Padişahlığa gelişiyle birlikte ipleri eline almaya karar veren Sultan II. Abdülhamid’in en önemli rakibi, Meclis ve Osmanlı bürokrasisi idi. Tanzimat’la birlikte kurulmaya çalışılan merkezî yapıyı yavaş yavaş yok eden Abdülhamid, siyaseti, ekonomisi ve güvenliğiyle sadece kendisine bağlı bir tek adam yönetimi tesis etmişti.

I. Abdülhamid’in 1789’da şaibeli ölümünün ardından tahta çıkan III. Selim’den itibaren Osmanlı Devleti’nde taht değişiklikleri büyük ölçüde kanlı oldu. IV. Mustafa, kendine yönelik Alemdar Mustafa Paşa darbesini etkisiz kılmak için, amcaoğlu III. Selim ile kardeşi Şehzade Mahmud’un öldürülmesini emretti. Selim öldürüldü ama, Şehzade Mahmud koluna aldığı bıçak yarasıyla kurtulur kurtulmaz, Alemdar tarafından 1808’de tahta oturtuldu. Genç padişah ilk iş olarak tahttan indirdiği ağabeyi IV. Mustafa’yı katlettirdi.

Bu kargaşa döneminde Anadolu ve Rumeli ayanları ile Sened-i İttifak imzalandı (29 Eylül 1808). İstanbul’un, taşra üzerinde zayıflayan merkezî otoriteyi yeniden kurmak, taşranın da merkeze karşı kendisini güvenceye almak gayesini güttükleri bu senet, çok kısa ömürlü ve etkisiz olsa da önemi büyüktür.

Bizzat II. Mahmud’un imha ettiği bu belgeye imza koyanların çoğunun başına çeşitli vahim haller geldi. Gittikçe vesayetten kurtulan ve merkeziyetçi, otoriter Osmanlı siyasi anlayışını hâkim kılmak isteyen II.Mahmud, ayanları sindire sindire yol aldı. Tepedelenliler, Tuzcuoğulları, Çapanoğulları, Karaosmanoğulları, Caniklizadeler, Haznedaroğulları gibi yörelerinde neredeyse bağımsız hareket eden sülaleleri merkeze bağladı. Rekabette ısrar edenleri ortadan kaldırıp, Kavalalı gibi dişli çıkanları da uluslararası dengelere göre yönetmeğe kalktı.

Bürokrasinin güç kazanması

Yeniçeri Ocağı’nın da 1826’da tarihe karışmasıyla “Tanzimat Reformları”nın ve merkeziyetçi bir devlet yönetiminin önü açılmıştı. Başta Reşid, Âli ve Fuat Paşaların damga vurduğu bu devirde, Babıâli bürokrasisi giderek yönetimin merkez üssü oldu. 19 yüzyılın karakteristik Babıâli bürokrasisi ciddi anlamda hanedana rakip olmuştu. Taşra eşraf ve ayan ailelerinden okumuş yazmış bir kitlede yavaş yavaş merkezî bürokrasi içinde yer alıp iktidarın ucundan tutmayı başarmıştı. Devletin farklı din, mezhep ve milletlerden ibaret unsurlarını bir arada tutabilmek, bunları “Osmanlıcılık” ideali etrafında birleştirebilmek uğruna atılan bu adımlar mutlaka gerekliydi ama daha alınacak çok mesafe vardı.

II. Mahmud’un ölümüyle 17 yaşındaki Veliahd Şehzade Abdülmecid tahta çıkar çıkmaz ilk şoku yaşadı. Daha babasının cenazesi defnedilirken, Sadrazam Rauf Paşa’dan sadaret mührünü zorla alan Koca Hüsrev Paşa’nın sivil darbesini kabul etmek zorunda kaldı. Annesi Bezmialem’in “Sadrazamı niye görevden aldın” sorusuna verdiği “Valide, beni bir şeye karıştırmadan kendi aralarında hallettiler” cevabı sonraki yıllarda yönetimin alacağı şekle bir işaret olmuştu. Her ne kadar otoritesini bir anlamda kurmaya çalıştıysa da, Babıâli bürokrasisi ile karşılıklı tavizlerle hükümdarlığını sürdürdü.

II. Abdülhamid: Gerçekler ve efsaneler: Osmanlı Devleti’nin 33 yıl hüküm süren, 34. padişahı. Devrine yönelik gerçek dışı acımasız eleştiriler kadar, insanüstü vasıflar nispet edilerek hakkında üretilen akıl almaz efsaneler sebebiyle objektif bir monografisinin yazılması henüz gerçekleşememiştir. Hayatını bütünüyle ortaya koyabilecek arşiv belgesi, kitap, gazete, mecmua, fotoğraf zenginliği açısından en şanslı padişahken, en tartışılan padişah oluşu da şaşırtıcı bir durumdur.

