruhüddin Efendi’nin oğludur. Babasının görevi esnasında bulun­duğu Paris’te Saint-Lou­is Lisesi’nde okudu. İstanbul’a 1837’de döndükten sonra dede mesleğine girdi. Bu tarihten itibaren baş döndüren bir memuriyet çeşitliliği ile karşılaşırız. Tahran ve Paris Bü­yükelçilikleri, Deavi nazırlığı, Encümen-i Daniş üyeliği, özel müfettişlikler, Evkaf nazır­lığı, ilk Meclis-i Mebusan’ın başkanlığı, Maarif nazırlığı, Başvekil unvanı ile sadrazam­lık, Bursa valiliği bu görevlerin başlıcalarıdır. 19. yüzyılın entelektüel düzeyi en yüksek devlet adamlarındandır. Üst düzeyde Arapça, Farsça, eski Türk lehçeleri ve Fransızca’ya vâkıftı. İngilizce de bilirdi. Türk tiyatrosuna idareci ve Moliè­re adaptasyon-çevirileri ile yaptığı katkılar unutulamaz. Eski Türk lehçeleri üzerine yap­tığı yayınlar ile Türkçülüğün kurucularındandır. Rumelihisa­rı’ndaki arazisini Robert Kolej yapılmak üzere satmasından dolayı kınanmıştır. Öldüğünde bu okulun alt tarafında Rumeli­hisarı’ndaki Kayalar mezarlığı­na defnedilmiştir.

Ahmed Vefik Paşa’nın son zamanları.

İBRAHİM EDHEM PAŞA (1817-1893)

Esir olarak satılan kimsesiz Rum çocuk

Yunan isyanı (1821) sırasın­da Sakız Adası’ndaki Rum asilere yapılan harekâtta kim­sesiz kalan Rum çocuklarından­dır. 4 yaşındayken Hüsrev Paşa tarafından satın alındı. 12 yaşı­na kadar özel surette yetiştiril­di. Hüsrev Paşa’nın yetiştirmesi diğer üç çocukla birlikte Paris’e okumaya gönderildi. Maden mühendisi olarak mezun oldu ve 25 yaşına kadar Avrupa’yı gezdikten sonra İstanbul’a döndü. Çeşitli madenlerde yönetici olarak çalıştı. Ab­dülmecid’in hususi Fransızca hocalığını yaptı. Devlet kade­melerinde çeşitli nâzırlıklarda bulundu ve sadrazam oldu. Devlete ve İslâm’a bağlılığı çok sıkı idi. II. Abdülhamid’in en güvendiği paşalardandı. Çok iyi yetiştirdiği oğullarından müze­ci, arkeolog, ressam Osman Hamdi; müzeci ve epigraf Halil Edhem, nümizmat İsmail Galip, sahalarında çok derin izler bırakmışlardır.

KAZASYAN-PORTAKALYAN – OHANNES PAŞALAR (19. YÜZYIL)

II. Abdülhamid’in kasası üç Ermeni

Klasik dönemde “ceyb-i hümayun” olarak ad­landırılan padişahın şahsi hazinesine Tanzimat’tan sonra “Hazine-i Hassa” denildi. Bu kurumu en aktif değerlen­diren padişah II. Abdülhamid olmuştur. 1880-1908 yılları arasında şahsi hazinesinin başına getirdiği nazırları Erme­ni tebaa arasından seçmiştir. 1880-1891 arasında Agop Ohannes Kazasyan Paşa, 1891- 1897’de Mikail Portakalyan Paşa, 1897-1908 arasında ise Sakızlı Ohannes Paşa bu hazinenin nazırları olarak sultana en faydalı hizmetlerde bulunmuş tebaa-i sadıkadan­dırlar. Portakalyan ve Sakızlı Ohannes Paşalar aynı zamanda Mekteb-i Mülkiye’nin mümtaz hocaları olarak yetiştirdikleri talebeler ile modern Türkiye’ye mâli disiplin içinde geçmemizi sağlayanlardandır.

Sakızlı Ohannes Paşa

SPİRİDON MAVROYENİ (1816-1894)

Sultanın özel doktoru

Rum aristokratı Fener Beylerinden Mavroyeni ailesindendir. Babasının vefa­tıyla çocuk yaşta Viyana’daki amcasının yanına gitti. Orada tıp diploması alarak İstanbul’a döndü. İlk görev yeri Haydar­paşa Hastanesi’dir. Mekteb-i Tıbbiye’de 25 yıl hocalık yaptıktan sonra II. Abdülha­mid’in tahta çıkmasıyla birlikte Sertabib-i Şehriyari unvanıy­la onun özel doktoru oldu. Abdülhamid çok güvendiği, kendisinin ve ailesinin sağlığını emanet ettiği hekimine paşalık unvanı da verdi. Akademik yönü ağır basan Mavroyeni Paşa’nın Türkçe ve Fransızca birçok yayını vardır.

GABRİEL NORADUNKYAN (1852-1936)

Üçüncü Ermeni Dışişleri Bakanı

Ordu ekmekçibaşısı Eğinlo Kirkor Efendi’nin oğlu olup Üsküdar’da doğ­du. Kadıköy Frerler Mekte­bi’ndeki tahsilinin ardından Paris’te Sorbonne ve College de France’ta okudu. Paris Hukuk Fakültesi’ni 1875’te bitirdi. Osmanlı antlaşma ve ahidnamelerine dair yazdığı 5 ciltlik eserin 2 cildini bastırdı. Hariciye Nezareti’ne memur olduktan sonra çeşitli komi­syonlarda, iç ve dış görevlerde bulundu. Osmanlı hariciye­cileri arasında iyi bir mevki edinerek 1912’de Kâmil Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı oldu. Aleksander Karatodori ve Sava Paşa’dan sonra bu göreve getirilen üçüncü Erme­ni nazırdır. “Babıâli Baskını” ile kabineden ayrıldıktan son­ra Paris’e yerleşti. Bu tarihten sonra tamamen Ermeni tezleri doğrultusunda yaşadı. Erme­nilere Osmanlı topraklarından bir parça koparabilmek için Paris ve Lozan Konferansları­na katıldı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Devamını Oku

Son Haberler