#tarih
Minyatür Tarih

Rakkas geldi meydane, Al bastı ak gerdane…

Osmanlı Türkleri, gösteri sanatlarından dansa büyük önem verdiler ve bu alanda ileri gittiler. Kimileri dansı yasaklamak istedi, kimileri ise ibadethanelerinde Tanrı adına raksetti. Osmanlı danslarının pek az figürü günümüze ulaştı. Öte yandan nakkaşlar, dondurulmuş karelerle de olsa bugün bunları görmemizi sağlıyor.

En kadim eğlence gösterilerinden biridir dans: Eski Ahid’in çeşitli yerlerinde sevinçten oynayanlardan sözedilir, Mısır duvar resimlerinde grup dansları betimlenir. Kargamış’ta bulunan MÖ. 7. yüzyıla ait bazalt üzerine bir Hitit kabartmasında saz, çifte flüt ve zil çalanlar eşliğinde raks eden bir figür bulunur.

İslâmiyet öncesi Arap toplumunda dansın mühim bir yeri vardı; buna “raks” denirdi. Bir Buhârî rivayetine bakılırsa; Peygamber ve eşi huzurunda da raks edilmişti: Habeşli ve Sudanlı bir grup bir bayram günü Medine Mescidi’nin toprak zemini üzerinde maharetlerini sergilediler, kalkan ve kısa mızraklarıyla oynadılar. Yemenli bir hadis aktarıcısı es-Sen’ânî, Hz. Ömer’in bir dans gösterisine müdahale etmek istediğini fakat Peygamber’in buna izin vermediğini aktarır.

Eski Türklerin ve bazı başka Asya halklarının şamanları da dinî törenlerde vecit hâlini yansıtmak veya av ve savaş gibi önemli toplumsal hareketler esnasında cemiyeti coşturmak için hem davul çalıp hem dans ediyordu. Bunların Anadolu Türk tarikatlarının dans (sema) içeren ayinlerine öncülük ettiği söylenir. 17. yüzyılda ortaya çıkan Kadızâdeliler gibileri bu gibi gösterimlere karşı çıkacak, “tahta tepenler-düdük çalanlar” diyerek sema ve raks yapanları aşağılayacaktır.

Göz zevklerine düşkün Osmanlılar, bu harika sanattan hiç geri durmadılar, muhteşem düğünlerini mahir dansçılarla doldurdular; her ne kadar kadın sanatçılara yer vermeseler de “köçek” denen kadına benzer erkeklerin erotik danslarını orta yerde seyretmekten sakınmadılar. Bu oğlanlar öyle dans ederlermiş ki giderek hızlanırlar, bir süre sonra da kıvrak bedenleri çıplak gözün takip edemeyeceği bir titreşime ulaşırmış. Soytarılar ve tulumcularsa bu iyi dansçıları kötü bir biçimde taklit edip güldürü yaratırlarmış. Kalabalık biçimde yapılan bu nahoş dansa “curcuna” denilmiş.

Sanat tarihçisi Metin And, 40 Gün 40 Gece’de bu köçek ve çengilerin eşcinsel olduklarını söylüyor; hatta 1675 saltanat düğününde hayvan postlarına girerek dans eden bir grubun çiftleşme figürleri içeren garip danslarını padişahın alkışladığına dair bir tanıklık sunuyor. 17. asırdaki neşeli şahidimiz Evliya Çelebi, bu raks ehlini övgü ve yergiyle karışık olarak anar: “Veled-i zina âfitâb-misâl rakkaslar” (piç ama güneş gibi güzel yüzlü dansçılar!). And’ın aktardığı kökeni belirsiz bir rivayete bakılırsa, bunları 19. yüzyılda 2. Mahmud yasak etmiş, onlar da Kavalalı Paşa’ya sığınmışlar.

Halk dansları gibi bölgesel olanlar ve mevlevî semaları gibi dinî nitelik taşıyanlar haricinde, Osmanlı geleneğinden günümüze bu dansların pek bir iz ve nişanı ulaşmamış… Rakkasların titrek bedenleri karşısında hayrete düşen seyyahların tanıklıkları ve 1582 ile 1720’deki eşsiz saltanat düğünlerinin anlatım ve çizimleri dışında.

Çengiler meydanda

1720 Haliç-Okmeydanı sünnet şenliklerinin ikinci gününde “peri yüzlü” çengiler; zurna, tef ve nakkare eşliğinde maharetlerini sergiliyor. Nevşehirli Damat İbrahim (sağ üstte) ve kAhyası Mehmed Ağa oyunu izliyor. Şair Vehbî’nin kaydına göre 14. gün, sudan acayip bir timsah-denizaltı çıktığında bile İbrahim Paşa’nın dikkati bu “cıva gibi oynak kalçalı rakkaslar”a çevriliydi. En aşağıda, asıl görevleri su dolu kırbalarla taşkınlık yapanları ıslak ama neşeli biçimde cezalandırmak olan “ecinni suretli” tulumcular, curcuna denen taklit danslarını icra ediyor (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî. TSMK, A. 3593).

‘Su Balesi’

1720 şenliklerinin Haliç üzerindeki safhasında köçeklerin yaptığı, biraz da göz aldatmacası içeren bu dans, Metin And tarafından ”Su Balesi” diye adlandırılmış. Gösteriyi seyredenler su üstünde kayarak dans eden mucizevi köçekler görür; ancak oyunbozan şair ve nakkaşlar bize hileyi açık eder: Dansçılar yuvarlak, altı kurşunla dengelenen tahta dubaların üzerine eteklerinden geçirilen bir direkle tutturulmuş; “cin askeri” denen yardımcıları onları su altından uzanan iplerle kıyıya çekmiş. (Vehbî Surnâmesi, res. Nakkaş İbrahim. TSMK, A. 3594).

Oturmaya mı geldik?

Nakkaş İbrahim’in 1720 şenliklerinden betimlediği sahnede köçek ya da çengi giyiminde olmayan, başlıkları Acem ve Türk başlıklarına benzeyen birtakım erkekler de oyun sahnesinde. Belki de halktan birilerinin katıldığı bir oyundu bu (Vehbî Surnâmesi).

Akrobasi ve şamata

1582 Atmeydanı şenliklerini anlatan İntizâmî’nin Surnâme’sinde Osman’ın çizgilerinde üçgen biçimli çeng ve bu sazdan adını alan çengiler bir arada. Elleri üzerinde dans eden iki rakkas işi akrobasiye dönüştürüyor, curcunabazlarsa işi yine şamataya vuruyor. (TSMK, H. 1344).

Sarayda raks

Bir Tatar ziyaretçi, paşalar huzurunda bir köçek ve uzun saçlı bir çengi (muhtemelen bir kadın) zil çalıp oynuyor. Kadın dansçıların dış ve umuma açık mekânlarda dans etmesi yasak olduğu hâlde saraya özel bir durum sözkonusuymuş gibi (Âlî, Nusretnâme, TSMK, H. 1365).

Exit mobile version