Abdülmecid’in babasını aratmayan bir tarzda, içkiye ve kadınlara düşkünlüğü eleştirilmiştir. Çok genç, henüz 39 yaşında vefat etmesinde de bu iki alışkanlığının etkisi vurgulanır. Osmanlı Devleti’nin son dört padişahı kendi çocuklarıdır. 1840 doğumlu Murad, 1842 doğumlu Abdülhamid, 1844 doğumlu Reşad, 1861 doğumlu Vahdeddin sırayla tahta geçtiler. Çocuklarını, eski dönemlerin şehzadelerinin hapis hayatından çok uzakta, nispeten serbest yetiştirmeğe özen göstermiştir. Öylesine serbest ki “Murad Efendi’nin evinde toplansınlar da içki içsinler” diyerek çocuklarını yönlendirebilmiştir. Şehzade Murad, Abdülhamid ve Reşad bu ortamlarda sarhoş olup iyice içkiye alışırlar. Ancak Abdülhamid bir gün arabasını sarhoş halde kullanırken atların ürkmesiyle tehlikeli bir kaza geçirir. O andan sonra içki âlemlerini bırakır. Kulaklarının az işitmesinin de o kazaya bağlı olabileceğini düşünür. Abdülhamid’in bekleyişi Abdülmecid’den sonra tahta çıkan 1830 doğumlu kardeşi Abdülaziz’in devrinde de Abgürlüklerine aşırı bir kısıtlama getirilmediği gibi Şehzade Murad ve Abdülhamid Efendiler ilk defa bir padişahın gerçekleştirdiği Avrupa seyahatine de katılmışlardır. Bu dönemde veliaht şehzade olan Murad Efendi, Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlıları ile temasa geçiyor, toplantılar düzenliyor, daha amca-sının sağlığında rical-i devlet-ten taraftar kitlesi kazanmaya çalışıyordu. Abdülhamid ise bu sıra-da sadece izleyiciydi, padişah olabilmesi düşük bir ihtimaldi. Tahttaki amcası, daha çok genç-ti. Zaten kendinden önceki taht sırası da ağabeyinindi. Yine de padişah olursa kendi çevresine o adamları sokmamak için Murat Efendi’nin yanına gelip bağlılık bildirenleri mimliyordu. Sultan Aziz’in 1876’da 46 yaşında tahttan indirileceğini, yerine gelen ağabeyi Murad’ın tahta çıktıktan 93 gün sonra hal’edilip devlet kuşunun başına konacağını tahmin bile edemezdi. Dolayısıyla, Murad Efendi’nin saltanata yönelik aktiviteleri onda yoktu.

Abdülhamid’in bekleyişi

Abdülmecid’den sonra tahta çıkan 1830 doğumlu kardeşi Abdülaziz’in devrinde de Abgürlüklerine
aşırı bir kısıtlama getirilmediği gibi Şehzade Murad ve Abdülhamid Efendiler ilk defa bir padişahın gerçekleştirdiği Avrupa seyahatine de katılmışlardır. Bu dönemde veliaht şehzade olan Murad Efendi, Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlıları ile temasa geçiyor, toplantılar düzenliyor, daha amcasının sağlığında rical-i devletten taraftar kitlesi kazanmaya çalışıyordu.

Abdülhamid ise bu sırada sadece izleyiciydi, padişah olabilmesi düşük bir ihtimaldi. Tahttaki amcası, daha çok gençti. Zaten kendinden önceki taht sırası da ağabeyinindi. Yine de padişah olursa kendi çevresine o adamları sokmamak için Murad Efendi’nin yanına gelip bağlılık
bildirenleri mimliyordu. Sultan Aziz’in 1876’da 46 yaşında tahttan indirileceğini, yerine gelen ağabeyi Murad’ın tahta çıktıktan 93 gün sonra hal’edilip devlet kuşunun başına konacağını tahmin bile edemezdi. Dolayısıyla, Murad Efendi’nin saltanata yönelik aktiviteleri onda yoktu.

İktidar anlaşması ve sivil darbe

Abdülhamid, Kâğıthane ve Maslak kasırlarında oturuyor, ailesinin geçimini sağlamak için büyük koyun sürüleri yetiştirip satıyordu. Devletin tahsisatı yanında elde ettiği diğer gelirlerini de Ermeni sarrafları eliyle dünya borsalarındaki çeşitli hisse senetlerinde değerlendiriyordu. Şehzadeler arasında israf etmeden rahat geçinebilen sadece oydu. Marangozluk zanaatında hayli maharet kazanmıştı. Talihi yüzüne gülüp iki padişahın taht müddetleri kısa sürmeseydi belki de sadece marangozluk eserleri ile hatırlanacaktı.

Sultan Aziz’in ölümünü ve Sultan Murad’ın aklını kaybettiğini gören Şehzade Abdülhamid, bir an önce tahta çıkmak arzusuyla çalışmalara başladı. Eniştesi Fethi Paşazade Mahmud Celaleddin Paşa aracılığıyla, Rumeli’de bulunan Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’nın İstanbul’daki vekili Serasker Kaymakamı Redif Paşa’yı elde etti. İstanbul’daki askerin en büyük komutanı taraftarı olunca, Mütercim Rüşdi ve Midhat Paşalar da tahta çıkarılmasını görüşmek üzere Abdülhamid’in Kâğıthane’deki köşküne geldiler. Veliahd Şehzade Abdülhamid, Rüşdi Paşa’nın sadarette kalacağını, Midhat Paşa’nın en büyük arzusu olan Kanun-ı Esasi’yi ilan edeceğini vaad ederek onları da tarafına çekti. Hatta “usul-i meşrutiyet ve meşverete dayanmayan bir hükümeti kabul etmem” diyerek pırlantadan kol düğmelerini de Midhat Paşa’ya hediye etti.

Bu görüşmede Sultan Murad’ın tahttan indirilmesine karar verildi. 31 Ağustos 1876 itibariyle 34 yaşındaki II. Abdülhamid’in saltanatı başladı. Aslında bir anlamda darbe olan bu eylemde Abdülhamid’in his-sesinden pek söz edilmez. Daha sonra Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin hazırladığı Sultan Murad’ın hal’ fetvasındaki ‘cünûn-ı mutbık’ ibaresini, yani ‘sürekli cinnet hali’ tabirini de Şehzade Abdülhamid’in ilave ettirdiği söylenir. Aslında ağabeyinin hiçbir zaman iyileşemeyeceğinin fetva ile halka ilan edilmesini amaçlamıştır.

Abdülhamid bu hukuki ta-birlere, cülus tarihine özel önem vermiştir. Tahta çıkışındaki “bi’l-irsi ve’l-istihkak” yani tahtı soy bağının hakkıyla aldığını özellikle vurgulatır. İlginçtir, Şehzade Abdülhamid’in tahta çıkarılması görüşmelerinde bulunanlar, meselelerin içyüzünü bilenler, Abdülhamid’in ipleri ele geçirmesinden sonra, Yıldız Mahkemesi adı verilen duruşmalarda Abdülaziz’in intihar etmediği, cinayete kurban gittiğine hükmedilerek, darbenin ve katlinin sorumluları olarak mahkûm edileceklerdir. Mahmud Celaleddin Paşa, Midhat Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi gibi en önemli şahsiyetler, Taif zindanlarına sürülür, Midhat ve Mahmud Celaleddin Paşalar orada katledilir.

Selamlık Resm-i Âlîsi: Abdülhamid’in en önem verdiği teşrifat usulü, Cuma Selamlığı töreniydi. İslâm halifesi olarak tebaası ve uluslararası toplumla temas kurabilmek için Yıldız Sarayı’nın hemen çıkışına inşa ettirdiği Hamidiye Camii’nde kıldığı Cuma namazını hasta bile olsa hiç kaçırmazdı.

Meclis’in kapatılması

II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla birlikte 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile devlet ve milletin zararı büyük olur. Abdülhamid tarafından askıya alınan Kanun-ı Esasi ve kapatılan Meclis-i Mebusan konusu artık gündemde değildir. Kanun-ı Esasi her ne kadar askıya alınsa da devlet yıllıklarının başında her yıl yerini alır. Toplumun geçim derdi, hayatta kalma çabası daha ağır basar; özgürlüklere sahip çıkmak unutulur.

Binlerce can kaybı, ardı arkası kesilmeyen göçler, kaybedilen topraklar, savaş masrafları ile Osmanlı mâliyesi iflas eder. 1881’de Düyun-ı Umumiye idaresi kurularak Osmanlı Devleti’nin belirli vergi gelirlerine uluslararası alacaklı sermayedarlar tarafından el konulur. Uluslararası piyasalarda çok değerli Türk tütünleri de o tarihte Reji idaresinin tasarrufundadır. İdarenin, hapishanelerden çıkan mahkûmlardan kolcu takımları kurarak kaçak tütün takibine gitmesiyle ortalık kan gölüne döner. Binlerce köylünün yaralandığı, can verdiği o günlerden günümüze “Ayıngacı Türküleri” kalır.

Berlin Antlaşması ile bizden ayrılan topraklardaki eski vatandaşlarımızla hiç ilgilenemeyiz. Hukuken bizden tam olarak ayrılmayan Kıbrıs ve Bulgaristan Türkleri için de yapacaklarımız sınırlıdır. Sultan Abdülhamid, Kıbrıs anlaşmasına konulması unutulan iki cümlenin, meşhur “Hukuk-ı Şahaneme asla halel gelmemek şartıyla muahedenameyi tasdik ederim” cümlesinin eklenmesi ricasıyla İngiltere kraliçesine yazdığı mektupta çok kibar ve alttan alır bir dil kullanır. Buna rağmen İngiltere adadaki padişahlık hukukunu ihlal ettiğinde verdiğimiz notaya “hukuk-ı şahane” deyince Kıbrıs’ta Hazine-i Hassa’ya ait çiftliklerdeki “hukuk-ı şahane”nin kastedildiğini yazmaktan da çekinmeyiz. Üstelik Anadolu’nun doğusunda altı vilayetin yönetimindeki özel şartları da kabul etmişizdir. Böylesine birortamda Abdülhamid, mutlakiyeti bile geride bırakan bir anlayışla, “tek adam” modeline uygun bir yönetimi yerleştirmenin gayretindedir.

Tahta çıkmadan önceki üç ayda amcasının ölümünü, ağabeyinin cinnetini, hükümetin toplantı yaptığı sırada serasker ve hariciye nazırının suikaste uğradığını gören yeni padişah, hayatından endişelenerek evhama kapıldı. Ağabeyini ve amcasını tahttan indiren basit bir kâğıt parçasında yazılı “fetva”nın gücünü görmüştü. Her an için başına aynısı gelebilir, iyileştiği iddiasıyla ağabeyini yeniden tahta çıkarmaya kalkışabilirlerdi. Çevresinde güveneceği kimse yoktu. Zaten şehzadeliğinden beri kimseye itimadı olmadığını söyleyip dururdu.

Amcasının hal’inde Dolmabahçe Sarayına yönelen donanmadaki savaş gemilerinin toplarını hiç unutmadı. O zamanki darbeci bahriye nazırı olup sürgüne gönderilen Kayserili Ahmed Paşa’nın affedilip İstanbul’a dönmesi yönündeki çağrılara verdiği cevap hissiyatını açıklayıcıdır: “Kayserili Ahmed Paşa, cahil, garazkâr ve yiyici bir zat bulunduğundan vaktiyle Bahriye Nezareti’nde iken emrindeki subay ve erleri hile ile kandırarak amcamın [Sultan Abdülaziz] sarayını denizden abluka edip tahttan indirilmesine sebep olmuştur. Tarife ne gerek, herkesin bildiğidir. Onun için bu adama asla emniyetim yoktur. İstanbul’da bulunmasını kat’iyyen kabul edemem. 22 Ramazan 1295”.

Yıldız’a geçiş ve ‘bendegân’ kadrosu

Babasının yaptırdığı, 1856’dan sonra padişahların mekanı olan Dolmabahçe Sarayı’nı da güvenli bulmadığından terk etti. Donanmayı Haliç’te hapsetmesinin bir yönü de yeniden topların kendine yönelmesini önlemektir. Abdülhamid kısa süre sonra, önce haremini, ardından tüm devleti Yıldız Sarayı’na taşıyarak zihnindeki “tek adam” tasarısını gerçeğe dönüştürmeğe başladı.

Yıldız Bahçeleri III. Ahmed devrinden itibaren her padişahın ilgi gösterdiği bir mekândı. Boğaziçi’nden tatlı bir meyille yükselen arazisi, ulu ağaçlar, derin vadilerle kaplı bu mekândaki köşk ve idari binalara yenileri eklendi. Etrafındaki Beşiktaş ve Ortaköy semtleri arasındaki bütün evler, işyerleri gözetim altına girdi. Saray ve civarında kendisine sadık bir “bendegân” kadrosu oluşturuyor, bunları çeşitli kategorilerde seçiyordu. Ülkenin etnik çeşitliliği burada da gündeme geldi. Ayrılıkçı eğilimleri olan Arnavut ve Araplardan muhafız alayları oluşturdu. Osmanlı Hanedanının nispet edildiği Söğütlü Karakeçili Aşireti’nden de bir alay düzenledi. Bu çalışmalarla Arnavut ve Araplara saygınlık kazandırarak, kendisine ve devlete güvenmelerini sağlamayı düşünüyordu.

Babıâli boş kaldı Abdülhamid ipleri eline aldı: II. Abdülhamid devrinde Kanun-ı Esasi askıya alındı, Meclis-i Mebusan kapatıldı, boş ve sessiz kalan Babıâli, artık devletin merkezi olmaktan çıktı.

Amcasının tabur ağalarından olup şehzadeliğinden itibaren tanıdığı Hasan Ağa, darbede memleketi Çorum’a sürülmüştü. Onu getirterek Beşiktaş Muhafızı yaptı. Ali Suavi’yi Çırağan Baskını’nda kafasına vurduğu odunla öldürünce en sadık adamlarından biri kabul ederek paşalık rütbesini verdi. Analığının sarayından tanıdığı yılların emektarı Ali Ağa’yı Yıldız’a getirterek önce odun ambarı emini, ardından Başmabeynci Hacı Ali Paşa yapmıştır. Bir yandan Mekteb-i Mülkiye’yi dereceyle bitirenleri liyakatlerine göre Yıldız Sarayı’nda kitabet ve idari işlerde istihdam ederken, bazı hassas işlerde kullandıklarının eğitim düzeyini umursamayıp sadece sadakate itibar etmesi, onun yönetim anlayışının en bariz özelliklerindendir.

Güvenlikten hafiyeliğe

Gece yatarken uykudan önce paravanın arkasında kitap okutturduğu en sadık bendelerinden Esvapçıbaşı İsmet Bey sütkardeşiydi. Sadece eskiden beri tanıdıklarını değil, İslâm dünyasının liderliği iddiasındaki bir halife olarak çeşitli bölgelerden gelen şeyh, hoca gibi dinî kimlikli kişileri de gözetir, onlar üzerinden bölgeleri ile bağlantı kurardı. Trablusgarplı Şeyh Zafir, Halepli Ebu’l-Huda es-Sayyadi ve kardeşi Hasan da Yıldız ve civarında ikamet ederlerdi. Arap İzzet Holo, Beyrut Hıristiyanlarından Selim ve Necip Melhame kardeşler de sadakatlerini defalarca ispatlayan, hafiyelik yolunda en güvenilir adamlardı. Abdülhamid’e bombalı araba ile yapılan suikastin soruşturmasını Necip Melhame yapmıştır.

Kendi güvenliği için haber alma ağının gerekliliği tartışılmazdı. Resmî bir hafiyelik teşkilatı kurduysa da kısa süre sonra bu resmiyetin dışında her yerden jurnal yağınca gereksiz bulup kaldırdı. İlk hafiyelik çalışmasını Midhat Paşa’nın sadaretten azledilip yurtdışına sürgün edilmesinden sonra gerçekleştirdi. Midhat Paşa el altından “eğer sadaretten azledilirse halkın yeniden kendisini o makama getireceği” söylentisini yayıyordu. Abdülhamid bu iddianın gerçekleşme ihtimalinden tedirgindi. Halk arasına adamlarını yollayarak ne gibi yankılar uyandığını, etkisinin ne yolda olduğunu öğrenmek için nabız yokladı. Halkın pek de önemsemediğini görünce bu çalışmayı kendine faydalı bir yöntem olarak benimsedi.

Tüm saltanatı süresince binlerce jurnal gönderildi. Bunları kendi ölçülerine göre değerlendirir, asılsız ihbar olduğu belli olan ama padişahın vehmini harekete geçiren bir olay anlatılmışsa muhakkak ilgilenilirdi. Binlerce kişi bu asılsız ihbarlarla çeşitli yerlere sürgün edildi. Mağdur oldukları, iftiraya kurban gittikleri besbelli kişilere atiye verilip gönülleri alınırdı. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle günümüzün İstanbul Üniversitesi o zamanın Harbiye Nezareti bahçesinde bu jurnaller yakılarak, birbirini jurnallemiş kişilerin mazideki hatalarının “ortalığa saçılması engellendi”.

Yerel güçleri kazanma operasyonu: 1880 yılında tüm vilayetlere gönderilen genelge uyarınca tespit edilen varlıklı ve saygın eşrafın listeleri düzenlenip Yıldız’a sunuldu. Buradaki belge, Tokat Mutasarrıflığı tarafından hazırlanıp liva meclisi azalarının mühürleriyle gönderilen mazbatadır. Abdülhamid bu listelerden uygun bulduğu isimlere rütbe ve nişanlar göndermişti.

Merkezî devlet yerine taşra hanedanları

Dedesi ve babası zamanından itibaren binbir emek verilerek merkeziyetçi bir yapıya dönüştürülen yönetim tarzında, güçlü Babıâli ve devlet adamlarının ortaya çıkması Abdülhamid’in anlayışı ile taban tabana zıttı; ancak bu gücün karşısına tek başına çıkamazdı. İki-üç nesildir dönüşüm geçirmekte olan, merkeze boyun eğmiş taşra hanedanlarını canlandırmaya karar verdi. 27 Ağustos 1880 tarihinde tüm Osmanlı ülkesine gönderilen genelge ile tahta çıktığı 31 Ağustos 1876’dan sonra meydana gelen asayiş olayları, eğitim, askeriye, imar ve sağlık konularındaki ihtiyaçları ile bölge ahalisinin kıdem, haysiyet, servet ve emlak açısından önde gelenlerinin tespit edilerek listelerinin gönderilmesini istedi. Bir anlamda bölgelere göre ahalinin fişlenmesi demek olan bu uygulamayla tespit edilen taşralı zengin Osmanlılardan işine yarayacağını düşündüklerine çeşitli paye ve rütbeler tevcih etti. Anadolu, Rumeli, Arap vilayetlerinin tamamında tespit ettiği yüzlerce varlıklı kişiye nişanlar gönderdi. Bu teşebbüs ile padişahın birdenbire ilgisine mazhar olan, nişan ve unvanlarla onurlandırılan bu kişilerin Abdülhamid’e sadakatleri fevkalade güçlendi. Öte yandan merkezden gönderilen vali, mutasarrıf, kaymakam gibi mülki memurların otoritelerinin zedelenmesi söz konusuydu ama, Abdülhamid için bürokratik gücü kıracağı yerel güçlerin sadakati daha önemliydi.

Babıâli yönetimi her şeye hâkim olsa da bürokratik işleyişin aksaklıkları gözden kaçmıyor, vatandaşın işleri sürüncemede bırakılabiliyordu. Taşradan çekilen bir telgrafta dile getirilen istek ve ihtiyaçların karşılanması uzun sürelere muhtaç kalıyordu. Taşra güçleri artık Babıâli’yi devreden çıkarıp doğrudan doğruya Yıldız’a müracaat eder oldular. Bu süreci hızlandırmak için de Babıâli’de olduğu gibi telgraf odası, şifre odası kuruldu. Vali ve mutasarrıf gibi görevliler de Babıâli veya Dâhiliye Nezareti’nden önce Yıldız’ı haberdar eder oldular.

Abdülhamid her gelen tahriratı, telgrafı sabah-akşam belirli tarafına senede iki bayram, bir Hırka-i Şerif ziyareti dışında geçmezdi.

Yıldız Sarayı zamanla tam bir yönetim merkezi haline gelmekle teknolojik açıdan da donatılıyordu. Sarayda zehirlenmekten korkan padişahın tam teşekküllü kimya laboratuvarında en karmaşık tahliller yapılabiliyordu. Saray kimyagerleri Abdülhamid’in her gün alınan idrar tahlili sonuçlarını hekimlere gönderiyor, sağlık denetimleri eksiksiz uygulanıyordu. Sarayda kurulan fotoğrafhanelerde eğitim verilen askerler ülkenin dört bir yanına gönderilerek çektikleri fotoğraflar, lüks ciltli albümlerle padişahın incelemesine sunuluyordu (Bu albümler günümüzde de dünyanın en zengin koleksiyonların-dan biri olarak araştırmacıların hizmetindedir). Fotoğrafçılardan bazıları Bahriyeli Miralay Ali Sami’nin önderliğinde en aktif hafiye gruplarından birini oluşturmuştu.

Devlet-i Aliyye üzerinde Alman nüfuzu: Abdülhamid babasının inşa ettirdiği, devleti borç sarmalına sokan Dolmabahçe Sarayı’nda çocukluğunda yaşadı, amcası Abdülaziz tahta çıkınca buradan ayrıldı. Padişahlığının ilk yılında burayı güvensiz bularak kendi isteğine göre düzenlediği Yıldız Sarayı’na taşındı. Dolmabahçe Sarayı’nı sadece bayramlaşma törenleri ve diplomatik ziyafetler için kullandı. Alman Sefareti’nin Osmanlı sarayı üzerindeki tahakküm edici nüfuzu, dönemi gayet iyi yansıtmaktadır.

Yıldız’da oluşturulan en önemli birimlerden biri de kütüphanedir. İstanbul’un çeşitli kütüphanelerinden, Topkapı Sarayı’ndan getirilen kitaplar hal’den sonra iade edilmiş, kalan kitaplar, haritalar, gravür ve fotoğraf albümleri Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesine kazandırılmıştır.

İmtiyazlı yakınlar ve İstanbul çeteleri

Sultan Abdülhamid, bürokratik gücü kırmak için taşra hanedanlarından bazılarını palazlandırdığı gibi eşin-dostun çoluk çocuğunu da imtiyazlı bir kitle haline getirdi. Giderek dokunulmaz statüye kavuşan bu zümrelerden Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet’in oğlu Fehim, Arnavut Toptanilerden Gani ve Kürt Bedirhanilerin tamamı temayüz ederek, kanundışı eylemlerine göz yumulan güç odakları haline geldiler. Bunların daha alt mertebelerinde de Deli Fuat Paşa’nın Çerkez silahşorları bir üst lige çıkabilmek için verdikleri mücadeleyi Fehim Paşa’ya karşı kaybedince etkisiz kaldılar.

Kendi aralarında zımnen saldırmazlık paktı uygulayan bu çeteler, uzun süre İstanbul’un altını üstüne getirdiler. İstanbul’un ve yakın çevresinin kaymağını büyük bir iştah ve açgözlülük ile yemeye başlayan bu zümrelerin birbirleri ile kavgaya tutuşmaları kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Sadrazamın oğlu Cavit Paşa’nın adamları Gani’yi öldürdü. Gani’nin ağabeyi Esat Toptani, Arnavutluk’tan getirdiği adamlarına Cavit’i öldürttü. Oğlunun öldüğünü duyan Sadrazam Halil Rifat Paşa geçirdiği hastalıktan yatağa düştü ve kısa süre sonra o da öldü.

Sultanın yakınında mafya hesaplaşmaları: Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, İstanbul’u haraca kesen çetelerden birinin başındaydı. Onun adamlarından biri, Abdülhamid’in muhafızı Arnavut Gani Toptani’yi öldürünce, ağabeyi Esat Toptani’nin adamları da sadrazamın oğlunu Galata Köprüsü’nde vurmuşlardı.

Bedirhaniler İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Rıdvan Paşa’yı Göztepe tren istasyonunda öldürdüler, İstanbul’dan sürüldüler. Fehim Paşa, Avusturya ve Alman-ya ile diplomatik sıkıntıya yol açtığından Bursa’ya sürülerek ölümden kurtulmuş gibi oldu (II. Meşrutiyetin ardından Yenişehir’de linç edilerek acı sona maruz kaldı).

Madalyonun öbür yüzü: Refah artışı

Bütün bunlar olurken devletin mâli, askerî, bayındırlık, sağlık ve maarif politikalarındaki başat belirleyiciliği ile görece bir kalkınma sağlandı. Düyun-ı Umumiye tahsilindeki borçların büyük kısmı kapatıldı. II. Abdülhamid’in tahta çıktığı andan sonraki duruma nazaran, ülkenin refah durumu ve toplumsal seviyesi kat kat artış göstermişti.

Ancak kendi tercihi olan tek adam yönetimi altında ezilen, sıkılan gayri memnun kitle memnuniyetsizliğinin tek sorumlusu olarak Abdülhamid’i görür oldu. Ülkenin bilhassa Balkanlar ve Anadolu’nun doğusundaki Hıristiyan nüfusu ara sıra isyana kalkıştığı gibi, Diyarbakır ve Erzurum’da da Müslüman halkın memnuniyetsizliği giderek arttı.

II. Abdülhamid’in, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önderliğindeki muhalefeti durdurmaya gücü yetmedi. Muhalefet için de hedef büyütme zamanı gelmişti. Manastır başta olmak üzere Rumeli’nin çeşitli yerlerinden Kanun-ı Esasi’nin ilanı ve Meclisin yeniden açılması yolunda çekilen telgrafların yarattığı endişeyle, bu istekler apar topar yerine getirildi.

İttihat ve Terakki lideri Ahmed Rıza’nın bardağına su dolduracak kadar jest yapılsa da ters giden bir şeyler vardı. Sultan Abdülhamid -zamanın-da karakterlerini belki fark etti belki de edemedi ama- dört satırlık bir fetva ile tahttan indirildiğini tebliğe gelenler arasında, kendi himayesine en çok mazhar olmuş kişileri gördü. İlmek ilmek kendisine bağlılıklarını ördüğü taşra hanedanları, imtiyazlı statüler bahşettiği Arnavut ve Kürtler, eğitip topluma kazandırdığı mektepli, medreseli genç nesil, padişahı kaderiyle baş başa bırakmıştı.

Abdülhamid kardeşini ölene kadar tecrit etti

Sultan V. Murad 28 yıl hapiste tutuldu

Sultan V. Murad 1876’da tahttan indirildiğinde aklına mukayyet değildi. Validesi Şevk-Efza Sultan doktorlardan umudu kestikçe, namlı hocaların okuyup üflemesinden, yazdıkları muskalardan şifa bekliyordu. Ailesi ile Çırağan Sarayına bir anlamda hapsedildiler. Kimseyle görüşmemek, dışarıya çıkmamak üzere muhafızlara emanet edildilerse de güvenlik tedbirleri aşırıya kaçmıyordu.

Ali Suavi’nin yarım kalan Murad’ı kaçırıp tahta çıkarma teşebbüsü Abdülhamid’i nevhamını tetikledi ve aşırı güvenlik önlemleri ile sonuçlandı. Murad Efendi ve ailesi hizmetinde görevlendirilen harem ağaları, hizmetçiler, doktor ve ebeler asla başka kimselerle görüşüp konuşamazdı. Murad Efendi çocukları ve hanımları ile tecrit edildiği dünyada yaşarken belli ölçüde iyileşti ama cinnetinin hiçbir zaman ne durumda olduğu öğrenilemedi. Küçüklüğünden itibaren müziğe kabiliyeti ve üstad müzisyenlerden aldığı dersler sayesinde Batı müziğinde bestekâr seviyesinde iyi bir müzisyendi. Dört duvar arasında yüzlerce beste yaptı. Üç aylık padişahlığının ardından 28 yıl hapis hayatı yaşadı ve 1904’te bu âleme veda etti. Murad’ın çocukları Abdülhamid amcalarını hiçbir zaman affetmediler.

İstibdat devri

Hiçbir nizam ve kanuna tâbi olmadan…

Dr. Abdullah Cevdet’in, V. Alfieri’nin Della Trannide adlı eserinden uyarladığı ve Mısır’da bastırdığı 1908 tarihli İstibdad kitabı.

Osmanlı tarihinde Abdülhamid’in saltanat süresine “İstibdad Devri” adı yakıştırılmıştır. Yani kendi başına, hiçbir nizam ve kanuna tâbi, olmaksızın hükmetme devri. Halkın mağdur ve mazlum halini yazılarda, şiirlerde dile getiren muhalif aydınlar, bu tabiri oldukça yaygınlaştırdılar. Dünya görüşleri farklı birçok şair ve yazar, istibdad nitelemesinde görüş birliğine vardılar. İstiklal şairimiz Mehmed Akif’in de “İstibdad” başlıklı uzun bir şiiri Safahat’ında yer alır: Yıkıldın, gittin ammâ ey mülevves devr-i istibdâd, Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd! Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefîl ahfâd, Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellâd, Hurûş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?

Jurnaller ve hafiyeler

Osmanlı ahalisi muhbirlik yarışında

Jurnal kelimesi, Tanzimat’tan sonra dilimize girdi. Başlangıçta memurların devam çizelgelerini, imza föylerini takip eden memura “jurnalci” denilirdi. Şehirlerarası ulaşım arttıkça kaza merkezlerine giren çıkan şahıslar da bir deftere kaydedilmeye başlandı. Merkeze gönderilen bu deftere de “jurnal defteri” denildi.

Sonraları küçük çaplı gözlem, tahkikat raporu düzenlendiğinde eskiden kullanılan “müzekkire” tabiri yerine jurnal denilmesi yaygınlaştı. Aslında kastedilen Fransızca “espionnage” (hafiyelik) kelimesinin karşılığıydı. II. Abdülhamid devrinde yaygınlıkla kullanılan anlamı budur.

Fotoğrafçının şehzadeyi jurnallemesi: Abdülhamid’in serfotoğrafçısı Miralay Ali Sami Bey’in, Veliahd Şehzade Reşad ve taraftarlarına dair bir jurnali. 

Hafiye olsun olmasın birçok Osmanlı vatandaşı jurnal vermekte yarışır olmuştu. Bir jurnale maruz kalıp, işinden gücünden olmak, sürgüne yollanmak herkes için muhtemeldi. İftiraya maruz kalındığı anlaşılınca, teselli bahşişi almak da mümkündü. Bu parayı alabilmek için kendini yalan yanlış iftirayla jurnalleyenler bile vardı.

Yıldız Baskını sonrası sarayda ortalığa saçılmış, bazılarının zarfları bile açılmamış binlerce jurnal bulundu. İlk anda bunların tamamını imha etmek düşünülmedi. Bir komisyon tarafından incelendikçe İttihad ve Terakki muhalifi kişilerin jurnalleri gazete sayfalarında görülmeğe, bir anlamda hükümet tarafından şantaj unsuru olarak kullanılmaya başlandı. Toplumda oluşan tepkiler karşısında yakılarak toptan imha edildi. Bununla beraber Meclis-i Vükela’nın 19 Kasım 1911 tarihinde, jurnallerin zayi edilmemesi hatta beşer nüsha fotoğraflarının alınmasına dair bir karar aldığı da ortadadır.

Sansürün yaygınlaşması

Her türlü yayın, hatta ürün etiketleri bile…

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-52.png
‘Sansür Kemal’: II. Abdülhamid döneminde sansür görevinde nam salmış, matbuatın korkulu rüyası Sansür Kemal Bey.

Matbuat üzerinde devlet eliyle denetim yapılması anlamına gelen sansür, Abdülhamid döneminin sembollerinden biriydi. Osmanlı Devleti’ne matbaa geç gelmiş, ilk gazete İstanbul yerine Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Kahire’sinde yayımlanmıştı (Vakayi-i Mısriye, 1828). Neyse ki Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis ile İstanbul da gazetelerine kavuştu.

Abdülhamid devrinden önce de sansür biliniyor ve uygulanıyordu. Abdülhamid devrinde Matbuat-ı Dâhiliye Müdüriyeti kurularak kitap ve gazetelerden el ilanlarına, ürün etiketlerine kadar her türlü yayın sansüre tâbi tutuldu. Tarihî metin neşirleri de sansürün hışmına uğradı. Evliya Çelebi’nin yazma metni ile İkdamcı Cevdet’in matbu metni arasındaki farklılıklar hep bu sansür yüzündendir.

ABDÜLHAMİD’İN YAVERİ FEHİM PAŞA 

Mazlumun âhını aldı, linçten kurtulamadı 

Abdülhamid devrinin her taşın altından çıkan ve dönemi sembolize eden belli başlı adamlarından biri Fehim Paşa’dır. Padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in 1873’de doğan oğludur. 

Çocukluğundan itibaren saray içinde ve çevresinde bulundu. Şehzadelerle oyun oynadı, Harbiye Mektebinin zadegân sınıfında okudu. Pervasız ve sefih bir hayat sürse de Abdülhamid için serkeşliği önemli değildi. Yeter ki bildiği, tanıdığı, sadakatinden şüphe duymadığı biri olsun, onu hemen yakın çevresine alırdı. Fehim Paşa’yı da henüz yirmi beş yaşında “paşa” unvanıyla taltif edip yaveri yaptı. Kardeşi Tarık da miralay olmuştu. 

Padişahtan borç isteyen Fehim Paşa Fehim Paşa’nın acilen ödemesi gereken yüz lira borcu olup, parası bulunmadığından padişahtan 100 lira ihsan etmesini “ayağının tozunu öperek” istirham ettiği mektubu. 

Fehim Paşa, etrafına topladığı ihtiraslı üniformalılar, ayak takımı ve serserilerden oluşan adamlarıyla İstanbul’u kasıp kavuran bir hafiye örgütü kurmuştu. Bu gözüpek adamlarıyla pek çok muhalifi sindirdi, pek çok masumun da âhını aldı. Deli Fuat Paşa’nın gözden düşüp sürgüne gönderileceği sırada, Şehzadebaşı’ndaki konağını adamlarıyla basarak şehrin ortasında saatlerce silahlı çatışmaya bile girebilen adamları vardı. 

İstanbul kitapçılarında dizi dizi kartpostalları satılan “cambaz” Margareth, Fehim Paşanın metresiydi ve bu ilişki İstanbul’un dilindeydi. Gönül işlerinde hatır-gönül-âdap tanımaz, diğer çapkınlarla sık sık yolu kesişirdi. Abdülhamid’in yol vermesiyle, uluslararası hukuk çerçevesinde halledilemeyecek bazı diplomatik meseleleri halletme işlerinin de ihale edildiği bazı belgelerde görülmüştür. Alman ve İngiliz elçilerinin Fehim’in sürülmesine yönelik ısrarlı taleplerinin, hatta verilen notanın altında “namus meselesi”nden çok, bu gibi hamlelerin yatıp yatmadığı henüz araştırılmamıştır. Abdülhamid, tahtının son zamanlarında,ısrarları savuşturamayacak duruma geldiğinde, istemese de Fehim’i Bursa’ya sürgüne yolladı. Fehim Bursa’da iken Meşrutiyet ilan edilince kaçmayı düşündü ama, kaçış yolunda 3 Ağustos 1908’de Yenişehir’de halk tarafından arabasından indirildi, linç edilerek feci şekilde öldürüldü.